15 Haziran’da, Japon muhalefet partisi milletvekili Chikage Koga, üst meclisteki bir komite toplantısında ekonomik açıdan dezavantajlı ailelerin çocuklarının Öz Savunma Kuvvetleri’ne (SDF) katıldığını, buna karşılık varlıklı ailelerin çocuklarının katılmadığını söyledi.
Savunma Bakanı Shinjiro Koizumi söz konusu açıklamayı önyargılı ve kabul edilemez olarak nitelendirerek itiraz etti. Koga sözlerini geri çekip özür diledi; mensubu olduğu Anayasal Demokrat Parti de (CDP) kendisine resmî uyarıda bulundu.
Bu açıklama mevcut veriler tarafından güçlü biçimde desteklenmese de, ardından yaşanan tartışma, aslında ciddi biçimde ele alınması gereken gerçek bir sorunun gündemden düşmesine yol açtı.
Koga’nın iddiası, Amerika Birleşik Devletleri’nde daha aşina olunan ve bazen “zorunlu yoksulluk askerliği” (poverty draft) olarak adlandırılan bir argümanı yani ordunun, başka pek bir seçeneği olmayan gençlerden orantısız bir şekilde yararlandığı fikrini andırıyor. Amerikan ordusu bağlamında, ordunun sağlık güvencesi ve eğitim desteği gibi somut ekonomik avantajlar sunması nedeniyle bu argümanın belirli bir ağırlığı vardır.
Japonya’da ise bu yaklaşım pek geçerli değildir. Ülke, yeni mezunlar için neredeyse tam istihdam ve herkesin erişebildiği bir sağlık hizmeti sunmakta; okulu bitiren gençler ise pek çok sivil kariyer yolu arasından seçim yapabilmektedir. Genç işgücünü istihdam etmeye yönelik rekabet oldukça yoğundur: 2023 mali yılında iş arayan her yeni lise mezununa karşılık 3,52 iş ilanı bulunuyordu. SDF’nin esas olarak ekonomik açıdan dezavantajlı kişilerden oluştuğunu gösteren herhangi bir kanıt mevcut değildir. Bu noktada Koizumi haklıydı.
Bununla birlikte, personel teminindeki yetersizlik gerçekten ciddi boyutlardadır. Savunma Bakanlığı verilerine göre SDF, 2023 mali yılında 19.598 kişilik hedefinin yalnızca %51’ine denk gelen 9.959 yeni asker aldı; bu, bir önceki yıl %66 olan orana kıyasla bir düşüşü ve yanı sıra kayıtlara geçen en düşük oranı temsil ediyor. Hükümetin kendi hedefleri, aradaki açığı daha da belirgin hale getirdi: ulusal savunmayı güçlendirme çalışmaları doğrultusunda hedef daha önceki 11.758 seviyesinden yukarı çekilmişti; buna karşın, fiilen orduya katılanların sayısı yaklaşık 1.800 kişi azaldı.
En büyük açık, kuvvetlerin en alt kademelerinde görüldü. Üç aylık eğitimden sonra er veya dengi rütbelerde görev yapan belirli süreli sözleşmeli personel kategorisinde, 10.628 kişilik hedefe karşılık yalnızca 3.221 kişi alındı; bu da yaklaşık yüzde 30’luk bir gerçekleşme oranına karşılık gelmektedir. Astsubaylık yolundaki adayların istihdamı daha iyi bir seyir izledi; 7.230 kişilik hedefe karşılık 4.969 kişi (yüzde 69) alındı.
Bu açıklar, uzun vadeli bir kısıtlamayı yansıtıyor: temel asker/personel kaynağını oluşturan 18-26 yaş arası nüfus, otuz yıl içinde yani 1994’teki 17,4 milyondan 2024’te 10,2 milyona düşerek yaklaşık %40 oranında azaldı.
Ancak sorun demografi ve işgücü piyasasında gençlere yönelen rekabetten daha derindir. Kültürel ve kurumsal etkenler de önem taşımaktadır. Genç kuşaklar bireysel özerkliğe, iş-yaşam dengesine ve kariyer esnekliğine daha fazla önem verdikçe, SDF’nin katı hiyerarşisi, kolektif disiplin talepleri ve fedakârlık ile görev anlayışına yaptığı vurgu, gençlere eskisi kadar çekici gelmiyor olabilir.
Aynı zamanda, bir dizi skandal özellikle de eski bir Kara Öz Savunma Kuvvetleri (GSDF) mensubunun maruz kaldığı cinsel saldırıya dair ifşaatlarının ardından üç eski personelin 2023’te hüküm giymesi ve ordu genelinde 1.300’den fazla taciz ve zorbalık vakasının ortaya çıkarıldığı bir soruşturmanın başlatılmasıyla sonuçlanan olay, Öz Savunma Kuvvetleri’nin (SDF) cazibesine gölge düşürdü.
2023 yılında yaşanan başka bir olayda ise genç bir askerî öğrenci, gerçek mühimmatla yapılan atış eğitimi sırasında üç meslektaşına ateş açtı; bunlardan ikisi hayatını kaybetti. Bu olay da kurumun kendi iç kültürüyle ilgili sorunlar yaşadığı yönündeki algıyı güçlendirdi.
Daha derin bir paradoks ise kamuoyunun SDF’ye duyduğu saygı ile ona katılma isteği arasındaki uçurumdur. Savaş sonrası dönemin ilk yıllarında bu kuvvetlere şüpheyle ve zaman zaman açık bir düşmanlıkla yaklaşılıyordu ve bu kuvvetler, savaş karşıtı 9. Madde uyarınca anayasal olup olmadıklarına dair uzun süredir devam eden bir tartışmanın da odağında yer alıyorlardı. Eleştirenler onları “vergi hırsızları” (zeikin dorobo) diye küçümsüyordu.
Ancak sonraki on yıllarda, özellikle afet yardım faaliyetleri sayesinde, kamuoyunun SDF’ye bakışı sürekli iyileşti ve bugün bu kuruma duyulan saygı toplumun geniş kesimlerince paylaşılmaktadır.
Ocak 2026’da yayımlanan bir hükümet araştırmasına göre, Japon Öz Savunma Kuvvetleri (SDF) hakkında olumlu izlenime sahip olanların oranı yüzde 90’ı aştı ve kamuoyunun SDF ile en güçlü biçimde ilişkilendirdiği görev yine afet yardımı oldu; katılımcıların yüzde 88,3’ü bunu dile getirdi. Ancak bu takdir duygusu askere yazılmaya dönüşmedi. 2024 tarihli bir WIN/Gallup International anketinde, Japonların yalnızca %9’u ülkeleri için savaşmaya istekli olduklarını belirtti; bu oran, ankete dâhil edilen ülkeler arasındaki en düşük seviyelerden biri olup, yaklaşık %50’lik küresel ortalamanın da oldukça altındadır.
Bu fark önemlidir; çünkü Başbakan Sanae Takaichi Japonya’yı daha iddialı bir savunma duruşuna doğru yönlendirmektedir:
- savunma harcamalarını planlanandan önce GSYH’nin yüzde 2’sine çıkarmak,
- uzun menzilli taarruz kabiliyetlerini genişletmek,
- ülkenin anayasasında ve temel güvenlik stratejisi belgelerinde değişiklikleri gündeme almak ve
- Doğu Asya’da kötüleşen güvenlik ortamına karşılık bölgesel güvenlikte daha aktif bir rol üstlenmek.
Ancak teçhizat, personelin yerini tutamaz. Bu kabiliyetleri işletecek, bakımını yapacak ve sürdürecek yeterli sayıda personel temin edemeyen bir ordunun, ulusal mesuliyetlerini ve müttefiklerine karşı sorumluluklarını yerine getirememe riski vardır.
Bununla birlikte, bu sorunu açıkça tartışmak siyasi açıdan hâlâ güçtür. Koizumi, kimlerin askerlik yaptığına ilişkin genelleyici kalıp yargılara itiraz etmekte haklıydı. Ayrıca gönüllülük esasına dayalı herhangi bir orduda moral gerçekten önemlidir. Ancak ekonomik teşviklerin ve toplumsal arka planın askere katılma kararlarını etkilediğini kabul etmek saygısızlık değildir. Hükümet de bunu kabul etmeye başlamıştır.
Aralık 2024’te dönemin Başbakanı Şigeru İşiba’nın kabinesi, SDF personelinin maaşlarını artırmayı ve çalışma koşullarını iyileştirmeyi öngören temel bir politika benimsedi; bu reformları da açıkça personel teminindeki güçlüklerle ilişkilendirdi.
Bu önemli bir ilk adımdı; ancak yalnızca ücret artışının yeterli olması muhtemel değildir. Maaş artışları belirli ölçüde yardımcı olabilir, fakat kuşakların değer yargılarındaki daha geniş çaplı değişimleri ya da kurumsal skandalların yol açtığı itibar kaybını tek başına gideremez.
Daha uzun vadeli çözüm, daha derin reformlar gerektirecektir. Barınma imkânlarının, aile desteklerinin ve askerlik sonrası kariyere geçiş yollarının iyileştirilmesi, askerlik hizmetini genç kuşakların esneklik ve iş-yaşam dengesi beklentileriyle daha uyumlu hâle getirebilir. Özellikle taciz ve istismar konularında kurum içi hesap verebilirliğin güçlendirilmesi de kuruma duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi açısından aynı derecede önemlidir.
Daha temel bir düzeyde, politika yapıcıların askerlik hizmetinin kamusal yaşamdaki algılanış biçimini yeniden değerlendirmeleri gerekebilir: askerlik yalnızca bir fedakârlık ve görev olarak değil, aynı zamanda teknik uzmanlık, liderlik eğitimi ve sivil hayata aktarılabilir beceriler sunan profesyonel bir kariyer olarak ele alınmalıdır.
Daha uzun vadede Japonya’nın, kadınların rolünü genişleterek, daha ileri yaştaki adaylara fırsatları artırarak ve siber savunma, istihbarat analizi ve insansız sistemler gibi yeni savunma alanlarında uzman sivil yeteneklerden daha fazla yararlanarak personel kaynağını da genişletmesi gerekebilir.
Nihayetinde, Japonya’nın askeri personel teminindeki zorluklar; demografik gerileme, iş gücü piyasasındaki yoğun rekabet, bireysel özerkliğe, iş-yaşam dengesine ve kariyer esnekliğine yönelen kuşaklar arası değişimler ve bunların yanı sıra silahlı kuvvetlere duyulan güveni sarsan kurumsal skandallar gibi çeşitli etkenler tarafından şekillenmektedir. Koga’nın sözleri etrafında yaşanan tartışma, Japonya’nın askerî personel temininin gerçeklerini açık biçimde konuşmasının ne kadar zor olmaya devam ettiğini ortaya koydu. Ancak bu tartışma giderek daha gerekli hâle gelecektir.
Takaichi Japonya’nın savunma kabiliyetlerini genişletirken ve ülke daha aktif bir güvenlik duruşu benimserken, mesele yalnızca daha fazla harcama yapmak ya da daha fazla silah edinmek olmayacaktır. Caydırıcılık, aynı ölçüde, Japonya’nın bu kabiliyetleri işletecek, bakımını yapacak ve sürdürecek yeterli personeli temin edip elde tutabilmesine de bağlıdır. Bu insan gücü tabanı olmadan, yapılanma anlamsız hale gelme riski taşır: daha zorlu bir rol için donatılmış ancak bunu tam olarak yerine getiremeyen bir güç, artan bölgesel güvensizlik döneminde stratejik hedef ile operasyonel gerçeklik arasındaki uçurumu daha da genişletir.
Bu durum yalnızca Japonya için değil, daha geniş ABD-Japonya ittifakı açısından da önem taşımaktadır. Washington, Japonya’nın hızlandırılmış savunma inşasını ve daha aktif bir bölgesel güvenlik rolüne yönelik hamlesini büyük ölçüde memnuniyetle karşılamaktadır, ancak daha yüksek harcamalar, Japonya’nın bunun arkasındaki insan temelini de sürdürebilmesi durumunda ittifakı güçlendirecektir. Amerika Birleşik Devletleri Japonya’nın demografik kısıtlamalarını çözemez ancak eğitim, personeli bünyede tutma ve gelişmekte olan savunma alanlarındaki iş birliği yoluyla kurumsal reformu destekleyebilir.
*Peter Chai, Japonya’nın Tokyo kentindeki Waseda Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Ekonomi Fakültesi’nde araştırma görevlisidir. Araştırma alanları siyaset sosyolojisi, karşılaştırmalı siyaset ve kamuoyudur. Araştırma yöntemi anket analizidir; bölgesel odak noktaları ise Doğu Asya ve Japonya’dır.
Kaynak: https://asiatimes.com/2026/07/japans-military-recruitment-crisis-in-an-age-of-rearmament/
Tercüme: Ali Karakuş
