Türkiye Futbol Federasyonu, 2026-2027 sezonundan itibaren UEFA ve FIFA ile uyum çerçevesinde maç önü seremonilerde takımların sahaya pankart ile çıkması uygulamasına son verileceğini duyurdu yakın zamanda. Bilindiği üzere iki takımın futbolcuları sahaya adım atarken, kaptan önderliğinde o hafta için belirlenen sosyal mesajın yazılı olduğu pankartı çekiştirerek görünüyorlar soyunma odası tünelinde. Bu görüntüye o kadar alıştık, bunu o kadar içselleştirdik ki, ufuktan bize doğru gelen geminin önce direklerini sonra gövdesini görmemiz gibi (dünyanın yuvarlak olduğunun bilimsel ispatı için sunulan bu örneğe hiç tesadüf etmemiş olsak da) gözlerimiz tünelde önce pankartı sonra futbolcuları algılıyordu bile diyebiliriz. Pankart dünya futboluna endüstriyel futbolun bir armağanıydı diyebiliriz. Dünyada sahaya pankartla çıkma ritüelini bizim kadar özümseyen ve sahiplenen bir lig var mıydı diye tecessüse girişsek buradan verimli bir sayıya ulaşamayız sanırım. İslâm fıkhını haftada bir defa Cuma’ya gitmenin kifayet sağlayacağı anlayışına yaklaştıran ortalama bir Müslüman profili gibi, her hafta lig maçına “sosyal mesaj” içerikli bir pankartla çıkmanın da “futbol fıkhı” açısından kâfi olacağı düşünüldüğünden, sezonda yaklaşık 40 pankartla işi kotarmak, vicdanî bir rahatlamayı da beraberinde getiriyordu. Tıpkı Cuma Vaazları gibi, ilgili lig maçının isabet ettiği haftaya denk düşen ister seküler olsun ister dinî olsun “paylaşım” gerektiren hususların milyonlara iletilmesi, benzerliğin başka yönüydü.
Bana artık di’li geçmiş zamanlı cümleler kurdurtan pankart mevzusu, siyasal iktidarlar açısından kullanışlı bir argüman olarak yer ediyordu Türk siyasetinde aynı zamanda. İktidar, hedef kitlesi olan topluma, sahip olduğu sosyal anlayışı çerçevesinde istediği mesajı iletebiliyordu. Takımların sahaya pankartla çıkma mevzusunu dünya futbolu içinde en çok bizim önemsediğimizi söylemiştim. Her ligimizdeki her takım uzun yıllardır bir futbol farzı olarak hiç akamete uğratmadan gerekli yasal izinler alınarak pankartlarını hazırlatıyor, “çimlere basmayın” veya “yerlere izmarit atmayın” tarzında tedip edici cümleler içeren pankartlarla orta yuvarlağın birkaç metre önünde soluklanıyordu. Futbolcular tribünlere gösterdikleri ve üzerlerinde bir vazifenin ağırlığı olarak taşıdıklarını her hallerinden belli ettikleri pankartları usulca yere bırakınca, çocukların pankartı toplama telaşı başlıyordu doğal olarak. Çok gerekli miydi futbolcuların sahaya pankartla çıkması? Elbette değildi fakat endüstri sonrası futbolun içine o kadar çok şey boca edildi ki, neredeyse ana öge olan oyunun kendisi ikinci plana atıldı diyebiliriz.
Söylediğim gibi, pankart meselesi en çok iktidarların işine yaradı. Bir galat olarak siyaset ile politika kavramlarını birbirinin muadili gibi görsek de iktidarların “politik” olduğunu siyasetin ise hem kişide hem de toplumda bir duruşu, sabitkadem bir görgüyü temsil ettiğini, kişide ya da toplumda gözüken duruş ve anlayışın iktidarda politikaya evrildiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla “iktidar ve politika” kişide ve toplumdaki siyasal duruş ve görüşün belirlediği bir araçtır. Hâl böyle olunca futbol da toplumlara tesir eden birçok faktör gibi, siyasetin değilse bile politikanın vazgeçilmez argümanlarından biri oluveriyor. Nihayetinde karşınızda “cemaatleşen” ve dünyada belki de tek olarak Türkiye’de 4 takım arasında bölüştürülen bir hedef kitleniz varken futbolu kullanmamak bir politikacı için abes olacaktır. Bu yüzden olsa gerek, ligimizde şampiyon olan takımlar için, diğer takımların taraftarlarının en çok söylediği sözlerden birisi olmaya hâlâ devam ediyor, “… takımını iktidar şampiyon yaptı” sözü. Aynı teorinin ligden düşen veya lige çıkan takımlar için de sıklıkla dile getirildiğini düşündüğümüz zaman, futbol ile politikanın toplum nazarında iç içe geçtiğinin düşünüldüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu tür ithamlar hiçbir zaman ispatlanamayan suizanlar olarak kalsa da, Türk futbolunda politik ilişkinin net ve aleni şekilde görüldüğü bir hadise var ki, bunu ne kadar inkâr etmeye kalksanız da bir başarıya ulaşmanız mümkün değil. 1980-1981 sezonunda şimdiki adıyla 1.Lig o zamanki adıyla 2.Lig olan kategoride yer alan Ankaragücü, yine o zamanki adıyla Federasyon Kupası’nda fırtına gibi esmiş, 13 maç sonunda Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi de eleyerek finale kadar yükselmişti. 12 Eylül sonrasına rastlayan sezonda, darbe yönetimi en üst ligde Ankara’dan bir takımın olmamasına içerlemiş olacak ki, Kenan Evren ve arkadaşları Ankaragücü’nün üst lige terfi edilmesi için çalışmalara başlamıştı çoktan. Ankaragücü’nün Kupa finalinde Boluspor ile oynayacak olması darbe yönetiminin elini güçlendiren büyük bir koz oldu. Evren ve şürekası Ankaragücü’nün yanında saf tutarken, Boluspor’un kupaya uzanması zayıf ihtimâl oluyordu hâliyle. Final maçında kimi çevrelerin de dile getirdiği gibi, Ankaragücü lehine bütün şartlar oluşturulmuş ve Ankaragücü kupaya uzanmıştı. Evren, Türkiye Kupası’nı kazanan takımın alt ligde ne işi var gibi bir bahaneye sığınarak, özel bir yasa çıkarttırmış, Kupa’yı kazanan takımın üst lige terfi ettirilmesi gerektiğini yasaya yazdırtmıştı. 80-81 sezonunda politik bir kıyak ile en üst lige yükselen Ankaragücü, 2012-2013 sezonuna kadar Evren sayesinde kesintisiz olarak üst ligde kaldı. MKE işçilerinin kurduğu Ankaragücü’nün, emek sarf etmeden lige çıkması kabul edilebilecek bir şey olmasa da dönemin şartları gereği çok fazla bir itirazla karşılaşılmamıştır. Gerçi dönemin darbe şartları olmasaydı da bunu kim ne kadar sorgulardı orasını da bilemiyorum tabii. Bizim topraklarımızda her şey gibi futbol da kendine münhasır bir yapı nihayetinde. Çoğu nizam, kural, davranış, anlayış bizde biraz ters işliyor çünkü. “İşçi ve emekçi” kesimine ruhsal anlamda yakın olacağını düşündüğüm Tanıl Bora’nın, Ankaragücü değil de bir “memur ve bürokrat” takımı olan Gençlerbirliği taraftarı olması gibi… Belki de Bora, Ankaragücü’nün lige çıkmasını işçi ve emekçi ruhuna aykırı bulduğu için bir tepki olarak Gençlerbirliği tarafında yer almış olabilir, bilemiyorum. Ne olursa olsun, politikanın futbolumuza doğrudan, açık ve aleni şekilde müdahalesi olarak, darbe yönetiminin Ankaragücü’nü ödüllendirmesini aklımıza getirebiliriz.
Bunun yanında Türkiye’de endüstriyel futbolun başlangıcı kabul ettiğim doksanlı yılların ikinci yarısında, bütün liglerimizde hatırı sayılır oranda belediye takımları olduğunu göz önüne getirirsek, futbol ve politika başlığına ulaşabiliriz yine. Türkiye’de belediyelerin, neredeyse üstlerine vazife etmediği konunun olmaması, onları futbola bir nebze yaklaştırsa da belediye-futbol birlikteliği çok uzun sürmedi neyse ki. Belediye başkanlarının doğrudan kulüp başkanı olduğu bu ara dönemde, takımlar maddi anlamda bütün beklentilerini karşılamakla kalmıyor, kendilerine bir konfor alanı da açıyorlardı. Belediye-futbol ilişkisi başka kapılara açılmaya başlayınca Spor Kulüpleri Kanunu ile yeni bir düzenlemeye gidilip belediyelerden profesyonel futbol kulüplerine nakdi akışın önüne geçilmiş ve belediye-futbol aşkı kanun zoruyla da olsa bitirilmişti. Belediyelerin siyasal ve politik bir mevki olmasının bile gereksiz olduğunu, aslî işi vergi toplamak, çöp toplamak, çevre düzenlemesi yapmak… olan bir kurumun “politik” bir hüviyete sahip olmasının mantığa aykırı olduğunu düşünen benim gibiler için, belediye-futbol aşkının bitmesi neresinden bakarsanız bakın isabetli oldu. Bu birliktelikten zamanında iyi istifade eden ve kurumsal bir yapıya bürünebilen İstanbul Büyükşehir Belediyespor – Başakşehir örneği gibi birkaç kulüp hâlâ varlığını sürdürürken, yeni nizama uyum sağlayamayan “belediyesporlar” sadece kayıtlarda kaldı. Başakşehir’in Süper Lig şampiyonluğu sonrası, siyasal iktidarın Başakşehir’i şampiyon yaptığı söylemi de ispat edilemeyen suizanlar parantezinde halk arasında hâlâ konuşulmaya devam ediyor.
Tali yollara sapmadan başladığımız yere dönecek olursak, pankart yasağının ilk duyulduğu andan itibaren kerli ferli adamların “maçlardan önce İstiklâl Marşı okunmasını kaldırıyorlar ve bunu da Amedspor Süper Lig’e çıktığı için yapıyorlar” yollu provakatif söylemlere sarılmasını “bile isteye çarpıtma” parantezine alacağız tabii ki fakat Amedspor taraftarlarının bazı pankartlardan rahatsızlık duyacağı için TFF’nin böyle bir karar aldığını söyleyenlere, pankartların sadece Süper Lig’de değil 1.Lig’de de açıldığını; 1.Lig’de açılan pankartlardan rahatsız olmayanların Süper lig’de açılan aynı pankartlardan niye rahatsız olacağını sormak beyhude olacaktır. İstiklâl Marşı’nın okunmasıyla ilgili bir değişiklik yok fakat dünyada lig maçlarından önce milli marş okunan belki de tek ülkeyiz. Geçmişte bununla ilgili müstakil bir yazı yazmış ve düşüncelerimi uzun uzun izah etmiştim. Sadece uluslararası milli maçlardan öne okunması gerektiğini düşünen ve lig maçlarından önce milli marş okunmasına sıcak bakmayan birisi olarak, günümüz Türkiye ortamında bunu konuşmanın bile futbol-politika ikliminde çok ters sonuçlar doğuracağını ve beni birden “hainlik” sınıfına sokacağını da bilmiyor değilim.
Türk düşüncesine önce Diyarbekir, sonra Diyarbakır, şimdi de Amed olarak giren; Türk futboluna Diyarbekirspor olarak da Diyarbakırspor olarak da Amedspor olarak da giren; kadim şehirde benim rey hakkım Diyar-ı Bekir veya Diyarbekirspor’an yana fakat Osmanlı’da Bekir’in Diyarı olan, Cumhuriyet rejiminin Bakır Diyarı’na çevirdiği, darbe yönetimlerinin ağır baskıları sonunda Amed’e sığınan kadim şehir halkının ve taraftarının bu sosyopolitik çizgiler ışığında sadece ve sadece futbola odaklanması Türk futbolu adına olumlu bir gelişme olacaktır. Amedspor ligimize ne katacak bekleyip göreceğiz. Futbol ve politika ekseninde “ikinci açılım” sürecinin bir parçası olarak en üst lige çıkarıldıkları düşüncesi ne kadar çok hâkim olsa da, bir sezonda altı teknik adam değişikliğine rağmen lige çıktıkları düşünüldüğünde buna hak verenlerin sayısı artsa da, aslında futbolun içinde sosyal dengeleri daima barındırdığını, zamanında Ankaragücü’nün Boluspor karşısında “kollandığı” gibi kollanmasa bile Amedspor’un, konjenktörün bir itici güç olarak futbolda da hissedilir bir ağırlığının olduğunu göstermesi bakımından kayda değer bir şey Amedspor’un en üst lige terfi etmesi…
Siyaset, futbolun doğasında var. Olmak da zorunda. Fakat politika ile futbolun birbirinden kesin çizgilerle ayrılması gerekiyor. Futbol, üzerine düşen politik gölgelerden kendini kurtarmak zorunda. Ya da şöyle diyelim. Fransız futbolunda Fransız siyasetinin, İtalyan futbolunda İtalyan siyasetinin izlerini görebiliriz. Futbolda neredeyse hiç olmayan ABD’nin 2026 Dünya Kupası’nın ev sahiplerinden birisi olmasını, İran milli takımını kendi topraklarına sokmayışını futbol ve siyaset denkleminde değerlendireceğiz. Futbolun siyasal alandan kaçış imkânı yok gibi. Fakat sahanın içine politik manevralarla müdahil olunmasına bir futbolsever olarak onay vermemiz mümkün değil. Dünyanın her yerinde futbolun üzerindeki politik egemenlikten şikâyet edilir. Mesela bize çok benzeyen İtalyanlar da futbollarına politikanın çok karıştığını dile getirirler fakat gerekli gördükleri zaman Juventus gibi bir takımı bile 3.Lig’e kadar gönderebilirler. Çünkü karşılarında direnen “politik” bir güç olmaz. Zira Juventus ne kadar büyük takım olursa olsun taraftarları sadece Torino şehrinde binlerle ölçülür. Bizde büyük takımlardan birine bir ceza kesmeye kalkarsanız karşınızda milyonları bulacağınız ve büyük bir oy deposunu da havaya uçuracağınız için bunu göze alamıyorsunuz. Denklem böyle…
Yazıya başlarken ETA ile Katalan ve Bask takımlarından, IRA ve İrlanda futbolundan bahsetmeyi, dağılan Yugoslav futbolunun politik değil ama siyasal tarafından bahsetmeyi de düşünmüştüm ama Hababam Sınıfı’nda Akil Hoca’nın bir türlü ders anlatmaya fırsat bulamaması gibi ben de bir iki yazıdır ortam müsait olmasına rağmen buraya değinemiyorum. Nasip başka bir yazıya…
