Eli Clifton / Ian Lustick ile Röportaj
Yirmi yıl önce akademisyenler, sırf İsrail lobisinin varlığını kabul ettikleri için antisemitizmle suçlanabiliyorlardı. Bugün ise lobinin etkisi, Amerikan siyasetinde inkâr edilemez ve her yerde kendini gösteren bir mesele hâline geldi.
Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) rekor düzeyde seçim kampanyası harcaması yaptığı ve Donald Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaşa yönelik yaygın halk tepkisinin yaşandığı bir yılda, İsrail lobisi üzerine kapsamlı araştırmalara dayanan bir çalışma bundan daha zamanında olamazdı. Jacobin’den Seth Ackerman, araştırmacı gazeteci Eli Clifton ve deneyimli akademisyen Ian Lustick ile yeni kitapları Israel’s Lobby: America in the Grip of a Foreign Power üzerine konuştu. Kitap, lobinin yalnızca Washington siyasetini nasıl çarpıttığını değil, aynı zamanda İsrail’in kendi ideolojik radikalleşmesini nasıl hızlandırdığını ve artık Amerikalıların kendi ülkelerindeki sivil özgürlüklerini nasıl tehdit ettiğini ortaya koyuyor.
Seth Ackerman: John Mearsheimer ve Stephen Walt adlı uluslararası ilişkiler akademisyenleri, bundan yaklaşık yirmi yıl önce The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy adlı çok ünlü ve son derece tartışmalı bir kitap yazdılar. Sizin kitabınız da pek çok açıdan onlarınkinin devamı niteliğinde. Böyle bir kitap yazmanın zamanının geldiğine karar vermenize ne sebep oldu?
Eli Clifton: 2007’den bu yana çok şey değişti. Steve Walt ve John Mearsheimer, lobinin faaliyetlerinin Amerikalılara yüklediği küresel stratejik maliyetlerden bazılarını tespit etmişlerdi ve bu maliyetler o zamandan beri giderek daha da ağırlaştı. Ancak diğer bazı maliyetler daha ziyade ülke içi nitelikte ve bunların ortaya çıkmasına, Steve ile John’ın öngöremeyeceği şekilde, yasalarımızdaki değişiklikler imkân tanıdı.
Kitaplarının sonuç bölümünde, İsrail’le arada hiçbir mesafe bırakmayan bir ilişkiye verilen desteğin yavaş yavaş azaldığını savunuyorlardı. Bu eğilimin, Oslo Anlaşmaları’nın sona ermesi ve iki devletli çözüm ihtimalinin ortadan kalkmasıyla birlikte 1999 veya 2000 civarında başladığını tespit etmişlerdi. Ayrıca bu yavaş gerilemeye, J Street, Jewish Voice for Peace ve benzeri başka kuruluşların yükselişinin eşlik edeceğini; bu kuruluşların daha normal ve dengeli bir ABD-İsrail ilişkisini savunabileceklerini ve ABD siyasetini lobinin etkisinden kurtarmayı mümkün kılabileceklerini öngörmüşlerdi.
Ancak 2010’da Citizens United ve SpeechNow kararları çıktı. Bu kararlar seçim kampanyası finansmanı sisteminin önündeki setleri kaldırdı. Citizens United sonrasındaki ilk seçim olan 2012’den itibaren en büyük bağışçıların kimler olduğuna baktığınızda, karşınıza Sheldon Adelson ve diğer İsrail yanlısı milyarder mega bağışçılar çıkıyordu. Üstelik bunu İsrail için yaptıklarını son derece açık biçimde söylüyorlardı.
Dolayısıyla İsrail’e yönelik kamuoyu desteğinin azalması karşısında — ki bu düşüş 7 Ekim sonrasında neredeyse tüm demografik gruplarda ciddi biçimde hızlandı — bu durum onlara geçici bir çözüm sağladı.
Paranın yanı sıra stratejik bir değişim de yaşandı. Lobi, Mearsheimer ve Walt’ınkine benzer argümanlara karşılık vermeye çalışmayı bıraktı. Bunun yerine, İsrail’i eleştiren ifadeleri susturmak için devlet gücünü kullanmak da dâhil olmak üzere, tartışmayı tamamen engelleme yoluna gitti. Bunu, çoğu zaman İsrail veya Filistin’le hiçbir ilgisi olmayan araştırma alanlarında üniversitelere sağlanan yüz milyonlarca dolarlık federal fonun kesilmesinde gördük. Ya da sırf yabancı bir ülkeye yönelik eleştirileri nedeniyle yeşil kart sahiplerini sınır dışı etme girişimlerinde gördük.
Dolayısıyla artık kendi sivil özgürlüklerimiz açısından ülke içinde bir bedel ödüyoruz. Kitaplarının yayımlanmasından bu yana değişenlerin önemli bir kısmını da bu oluşturuyor.
Seth Ackerman : Mearsheimer ve Walt’ın yirmi yıl önce ortaya koyduğu argümanlardan biri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin, İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’yle ayrıcalıklı ilişkisini haklı göstermek için bir zamanlar kullanılan temel gerekçeyi ortadan kaldırdığıydı. Sizce lobi daha sonra İran’ı yeni Sovyetler Birliği’ne, yani İsrail’i Amerika Birleşik Devletleri için vazgeçilmez kılacak yeni düşmana dönüştürmeye mi çalıştı?
Ian Lustick: İsrail kendisini, Sovyetlerin Orta Doğu’ya nüfuz etmesine karşı kritik bir müttefik olarak sundu; ancak bu iddia uzmanlara hiçbir zaman pek ikna edici gelmedi. Kitapta, bu iddianın ne kadar temelsiz olduğunu ortaya koyan son derece ilginç bir doğal deneyden söz ediyoruz. Önde gelen uluslararası ilişkiler analistlerinden Michigan Üniversitesi profesörü A. F. K. Organski, 1991’de The $36 Billion Bargain adlı bir kitap yayımladı. Organski bu kitapta İsrail’in karada konuşlu bir uçak gemisi gibi olduğunu savunuyordu: Sovyetler Birliği’ne karşı mücadelesinde Amerika Birleşik Devletleri’ne o kadar faydalıydı ki ona yaptığımız tüm yardımlar verdiğimiz paraya değiyordu.
Argümanının bir parçası olarak şu soruyu soruyordu: Bunun doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Şöyle: Sovyetler Birliği ortadan kalkar ve Soğuk Savaş sona ererse yardımların azaldığını görürüz. Kitabı yayımlandıktan hemen sonra da tam olarak bunlar oldu. Sovyetler Birliği dağıldı ve Soğuk Savaş sona erdi. Peki İsrail’e yapılan yardımlara ne oldu? Hiçbir şey. Yardımlar tamamen aynı düzeyde devam etti. Bu da İsrail’e yapılan yardımın Amerikan stratejik hesaplarının bir sonucu olmadığını gösteriyordu. Yardım, ezici ölçüde, İsrail lobisinin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iç siyasi gücünün bir sonucuydu.
Ancak İsrail’in ABD’nin stratejik çıkarlarına hizmet ettiği argümanı hem İsrail hem de lobisi açısından önemliydi. Soğuk Savaş sona erdikten sonra her ikisinin de İsrail’i Amerika Birleşik Devletleri’nin kritik bir müttefiki olarak sunabileceği yeni bir alana ihtiyacı vardı. Bu doğrultuda, küresel terörle savaş (GWOT) sırasında İsrailli liderler, Hizbullah’a veya Batı Şeria’daki Filistinlilere karşı yürüttükleri savaşların ABD öncülüğündeki terörle savaşın bir parçası olduğunu söylediler. Ancak daha sonra küresel terörle savaş sona erdi ve İsrail’in kendisini Amerika’nın kritik müttefiki olarak sunabileceği başka bir alana ihtiyaç duyuldu.
Benjamin Netanyahu, hem İsrail’in hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin ölümcül düşmanı rolü için İran’ı seçti; böylece İran, daha önce Sovyetler Birliği’nin yerini almış olan terörle savaşın yerini aldı. Ancak Netanyahu, istediği ortak ABD-İsrail saldırısını İran’a karşı gerçekleştirmekte aslında büyük güçlük çekti.
İsrail’in kendi güvenlik aygıtı da Netanyahu’ya karşı çıktı ve İran’ın İsrail’e nükleer silahla saldırmayacağını savundu. Netanyahu ayrıca İran’a saldırmanın saçma bir fikir olduğunu düşünen bir dizi Amerikan başkanıyla karşı karşıya geldi. Savaş taleplerine başarıyla direnildi; ta ki Trump’ta bunu yapacak kadar aptal bir başkan ve uzmanlıktan öylesine yoksun kalmış, öylesine beceriksiz bir ulusal güvenlik bürokrasisi bulana kadar. Böylece Amerika Birleşik Devletleri’ni esasen İran’la bir savaşa sürükleyebildi; muhtemelen Trump’ın bile artık korkunç bir hata olduğunu düşündüğü bir savaşa.
Ancak İsrail’in en uzun süre görev yapan başbakanı Netanyahu’nun İran, Gazze, Suriye ve Lübnan’a karşı sürekli savaşçı bir tutum içinde olmasının — ve son zamanlarda Türkiye ile bir krizi körüklemesinin — daha derin bir nedeni var. Böylesine savaşçı bir tutumun temel nedeni, Netanyahu hükümetlerinin Orta Doğu’da bölgedeki herhangi bir tarafın kabul edebileceği bir barış vizyonu ortaya koyamamış olmasıdır. Herhangi bir barış vizyonları olmadığı için de ister Lübnan’da, ister Irak’ta, Suriye’de, Gazze’de veya İran’da olsun, neredeyse hiçbir risk almadan askerî güç kullanabilme kabiliyetlerine bütünüyle bel bağlamak zorundalar. Geçen gün İsrail Hava Kuvvetlerinin Suriye’de bir üssü bombaladığını gördük — ortada bir tehdit olduğu için değil, Türkiye’den veya Suriye ordusundan potansiyel olarak bir tehdit gelebileceği için.
Bu, İsrail’in kendisi için yarattığı durumun tipik bir göstergesidir. Diplomasiye veya müzakere edilmiş uzlaşmalara güvenemiyorsa askerî güce dayanmak zorundadır. Ancak askerî güce dayanabilmesi için bu gücü, ciddi kayıplar verme veya çatışmanın kitle imha silahlarının kullanılacağı bir düzeye tırmanması riski olmadan kullanabileceğinden emin olması gerekir. Bu nedenle fiilen tüm Orta Doğu üzerinde mutlak hava üstünlüğü ve hâkimiyet talep ediyor. Ayrıca kitle imha silahlarına sahip olma hakkının yalnızca kendisine tanınmasında ısrar etmek zorunda. Bunlar son derece büyük talepler. Unutmayın, İran coğrafi olarak Britanya, Fransa ve Almanya’nın toplamından daha büyük.
İran’dan kaynaklanan tehdit, İran’ın İsrail’e nükleer silahlarla saldıracak olması değildir. Tehdit şudur: İran’ın çatışmayı nükleer düzeye tırmandırma ihtimali yüzde 1 bile olsa İsrail artık bölgede, çatışmanın tırmanmasından korkmadan güç kullanamaz. Netanyahu hükümetinin hiçbir zaman sahip olmadığı gibi, bir barış planınız yoksa bu kabul edilemez bir durumdur. Netanyahu’nun İran’a bu kadar odaklanmasının ve askerî güce bu denli bel bağlamasının daha derindeki nedeni budur.
Seth Ackerman: Kitabınızda, bu stratejik açmazın kendisinin de kısmen lobinin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gücünün bir sonucu olduğunu savunuyorsunuz.
Ian Lustick: Evet. Başlangıçta lobinin tek amacı İsrail üzerinde baskı kurulmasını önlemekti; İsrail’i değiştirmek, onu bu fanatik sağcı devlete dönüştürmek gibi bir amacı yoktu. Ancak lobi, İsrail’e yapılan yardımın muazzam boyutlarda ve hiçbir koşula bağlı olmadan verilmesinde ısrar ederek, ılımlı adayların İsrail’de seçim kazanmasını fiilen imkânsız ya da en azından son derece zor hâle getirdi. Çünkü İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’ni kendisinden uzaklaştırması hâlinde neler olacağına ilişkin söyledikleri her şey — ABD’nin İsrail’e baskı yapacağı ve İsrail’in bu baskı gelmeden önce makul bir tutum benimsemesi hâlinde elde edebileceğinden daha kötü bir anlaşmaya onu zorlayacağı iddiası — yanlış çıktı.
Dışarıdan sağlanan siyasi sermayesi gereğinden fazla olan bir ülkenin başına gelen budur. İsrail’de siyasetçiyseniz, insanların hayallerine ve korkularına oynamanız gerektiğini ve bunun gerçek anlamda bir bedeli olmadığını öğreniyordunuz. Buna karşılık, İsrail’in eninde sonunda kendisini içinde bulacağı açmaz hakkında akılcı biçimde konuşmanın çok ağır bir bedeli vardı.
Size şu harika İsrailli siyasetçilerin hepsini sayabilirim — Shulamit Aloni, Haim Ramon, Yossi Sarid, Yossi Beilin — hepsi başbakan olabilecek kişilerdi ve başbakan olmak istiyorlardı; ama başaramadılar ve lobinin ABD’nin İsrail ve Filistinlilere yönelik politikası üzerindeki sıkı hâkimiyeti nedeniyle başarmaları da mümkün değildi.
Seth Ackerman: Başka bir deyişle, pek çok İsrailli eskiden, iş kritik bir noktaya geldiğinde Amerika’nın devreye girip İsrail’i dizginleyerek onu kendisinden kurtaracağını varsayıyordu.
Ian Lustick: Evet. Joe Biden’la ilgili sorun da tam olarak buydu. İsrail ordusunun Amerika Birleşik Devletleri’nden her zaman oynamasını beklediği rolü oynamadı.
Gazze savaşının başlarında Time dergisi benimle röportaj yaptığında, “Savaş ne zaman bitecek?” diye sordular. Ben de şöyle dedim: “Size tam olarak ne zaman biteceğini söyleyebilirim. Her savaşta olduğu gibi. Amerika Birleşik Devletleri İsrail’e savaşın sona ermesi gerektiğini söylediğinde bitecek. Bu gerçekleşene kadar savaş devam edecek.” Biden ise bunu bir türlü söylemedi. Trump aşağı yukarı bunu söyledi ve savaş durdu (ya da en azından savaşın belirli bir biçimi sona erdi). Ama savaş yıllarca sürdü — sürmesi gerekenden çok ama çok daha uzun süre. Bu saçmalıktı. İsrail ordusu, bir Amerikan başkanının bu kadar uzun süre böylesine kontrolden çıkmasına izin vereceğini hiç düşünmemişti.
Seth Ackerman: Peki Amerikan İsrail yanlısı müesses nizamının liberal kanadı ne durumda? Şu anda siyasi açıdan oldukça karmaşık bir durumda görünüyorlar. Sizce bundan sonra nasıl ilerleyeceklerini bulabildiler mi?
Eli Clifton: Yaptıklarını gördüğümüz şeylerden biri, kendilerini özdeşleştirmek istedikleri İsrail’in bir şekilde hâlâ var olduğu ya da yeniden ortaya çıkmasının an meselesi olduğu düşüncesine, oldukça umutsuz ve samimiyetsiz bir biçimde, bir incir yaprağı gibi tutunmaları. Yani Netanyahu görevden uzaklaştırılırsa, bu sağa kayış bir şekilde sona erecek ve İsrail, sanırım, 1967 öncesindeki hâline geri dönecek.
İş ciddiye bindiğinde Demokrat Parti’nin dört bir yanındaki siyasetçiler, “İki devletli çözüme inanıyorum,” diyor. Bunu söylemeleri tehlikeli çünkü bu görüş sahadaki hiçbir gerçeğe dayanmıyor. Ne kadar arzu edilir bir ihtimal olmuş olursa olsun, bunun gerçekleşme imkânı artık ortadan kalktı.
Dolayısıyla bence birçoğu bununla, açık konuşmak gerekirse, kendilerini yanılsamalara kaptırarak ve neyin mümkün olduğu ile sahadaki gerçeklerin ne olduğu konusunda seçmenlerine gerçeği olduğundan farklı sunarak başa çıkıyor.
Ian Lustick: Bunu biraz daha ileri götüreyim. 2019’da bu konuda Paradigm Lost: From Two-State Solution to One-State Reality adlı bir kitap yayımladım. Daha o zaman bile iki devletli bir çözümün gerçekleştirilebileceği siyasi senaryolar tahayyül etmek uzun zamandır imkânsızdı. Oslo’nun sona erdiği 1990’lı yıllardan itibaren bu tür senaryolar artık üretilmez olmuştu. Buna karşılık, müzakere edilmiş iki devletli bir düzenlemenin hâlâ mümkün olduğunu iddia etmek siyasi açıdan güvenli bir liman oldu.
Demokrasi yerine apartheid’ı tercih ettiklerini kabul etmek istemeyen İsrailli merkez siyasetçiler açısından bu güvenli bir tutum oldu. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Demokrat ve diğer siyasetçiler açısından da güvenli oldu; çünkü “Ben iki devletli çözümden yanayım. İlericiler, beni suçlamayın,” diyebiliyorlar. Bu arada lobiye de “Beni eleştirmeyin — Netanyahu bile bir zamanlar iki devletli çözümden yana olduğunu söylemişti,” diyebiliyorlar. Eli’nin dediği gibi, bu bir incir yaprağı.
Peki gelecek nerede? Bence analizinizin zaman ölçeğini değiştirmeniz gerekiyor. İki devletli çözümün makul bir ihtimal olduğunu düşündüğümüz zamanlarda, benim “stratejik zaman” dediğim ölçekte düşünüyorduk. Stratejik zaman iki ila beş yıl gibi bir süredir; bu tür bir alanda gerçekten bir şeyler başarabileceğiniz zaman dilimidir. Stratejik zamandan jeolojik zamana geçmemiz gerekiyor. Siyasette jeolojik zaman otuz ila altmış yıl gibi bir süredir.
İsrail gibi bir ülke nasıl demokratikleşir? Bu, Romanya’nın demokratikleşmesi gibi değildir: Diktatörü vurursunuz ve ertesi gün ülke demokrasiye dönüşür. Örneğin siyahların kuşaklar boyunca siyasetin dışında bırakıldığı Amerika’da, Britanya’daki İrlandalı Katoliklerde, Güney Afrika’daki siyahlarda ya da Batı’nın bütün sanayileşmiş demokrasilerindeki kadınlarda olduğu gibi durumlarda demokratikleşme böyle işlemez. Bu tür bir demokratikleşme elli ila yüz yıl sürer.
Seth Ackerman :Ama bu çerçeveyi benimsemenin, statükoyu savunanlara istemeden hiçbir şey yapmamak için bir bahane sunma tehlikesi yok mu? İlerleme ancak jeolojik zaman ölçeğinde gerçekleşebilecekse bugün bir şeyler yapmanın aciliyeti nerede?
Ian Lustick: Bu yarın gerçekleşmeyecek. Ama İsrail’in 1967’de işgal ettiği toprakları elinde tutmak istediğini söyleyenlerin blöfünü görmeliyiz. Knesset’teki Batı Şeria’yı ilhak yasa tasarılarına baktığınızda, bunların hiçbirinde bütün insanların ve toprakların derhâl ilhak edilmesinden söz edilmiyor. Aslında bu toprakları gerçekten ilhak etmekten korkuyorlar. Bu toprakların zaten kalıcı olarak bünyeye katılmadığı kurgusunu sürdürmeyi tercih ediyorlar.
Seth Ackerman: Kısa vadede lobi, ekim ayındaki seçimlerin ardından — muhtemelen Gadi Eisenkot liderliğinde — Amerikan kamuoyuna daha ılımlı, daha yumuşak bir yüz sunan yeni bir hükümet kurulmasını umuyor gibi görünüyor. Bu işe yarayabilir mi?
Ian Lustick Belki. Ama uzun sürmez.
Gadi Eisenkot’un kim olduğunu unutmayın. Netanyahu’yla karşılaştırıldığında, hayallere değil gerçeklere odaklanan ve hitap ettiği kitlenin en kötü önyargılarına yaranmaya çalışmayan makul biri gibi görünebilir. Ama aynı zamanda “Dahiya doktrini”nin de mimarıdır. Bu doktrin adını, İsrail’in yalnızca savaşçıları öldürmek için değil, çevrelerindeki tüm sivil altyapıyı da yok etmek amacıyla tamamen yerle bir ettiği Beyrut’taki bir mahalleden alıyor.
Gazze’de gördüğümüz, bu doktrinin uygulanmasıydı. Dolayısıyla Eisenkot’un sunabilecekleri konusunda beklentilerimizi fazla yüksek tutmayalım.
Bence yaklaşan seçimle ilgili en ilginç soru, Eisenkot’un Arap çoğunluklu partilerle ittifak kurmadan bir hükümet kurup kuramayacağı. Ra’am partisinin Knesset aday listesinde artık Yahudi bir üye de yer alacak; dolayısıyla artık salt Arap bir parti olmayacak, ancak İsraillilerin tanımladığı şekliyle yine de “Siyonist bir parti” olmayacak. Netanyahu’nun çizdiği çerçeveye göre ise Siyonist olmayan partilerin desteğiyle ancak hainler hükümet kurar. (Gerçi elbette geçmişte kendisi de bunu yapmaya çalıştı.)
Ancak meseleye jeolojik zaman açısından baktığımda, benim ilgimi çeken, Arap-Yahudi iş birliğinin — hatta sağcıların Araplarla iş birliğinin — oluşturduğu emsal. Bu emsal, gelecekte bir noktada önemli sayıda Yahudinin, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin oy kullanabilmesinde kendileri açısından da yarar görme ihtimalinin habercisi. Koalisyona Araplar dâhil edilmedikçe hiç kimsenin hükümet kuramayacağı bir seçim sonucu ortaya çıkacak mı? İsrail siyasi sistemi buna nasıl tepki verecek?
Benim için bu, Eisenkot’un çirkin gerçeği daha ne kadar makyajlayabileceği sorusundan daha önemli. Ben daha çok, bu seçimin ülkeyi Yahudi-Arap siyasi ittifaklarına yönelmeye zorlayıp zorlamayacağıyla ilgileniyorum.
Seth Ackerman: Daha önce Mearsheimer ve Walt’ın kitabını sormuştum. Yirmi yıl önce kitapları bir tür edebiyat skandalına dönüştü. Yayın organları çalışmalarını yayımlamayı reddetti, sert eleştiriler onları türlü korkunç şeylerle suçladı. Şimdiye kadar sizin kitabınıza gösterilen tepkiyi bununla nasıl karşılaştırırsınız?
Eli Clifton: Çok farklı. Artık lobinin var olup olmadığını tartışmak zorunda olduğumuz bir dünyada yaşamıyoruz. Steve ve John’a yönelik tepkilere baktığınızda, ne yazık ki mücadelelerinin büyük bölümünü tam da bu konuda vermek zorunda kaldıklarını görüyorsunuz: Tartışma, lobinin gerçekten var olup olmadığı ve var olduğunu söylemenin bir şekilde antisemitik olup olmadığı üzerineydi. Artık böyle bir dünyada yaşamıyoruz. Lobinin varlığı artık büyük ölçüde kabul edilmiş durumda.
Yani benim işlettiğim israelslobby.com adlı bir internet sitesi var; burada İsrail yanlısı Süper PAC’lere ilişkin Federal Seçim Komisyonu kayıtlarını gerçek zamanlı olarak takip ediyorum. Şu anda, sanırım bu seçim döneminde 160 milyon dolar topladılar. Bu da muhtemelen yalnızca bu ara seçimler için 250 milyon dolar toplamış olacakları anlamına geliyor. Çeyrek milyar dolar — yabancı bir ülkenin çıkarlarını gözeten bir özel çıkar grubunun toplayıp harcaması için çok büyük bir para. Dolayısıyla lobi nesnel olarak var. Artık bunu tartışmamıza gerek yok.
Üstelik manşetlerde de yer alıyor. Kitabın zamanlaması açısından şanslıydık, çünkü özellikle Gazze savaşı, İran savaşı ve ara seçimler nedeniyle bu mesele şu anda kamusal tartışmanın önemli bir parçası. Dış politika meselelerinde genellikle görülmeyen ölçüde, seçmenlerin zihninde öncelikli bir konu. Elbette bunun bir dezavantajı da var: Şu anda bu konuda pek çok kişi konuşuyor. Dolayısıyla biz de bu noktaya nasıl geldiğimizi bağlama oturtarak tartışmaya yeni bir şey katmaya çalışıyoruz.
Bu yalnızca güncel olayları ele alan bir kitap değil. İsrail lobisinin bugün olduğu hâle nasıl geldiğinin tarihsel kaydını ve bunun ne anlama geldiğini inceliyor: Amerika Birleşik Devletleri açısından kaçırılan diplomatik fırsatlar ve kaybedilen kaynakların yanı sıra, sivil özgürlüklere yönelik baskıların, antisemitizm cadı avlarının ve özellikle üniversitelerde ifade özgürlüğünü kısıtlama çabalarının ülke içinde yarattığı ölçülebilir bedeli de ele alıyor. Bu bakımdan, bugün 2007’den daha ürkütücü bir dönemdeyiz.
Katkıda Bulunanlar
*Eli Clifton, araştırmacı gazeteci ve Quincy Institute for Responsible Statecraft’in kurucu ortaklarından biridir. Ian Lustick ile birlikte 2026 tarihli Israel’s Lobby kitabının ortak yazarıdır.
**Ian Lustick, Pennsylvania Üniversitesi’nde siyaset bilimi emeritus profesörüdür. Orta Doğu siyaseti uzmanı olan Lustick, Paradigm Lost: From Two-State Solution to One-State Reality ve son olarak Eli Clifton ile birlikte kaleme aldığı Israel’s Lobby dâhil olmak üzere birçok kitabın yazarıdır.
***Seth Ackerman, Jacobin’de editördür.
Kaynak: https://jacobin.com/2026/09/israel-lobby-aipac-netanyahu-iran
