Yeni Binyıla Girerken Varoluş Davası; Vatan-Millet ve Evrensellik

Sonuçta, aslolan, vatan, millet ve evrensellik gibi olgu ve ideaların bu toprakların mayasındaki tevhid temelli barış, kardeşlik, dayanışma ve adalet gibi değerleri içerecek tarzda yeniden yorumlanması keyfiyetidir. Bu keyfiyet, hem bu milletin ve vatanın varlık ve beka davasının zorunlu sonucu, hem de güncel manada emperyalizmin topraklarımıza, zenginliklerimize, değerlerimize ve varlığımıza karşı saldırısına direnmenin temel taşlarıdır. Her iki amaç için de vatanseverlik ve milletperverlik, evrensel adalet ve barış ideamızın vazgeçilmez temel değerleridir.
Mayıs 31, 2026
image_print

İNSAN VE VAR OLUŞ

İnsanlığın kadim tarihi, adeta tek bir insanın ayrıntılı öyküsü gibidir. Tek bir insan (Adem), adeta kendisine sorulmadan birden bire doğmuş, var olmuştur. Sonra büyümüş, kendini tanımak için kendini çoğaltmış, her bir parçasından, her bir özelliğinden yeni insanlar doğurmuştur. Sonra nedeni belirsiz bir şekilde bunlarla ve bunlar da kendi aralarında çatışmaya başlamıştır.

İnsan, adeta var olmakla kendini yok etmek arasında gidip gelmektedir. Bir yanı var olmaya çalışmakta, içine doğduğu dünyayı anlamaya, benliğinin ve var oluşunun şuuruna varmaya uğraşmakta, ama bir yanı da bu ani ve nedensiz doğuma isyan etmekte, kendini imha ederek varlığına son vermek istemektedir.

Var olma eğilimi, doğayı ve kendini tanıma, taklit etme, yaratma ve soyunu sürdürme çabasıyla yaşama tutunurken, yok olma eğilimi, kendi benzerlerini öldürerek, zamanı öldürerek, doğayı öldürerek, kendini var eden her şeyi öldürmeye, yıkmaya, yok etmeye çalışarak hiçliğe koşar.

Milyonlarca ve milyarlarca insan sureti bu çelişkinin içine doğar, yaşar ve ölür. İnsan türü var olduğu sürece, var olma eğilimi baskın demektir. Ama yıkıcı dürtüler var olduğu sürece yok olma eğilimi de hala yaşıyor demektir.

İnsanın iç savaşı, kendini çoğaltarak, benzerlerini yaratarak (doğurarak) ve kendi içini dışarı atıp, sonsuz sayıda kendinden tasarlayarak gerçekleşmektedir. İnsanlık, belki de, tek bir insanın tözünün dışavurumu, tin‘inin açılımından ibarettir.

İnsanlar, tek bir insanın farklı özellikli kopyaları gibidir. Kopyalama, tek bir insanın kendini ikiye bölerek (kadın ve erkek) ya da sadece beyninde tasarlayarak gerçekleşir. Doğum, eril ve dişil yanların tekrar birleşmesi, tasarım ise, var olan doğmuşların her birinin ötekine yüklediği mana ve muhteva demektir.

İnsan, kendine, benzerlerine, eşya ve olaylara, doğaya ve evrene mana yükler. Tek bir insan tözü olduğu için, bütün suretler kendi dışlarındaki her şeye aynı manayı yüklemiştir. Evren, güneş, ay, yıldızlar, hava, su, toprak, dağlar, nehirler, denizler, hayvanlar, bitkiler, diğer varlıklar, artı ve eksi kutuplar, nicelik ve nitelik, soyut ve somut, bir canlı organizmanın değişmez yasaları gibi işleyen tüm bu varlık ve olgular, her bir insan için aynıdır.

Aynı olmayan tek şey, insanlardır. Sonsuz sayıda, bir birinden farklı, değişik, zaman ve mekan içinde her an değişen, çoğalan ve çoğaldıkça iyice farklılaşan insanlar. Her biri ötekine ve öteki üzerinden kendisine daima manalar yükler, bunları değiştirir, sonra tekrar manalandırır. Toplu biraradalıklar, öteki topluluklara aynı işlemi yapar ve tüm bunlar, insanın iç savaşı içinde gerçekleşir. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü, haklı ve haksız, üstün ve aşağı gibi manalar tasarlanır, ötekilere atfedilir. Çatışma bu kategorik manalar sayesinde hızlanır ve yavaşlar, artar ve eksilir, Şiddet, işte bu çatışmanın temposudur. Var olma ile yok olma eğilimleri, biteviye karşı karşıyadır. İnsanlık tarihi, bu çatışmanın ezeli sahnelenişinden ibarettir.

Kendini doğada bulan insan, kendi doğasına ait olan ve doğada olmayan tasarım yeteneğiyle kendinde olan bilgi ve algıları doğadaki görüngülerle harmanlayarak yeniden yaratır. Bu sanattır. Sanat, insanın iç savaşının üstünde, daha derinlerde var olan bir iç benliğin ait olduğu dünyasını yeniden üretmesidir. İçine doğulan dünya, insanın gerçek dünyası değildir. Burası bir gurbet yeridir ve insan sanat yoluyla asıl dünyasını, geldiği yurdunu hatırlar, oraya olan özlemini ve trajedisini dışa vurur. Sanat, insanın tek bir insan tözünden ibaret olduğunun ve buraya ait olmayıp, asıl yurduna kavuşma sancısının ifadesidir. Resim, şiir, edebiyat, heykel, çömlekçilik, halı ve kilim dokuma, bütün el sanatları, sinema, tiyatro, müzik… Tüm sanatlar ve zanaatlar, yani doğada birebir benzeri olmayan her insan yaratımı, tek bir insanın gerçek benliğinin düşünmesi, sevinci, öfkesi, arzuları, korkuları, acıları, gözyaşı ve hüznüdür. Ve doğadaki sınırlı ve ölümlü olgulara kıyasla, sanatsal yaratım sonsuz sayıda ve ebedidir. İnsan, ölüme sanatla direnir.

Ölüm, insana ait olmayan bir gerçekliktir. İnsan, doğadaki gurbeti nedeniyle ölüme mahkumdur. Gurbet, yani doğada, dünyada nedensiz var oluş, insanın var olma eğilimine göre bir imtihan, bir fırsat ve geçici bir dönemdir. Yok olma eğilimine göre ise, bir ceza, bir cefadır. İnsanın bir yanı, dünyadaki var oluşu kabullenir ve gerçek yaşamına ve yurduna geri dönüş için kendini gerçekleştirerek ebediliği hak etme imkanı olarak görür. Yok olma eğilimi ise, yaşamı cefadan sefaya çevirerek ölümü unutmaya çalışır. Cezadan böylece kurtulmaya çalışır. Kendi gerçek var oluşunu ve yurdunu unutarak, dünyayı yurt edinmeye uğraşır. Ölümü ise, beyhude çabalarla yenmenin yollarını arar. Ebedi olmayı, bedensel ölümsüzlük olarak görür. Ve ömrünü uzatmak için kendi yarattığı, yani mana yüklediği uzun ömürlü her şeye tutunur; altın, para, mülk, devlet, makam, mevki, şan, şöhret, kahramanlık… Ya da pes eder ve sadece unutmaya çalışır, eğlence ve zevke tutunur.

Ölüm ve yabancılaşma duygusu, insanın bütün var oluşunun özetidir. İnsan her şeyi bu duygularına bakarak üretir. Hayat, insanın iki eğiliminin ölüme ve sürgüne dönük yorumunun çelişkisine denir. Her bir insan teki, kendi içinde ve öteki insanlarla ilişkilerinde, bu çelişkinin sonuçlarıyla yüzleşir. Buna kısaca yaşamak denir.

Hemen bütün kadim mitolojilerde, insanın ya da insanı yarattığı iddia edilen bir varlığın dünyaya atılış, düşüş mitosu vardır. Sümer Gılgamış Destanı’nda tanrı Dumuzi, yeraltına kaçırılır. Eski Mısır’da tanrı Osiris, ölüler ülkesine hapsedilir. Eski Yunan‘da, insanlar için ateşi çalan Promethe, Kafkas dağlarına zincirlenir. Yahudi mitolojisinde Adem yasak meyveyi yediği için cennetten dünyaya atılır. Zerdüştlük etkisindeki Gnostik metinlerde ışık aleminden karanlık alemini merak ederek aradaki perdeyi aralayan ışık varlıkları, kara suya düşerler. Bunlardan Demiorg Ptahil, yüce ışık kralına (tanrıya) yalvararak kurtulmak ister. Tanrı, Ptahile dünyayı yaratmasını emreder. Böylece Ptahil dünyayı yaratır ve oraya yerleşir. Karanlık alemin kralları Ptahili kandırarak dünyada bir insan yaratmasını isterler. O da Adem’i yaratır. Ama tanrı yardımcılarını göndererek karanlık krallarından önce Adem’e ruhundan vererek canlandırır. Böylece Adem, kendisini yaratan ve karanlık güçlerin etkisi altındaki Ptahile başkaldırır. Ptahilde Adem’i yok etmek ister. Bu mitosun farklı versiyonları Hind mitolojisinde de vardır.

Bu mitolojilerin hepsinde ortak bir nokta vardır. Dünya, kötü bir yerdir. Ölüm ve sürgün yeridir. İnsanın bedeni bu dünyaya aittir. Ama ruhu ötelerde, tanrıdan gelmiştir. Maddi alemin sınırlı, ölümlü ve kötü karakteri karşısında, Tanrı, (ya da iyi tanrılar) yardımcıları vasıtasıyla insana yardım eder. Kötü tanrılar ve iblisler ise insanı öldürmeye, yok etmeye çalışır.

Kuran-ı Kerimin yaratılış prologu, tüm bu bozulmuş Adem-ilk insan mitoslarını tashih eder. Ne başka tanrılar vardır, ne de maddi alem yani dünya kategorik olarak kötü bir yerdir. Ve insan dünyaya atılmamış, geçici olarak gönderilmiştir. Ölüm ise, kötülük değil, sadece yaşamın farklı bir boyutuna, hatta asıl yaşama geri dönüştür. Dünya, evren, zaman insan, Allah tarafından yaratılmış ve insana seçme hürriyeti verilerek, dünyadaki ömrü süresinde kendini var etme, Tanrıyı bilme ve birleme ve ahirete hazırlanma imkan ve fırsatı ile donatılmıştır.

Kötülük, insanın akletmesiyle birlikte keşfettiği doğa olayları ve kendi yapıp etmeleri içindeki bozulmuşluktur. İnsan, akletme anından önceki (beşer) yıkıcı ve vahşi hayvani davranışlarına ve reflekslerine kötü demiştir. Aynı şekilde kendisini yok eden ve zarar veren her doğa olayına da kötü demiştir.

İnsanın bu ahlaki kategorileri, Adem olma şuurunun zorunlu sonucudur. Çünkü, Adem, doğası gereği iyidir. Ademin kötülükten tenzihi, beşerlikten insanlaşmaya geçişi simgeler. Kötülük yapmak, beşer-insanın; kötülükten arınmak, ise kamil insanın davranışıdır.

Adem, gurbet duygusu ve ölüm korkusu ya da ölüme ve sürgüne isyan halini, bunu sağlayan her şeye kötü diyerek dışa vurur. Çünkü o, nihai tahlilde hem buraya ait değildir hem de ölümlü değildir.

İnsandaki yıkıcılığın kökeni üzerine düşünen hemen tüm filozoflar, yukarda belirttiğimiz türden bir yaratılış mitosuna benzer madde ve mana ayrımına dayanarak, insanın maddi yönünün yıkıcılık içerdiği iddiasını kabul ederler. Dinler, iblis ve şeytan, mitoslar ise devil, demion, demiorg metaforları ile, aslında aynı şeyi söyler.
Sonuçta, dünyaya doğmuş olmak ile ölecek olmak, kesin bir gerçeklik olarak, insan tarafından kabullenilmemiştir. Özellikle ezilen, mahrum ve yoksul insanlar, dünyayı kötüleyerek, zengin ve egemen sınıflar ise, yaşamlarını cennetleştirmeye çalışarak, bu kabullenmeme tutumunu farklı şekillerde yansıtırlar. Her iki tutum da özünde, olduğu haliyle yaşam ve ölüme itirazı içerir.

Sosyalleşme, Yurtlanma, Tutunma

İnsanın sosyalleşmesi, aslında bu manada dünyadan, doğadan korkmasının ifadesidir. Evet sosyoloji, insan sosyal bir varlıktır klişesini tekrar eder. Peki niçin sosyaldir? Doğanın bir çok sırrı çözülmüş, insanın tek başına istediği gibi ve güvenlik içinde yaşayabileceği her tür donanım üretilmiştir. Buna rağmen ne güçlüler, ne de mahrumlar arasında tek başına yaşama eğilimi yoktur. Çünkü, tek bir insan tözü, hala ve kıyamete kadar, bu dünyayı asıl yurdu olarak görmemektedir, görmeyecektir. Burası yabancı bir diyardır ve bu nedenle insan ancak kendine benzer insanlarla bir arada olduğu zaman kendini güvende ve evinde hisseder. Sosyalleşme, toplumsallaşma, doğadan kaçışın ve doğayı kontrol altına alışın mümkün tek insani yoludur. ‘Yalnızlık sadece Allah’a mahsustur.

İnsanın bu ortak ontolojik özelliği, toplumsallığı yani aile, klan, kabile, aşiret, cemaat ve cemiyet halinde yaşamayı ekonomi-politik ilişkilerin de etkisiyle geliştirmiştir. Kan bağı, ilk sosyallik nüvesidir, yani insanın insana sığınması ve dayanması çabasının temelidir. Bu temelden giderek genişleyen toplumsallık biçimleri türemiştir. Ve dinlerle birlikte insan, kan bağını aşarak inanç ve gönül bağı ile toplumsallaşmıştır. Bu sosyalleşme süreci, emperyal devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte, çok dinli, çok kavimli, çok aşiretli daha üst bir toplumsallık biçimi olarak milletleri doğurmuştur.

Kan bağı, inanç bağı ve devlet bağı, hangisi temel alınırsa alınsın, insanın bu sosyalleşme biçimleri nihai olarak, insanın ontolojik ihtiyacının ürünüdür. Ne üretim tarzı ne de başka bir kurgusal faktör, tek başına bu sosyalleşme vetiresinin izahını yapamaz. Çünkü tarih boyunca hiçbir sosyallik kümeleri aynen varlığını sürdürememiş, yani ne bir aile, aşiret ne de bir kavim ya da millet, birkaç nesilden fazla varlığını aynen koruyamamıştır. Ama, sosyalleşmenin kendisi hala geçerlidir ve her yeni nesil, içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal koşulların elverdiği ölçüde, bir şekilde sosyal bir kümeye dahil olur.

Bu bağlamda, sosyalleşme esas, onun biçimi ise talidir. Yani, insanın diğer insan kardeşleriyle bir şekilde yakınlaşması (İns-Ünsiyet), kaynaşması ve bir arada yaşaması, insan olmanın gereğidir. Ama, bu yakınlaşma biçiminin kendisi, yani aşiret, kavim ya da millet hali, ebedi değildir.

Nitekim insanlık tarihi, binlerce aşiret, kavim ve milletin mezarlığıdır da aynı zamanda. Mesela tarıma, yerleşik hayata geçişin mekanı olan Mezopotamya-Akdeniz havzasında, hangi toprak kazılsa bir kavmin ya da milletin iskeletleri ya da kalıntıları bulunur. O insanlar artık yoktur, dilleri, inançları ve kültürleri, bir şekilde sonraki nesillerde devam eder ama ayniyle kendileri olarak ortadan kaybolmuşlardır. Belki de, onlar yaşarken, kendilerinin, kabilelerinin ya da kavimlerinin ebedi olduğunu zannetmekteydiler. Ama bugün biz onların yaşadığı kentlerin kalıntıları üzerinde turist olarak dolaşıp, onlara dair fikir yürütmekteyiz. Bundan bin yıllar sonra da bizlerin kalıntıları aynı muameleyi görecektir.

Aşiretlerin, kavimlerin ve milletlerin tarihin en eski devirlerinden beri bugünkü gibi var oldukları ve böylece geleceğe taşınacakları inancı, 19. yüzyıl Avrupa’sında doğmuş batıl bir inançtır. İnsanın ontolojik birliğini kabul etmeyen ve kendi kavimlerini en gelişmiş, en üstün nitelikte insanlar olarak gören ırkçı bakışın ürünü olan bu yaklaşım, Avrupa burjuvazisinin hizmetindeki entelijansiyanın kitleleri yeni burjuva düzenine güdülemek ve sömürge savaşlarına sürmek için uydurduğu bir ideolojidir. Şimdilerde yeniden hortlatılan bu insanları ayrıştırıcı ideolojinin son şekli, kimlik ve farklılık kavramları üzerinden aşiretçiliğe kadar geri gitmiştir. Ne var ki, Batı’nın yeni burjuvazisi, yeni sömürge programını Batı’nın dünyaya topyekun hegemonyası üzerine kurduğu için, bu kimlik ve farklılık yaklaşımını kendi dışına ihraç etmekte, kendi içinde ise, küresellik, ortak ev, ortak değerler ve ortak uygarlık diyerek daha üst entegrasyon ve bütünleşme çabaları göstermektedir.

Geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca Batılı insanları bankaların kasası dolsun diye, ama vatan ve özgürlük duygularını istismar ederek savaşa sürenler, bu yüzyıl da artık yine bankalarının kasası dolsun diye hedef seçtikleri toplumlara demokrasi, özgürlük ve insan hakları diyerek bir birine düşürecek yeni yöntemler uygulamaktadır. İmparatorlukları dağıtmak için uydurdukları ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini, kendi içlerindeki hiçbir farklılığa tercüme etmeden, sömürmek istedikleri halklara ısıtıp ısıtıp yedirmeye devam etmekteler.

İşte bu nedenle, aşiretçilik, kavimcilik ve milliyetçilik, insanın ontolojik ihtiyacı olan sosyalleşme biçimleri olmanın istismarı manasına gelmiştir. Devletin, dinin, ekonominin, çalışmanın, üretmenin, tüketmenin tarih boyunca asıl maksadına yabancılaştırılıp egemenler tarafından istismar edilişi gibi, bugün de insanın doğal sosyal bağları, bir birlerinden ve insan kardeşlerinden kopmak, ayrışmak, düşmanlık ve çatışma için istismar edilir olmuştur.

Bu bağlamda, doğal sosyal kümeler olarak aşiretlerin, kavimlerin, milletlerin varlığı ile bunların istismarı arasına kalın bir çizgi çekmek elzemdir.

İnsan, içine doğacağı dünyayı, anne babayı, cinsiyeti ve çevreyi seçmediği gibi, toplumu da, kavmi de seçemez. İnsanın seçemediği gerçekliklerinin üzerine hayat felsefesi ya da toplumsal idealar kurgulaması, Batı’ya ait bir bidattir. Yani, kapitalizm çağlarından önce hiçbir tarihsel dönemde bu tür bir kurgu ve istismarına dair örnek yoktur. Tarım çağlarının dili olan teoloji temelinde ayrışma ve çatışmalar olsa da, son tahlilde, din savaşları reel ekonomi-politik gerekçeler veya dinlerin evrenselleşme idealarına dayanmaktaydı. Oysa, bugün farklı kökenden toplumların iç ya da dış çatışmalarının hiçbir maddi ya da manevi temeli yoktur. Mantık, bu çatışmalarda zaten yoktur. Bu çatışmaların hepsi, emperyal güçlerin kışkırtmasından kaynaklanır.

Vatan

Vatan kavramı da benzer bir özelliğe sahiptir. İnsanın doğduğu ve doyduğu yeri sevmesi, tabii bir ontolojik eğilimdir. Vatan kavramı yeni bir ifade olsa da, insanlığın ilk dönemlerinden beri, özellikle yerleşik hayata geçişle birlikte köy ve kentlerin sakinleri tarafından buralara aidiyet duygusu geliştirilmiş ve tabii bir mana ve değer atfedilerek üzerinde yaşayan topluluğun varlığını ve bekasını sembolize eden bir yurd yüceltisi ortaya çıkmıştır. Göçebe toplumlar da, yurt edindikleri yeni yerlere yerleşme ve kalıcılaşma çabasının ifadesi olarak yurdu kutsamış ve topluluğun ortak varlığının sembolü kılmışlardır.

Vatan kavramı da, sosyalleşmenin tezahürlerinden biridir ve insan tözünün gurbet yerinde zorunlu ama geçici yerleşmesinin sonucudur. Yerleşme, yersiz/yurtsuzluktan yeğdir, zira, yersiz/yurtsuzluk, sürgünü çağrıştırır. İnsanlar, belki de uzun bir yurtsuzluk sürecinden sonra tarımı keşfederek bir yere yerleşmenin gurbeti unutturucu etkisini de keşfetmiştir.

Modern vatan fikri, uluslaşma sürecine paralel olarak yeniden formatlanmış, aslında özüne yabancılaştırılarak tek bir ulusun mülkü şeklinde sınırlar ve sınırlandırmalarla ifade edilmiştir.

Yeni Osmanlıların bu modern vatan kavramını alarak eski doğal manasıyla literatürümüze kazandırdığı bilinmektedir. Vatan, üzerinde yaşayan millet ve devletle anlam kazanan ve ortak tarihi, inancı ve örfü, yani millet varlığının tüm asli bileşenlerini ifade eden bir mana kazanmıştır. (Belki de bu nedenle, silahlı kuvvetlerin kışlalarında önce devlet, ordu ya da millet yerine, önce vatan yazılır. Vatan, hepsini içeren temel kavramdır.)

Bizim toplumumuzda vatan kavramının sınırı yoktur. Daha doğrusu, ana vatan, ata vatan, yavru vatan gibi ek kullanımlarında gösterdiği gibi, vatan, üzerinde yaşayan milletin varlığı, değerleri ve ideaları ile belirlenen sınırlara sahiptir. Bunu en iyi ifade eden kavram, Misak-ı millidir. Milli misak, ilk kullanıldığı hukuki metindeki anlamının çağrıştırdığı gibi, ortak vatanda yaşama iradesi gösteren bütün insanların ve toplulukların gönüllü iradesidir. İşte bu irade nerede ve ne şekilde tecelli ederse, orası vatanın bir parçasıdır. Bu manada, milletin vatanı, ya da aynı anlamda Türkiye/Osmanlı milletinin yurdu, milleti oluşturan ve Milli Misak’ı onaylayan bütün etnik ve dini toplulukların yaşadığı yerdir.

Vatan kavramının bu şekilde yurt edinilmiş toprağın üzerinde yaşayan insanların gönüllü ve tarihsel birlikteliğine endekslenmesi, herhalde diğer insan topluluklarının hiç birinde yoktur. Anayasa ya da benzeri hukuki bağların aynı manaya geldiği iddia edilemez. Zira, anayasal ve siyasal birliktelikler, geçici sözleşmelerdir. Hem içerikleri hem de kapsadıkları coğrafya konjonktüreldir. Oysa Misak-ı Milli ile tayin edilen vatan, hem tarihseldir hem de sıradan ve soğuk bir sözleşmeci siyasallıktan daha fazla manalar içerir. Vatan bu nedenle ana kucağı ve baba ocağı ile yani en asli insanlaşma göstergeleriyle ifade edilmiştir. Ev ve aile, anne ve ocak insanın ilk yurdudur ve vatanın en yaygın sembolleridir.

Millet, Milliyet ve Milliyetçilik

Vatan idrakini Batılı manada hegemonya kurulan yer ve egemen sınıfların tımar bölgesi olarak anlayan vatan-perest yorumlar, bu topraklara yabancıdır. Aynı şekilde millet gerçeğini de milliyet kavramı üzerinden ırkçı-kavimci-aşiretçi temelde yorumlama alışkanlığı da bize ait değildir. Bunlar, uzun binyıllar göçebe yaşamış, uzun yüzyıllar millet olamamış ve uzun on yıllardır ortak vatan idrakini kaybetmiş Batılı toplulukların bilinçaltını ifade der. Faşizm, şovenizm türü etnik milliyetçilikler, Avrupa’da doğmuştur. Dünyanın başka hiçbir yerinde benzer ideolojik istismarların sosyal karşılığı yoktur. Osmanlı’yı yıkan milliyetçilikler dahi illaki kendilerine dinsel bir destek ya da örtük hedef koyarak yaygınlaşmışlardır. Balkanlarda ve Arap dünyasında I. Dünya Savaşı yıllarında yükselen Osmanlı karşıtı milliyetçiliklerin temelinde Protestan güçlerle işbirliği yapan bazı Hıristiyanlar ve kiliseler vardır. Özellikle Arap milliyetçiliği, bu Hıristiyan Arapların ideolojisi olarak hem Osmanlı’dan kopuşun (yani bir Batılı Hıristiyan devletin sömürgesi olmanın) yoludur, hem de İslam’a duyulan tarihsel nefretin gecikmiş dışavurumudur.

Türkiye de İttihat Terakki ile başlayıp Cumhuriyet’in ilk yıllarında devam eden ve Cumhuriyet’i de kuran ruhun yanlış bir şekilde milliyetçilik olarak kodlanması, kafaları karıştırmaktadır. Ne Kuvayı Milliye, Misak-ı Milli, ne hakimiyeti milliye ne de bizatihi Cumhuriyet, Batılı manada etnikçi milliyetçilik anlayışının ifadeleri değildir. Lozan’dan sonra geliştirilen Türk milleti söylemi dahi, Mustafa Kemal’in “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ifadesindeki gibi, aslında bilinen hiçbir milliyetçi retoriğe sığdırılamayacak denli farklı bir tanımdır. Yani Kurtuluş Savaşı’na katılan ve ihanet etmeyen tüm halklar, Türkiye Cumhuriyeti’nin banisidir ve tek bir millettir. Kimileri için bu tanımdaki Türk ifadesi nedeniyle bu söylem, o tarihlerde tüm Avrupa’da moda olan milliyetçi söyleme benzetilmekle birlikte, bu tanımla aslında Türk ve Türkiye, 1876 ve 1908 Anayasası’ndaki Osmanlı kavramı yerine kullanılmıştır. Yine, Rusya sömürgesi durumundaki Orta Asya-doğu Türklüğü- ile bağları koparmamak ve İran’daki Safevi kalıntısı Türklüğe karşı Batı Türklüğünün inisiyatifini korumak için de özellikle bu Türk kavramının seçildiği söylenebilir. Bu bağlamda, bir zaruretin, yani savaşta yenilmişliğin sonucu olarak artık kendine Osmanlı diyemeyen ama varlığını da sürdürmekte direnen bir iradenin, ana gövdenin dili ve adını Osmanlı yerine kullanması tabiidir. Böylece, Osmanlı bakiyesi tüm etnik ve mezhebi topluluklar, vatan duygusu ve ortak idea ve kader birliği altında savunulmaktadır.

Türk kavramının şoven milliyetçi bir diskura kurban edilmesi, modernleşme yerine Batılılaşmaya geçilen 1930’lu yılların CHP’sine aittir. Bu milliyetçilikteki Türk ise, bildiğimiz manada Türk değil, Alman-Fransız-İtalyan ulusçuluğunu taklitle bazı Yahudi ideologlar tarafından icat edilip Batı’ya şirin gösterilmeye çalışılan, CHP’ye biat etmiş, Batılı yaşam tarzını Atatürkçülük olarak sunan, Batıcı beyaz Türk‘tür. Kürt dili ve kültürünü işte bu sahte Türk‘ün karşısına koyarak yasaklayan ve memlekete kanlı ve emperyalizme de kullanışlı bir sorun doğurtan fesat milliyetçiliği, işte bu ideolojidir ve Türklükle uzaktan yakından alakası yoktur. Şimdi, aynı mayadan beslenen bazı beyaz Kürtçülerin aynı yoldan giderek icat etmeye çalıştığı ve Türk’ün karşısına koyarak milletin asli bileşenlerini iki ana unsura ayırmaya çalıştığı Kürt de böyle bir şeydir. İkisi de sahtedir, Batıcılığın ürünüdür ve millete topyekun düşmanlığın farklı veçheleridir. Tabii Türklükle tabii Kürtlük, aynı şeydir. Bu kavramları rahatlıkla bir birinin yerine kullanmak, birbirini tamamlamak, bütünlemek için kullanmak mümkündür. Kürt dili ve geleneksel kültürünü yasaklamak, Türklüğü, Türk kültürünü, yani Osmanlı’nın o zengin çeşitliliğini kurutmaktan başka bir şey değildir. Aynı şekilde diğer etnik kültürler, Ermeni, Rum, Süryani dinsel farklılıklar, Alevi-Bektaşi kültürü gibi bir çok yol ve üslup çeşitlerinin hepsi, Sünni-Türk ana gövde olarak nitelenen, aslında Osmanlı kimliği olan ortak millet kimliğinin eşit ve özgür parçacıklarıdır ve hiç birini ötekinden ayıracak sınır yoktur. Hepsi iç içe geçmiş, alaşım halinde yaşayan dinamik bir ortak aidiyet ve mensubiyet çerçevesidir.

Bu nedenle, Türk kavramını Kürt’ü dışlayarak kullanan oligarşik dille, Kürt kavramını Türk’ten farklı bir şeymiş gibi kullanan ezilen milliyetçilik dili, parçalayıcı ve ayrıştırıcıdır. Bu etnikçi fitnelere karşı, etnik kavramları mümkün olduğu kadar az kullanarak, mümkünse hiç kullanmayarak konuşmak, en azından kısa vadede yakın geçmişin kirli izlerini hafızalardan silmenin bir yolu olabilir. Köklü çözüm ise, Müslümanlığın sağladığı özgürlükçü siyasal düzenin 600 yıllık örneği olan Osmanlı benzeri bir ifadenin tüm bölgedeki toplumları toparlayarak aynı çatı altında birleştirecek çekim gücünü sağlayabilmektir. Siyasal birlik altında her türden farklılığa özgürlük alanı açmak mümkündür. Ama, siyasal dağınıklık olduğu sürece, ulusal var oluşun kendini savunmada abartılı hassasiyetler göstermesi anlaşılır bir durumdur…

Bu şer milliyetçiliklere karşı, ontolojik manadaki sosyalleşme ve kaynaşmanın ifadesi olan farklılıkları yeniden ortak vatan ve millet idraki içinde yorumlayan bir kardeşlik çerçevesi geliştirmek şarttır.

Bu kardeşliğin karşılığı olan kavramlar, milliyetçilik ya da homojen jakoben ulusçuluk değil, milletçilikmillilik, vatanseverlik veya vatandaşlıktır.

Bugün bu asli mana ve değerler gözardı edilerek savunulan milliyetçi diskur, tabii olarak millet çoğunluğu ve bir çok fikri-politik kesim tarafından eleştirilmekte ve dışlanmaktadır. Sonuçta, küresel hegemonyacılığın kapımızın önüne kadar geldiği, etkilediği unsurların tepemizde dolaştığı bir yeni tehlike anında açığa çıktığı gibi, ortak vatan ve millet şuuru, hem dışa dönük bir güvenlik şemsiyesi hem de içe dönük bir bütünleşme ve beraberlik ideasından başka bir şey değildir. Irk, kavim ya da aşiret ya da bölgeci milliyetçiliklerin son derece marjinal ve çoğunlukla da dış güdümlü destabilizasyon ideolojileri olarak kalmasının nedeni de budur. Millet çoğunluğu, bu batıcı ideolojik sapmalara prim vermemekte, aksine her milliyetçi (etnikçi) çağrışım karşısında sağduyusu ile kendi milli ve vatansever algısını dışa vurmaktadır.

Türkiye tarihinde, sol akımların enternasyonalist, Kemalist grupların ulusalcı, İslamcı grupların ümmetçi, ülkücü çevrelerin Turancı-milliyetçi söylemlerinin tümü kazındığında, aslında bir şekilde milli ve vatansever özelliklerin farklı ifade ediş biçimlerine ulaşılır. Ve aslında faşizan ya da haymatloz (vatansız) denecek unsurlar, her akım içinde marjinaldir. Ve bu marjinal unsurlar, ister şoven karakterli olsunlar isterse sözde enternasyonalist görünümlü olsunlar, son tahlilde zamanla Batıcı, AB’ci, Rusçu, İrancı ya da ABD’ci manipülasyonların aleti haline dönüşmüşlerdir. Ama, bu fikir akımlarının esas gövdeleri, daima millici ve vatansever kalmıştır. Bu nedenle, bu ülkede fikir gruplarının bir birlerini hoyratça vatan hainliği ya da emperyalizme uşaklıkla suçlamaları, sadece ortak değerlerin yıpratılmasını sağlamaktadır. Ne vatan ne de millet hiç kimsenin tekelinde olmadığı gibi, bu ülkenin hemen bütün insanlarının aslen ve özünde bu topraklara bağlı ve haysiyet sahibi birer vatansever olduğunu kabul ederek konuşmak, milletperverliğin de vatanseverliğin de ilk koşuludur. Oysa, bu ülkedeki milliyetçi söylemin ilk cümlesi, birilerini ya da toplumun bir kesimini suçlamayla başlar. Bu da etnik milliyetçiliğin bu ülkeye, tarihine ve topluma ne kadar yabancı ve ne kadar, toparlayıcı değil dağıtıcı yani manipülatif bir söylem olduğunun göstergesidir.

İnsan ontolojisinin doğal tutumları olarak yerleşme ve sosyalleşme sürecinin, vatan ve millet gerçeği içinde açığa çıkışı, tabii bir insani olgudur. Ve son tahlilde insanlığın ortaklığı, aynı tözün farklı görünümleri olması ve bir birleriyle tanışıp kaynaşma harmonisinden ibaret olan bu tabii olguları asıl maksatlarına yabancılaştırma çabası, sömürgecilik döneminin ürünü olan Batılı istismar alışkanlığının ürünüdür. Milletperverliği etnik milliyetçiliğe, vatanperverliği toprak tapınımına çeviren ve her insani olguyu olduğu gibi bu doğal sosyal değerleri ideolojikleştirerek, insanların birbirinden kopması, ayrışması ve çatışması için manipüle eden emperyalizmin yüz yıl sonra ikinci defa bu coğrafyada aynı tezgahı açtığı görülmektedir.

Evrensellik

Bu toprakların mayasına sinmiş olan milli ve vatansever duygular, özünde milletin evrenselliğe açılan yüzlerce penceresini barındırır. Evrensellik, sanılanın aksine, tabii yurdundan ve sosyalliğinden soyunup, varsayılan hayali bir anonim insanlık dünyasına kendini mensup hissetmeye çalışmak değildir. Aksine, evrensellik, kendi varlığının tüm bileşenlerini, değerlerini ve idealarını geri kalan insan kardeşleriyle kıskançlık olmadan paylaşabilme çabasıdır. Tek bir insan tözünü, tüm insanlıkta aramanın ve bu manada kendini bilerek ötekini de tanımaya çalışmanın adıdır. Bu bağlamda, batılı-Hıristiyan alışkanlığı olan suni ve sahte hümaniter evrenselcilik iddiasının da bu topraklarda bir karşılığı yoktur. Çünkü, zaten bu toprakların, milletin ve vatanın ruhu evrenseldir. Bu evrensellik, cihanşümulluk ve nizamı alemcilik olarak ifade edilir ve tarih, -son dönem Batıcı çöküş düzenini saymazsak- Selçuklu ve Osmanlı evrenselciliğinin gönülleri fethetme üzerinde geliştiğini yazmaktadır. Tarihimizdeki ilk fetih/savaş dönemleri, Haçlı ve Latin istilasına karşı yani ‘küffarın’ halkı soyma düzeneğinin devamı için halklara saldırısına cevap olarak okunmalıdır. Çünkü Müslümanlık, önce ve temelde kula kulluğa reddi öğretir. Bu manaya gelen fetihler dışında, İslam ordularının veya ilk Osmanlı ordularının toplumlara saldırdığı ya da insanları din ve yaşam tarzını değiştirmeye zorladığı vaki değildir. Nitekim İslamın doğuşundan itibaren 30-40 yıl içinde Adriyatikten Çin seddine kadar hızla yayılmasının şiddet, savaş, kılıçla olmadığını, adeta mevcut zalim yönetimler ve kaos-kargaşa içindeki halkların İslamı bir kurtarıcı-mesih olarak karşılayıp gönüllü bir şekilde ve topluca İslama dahil olduğunu oryantalist araştırmacılar bile teslim etmektedir. Sonraki dönemlerde bu amaç ve manadan sapılarak yürütülen yağma ve ganimet amaçlı savaşlar ise düzenin bozulması ve farklı halkların husumet ve rövanş duygularının birikmesine yol açarak, Osmanlı’nın sonunu hazırlamıştır. Bu anlamda İslam fetihleri ile devletlerin-hükümdarların hegemonyacı işgalciliğini ayırmak gerekir. Evrensellik, hem Müslümanlığın kula kulluğu reddedici ilahi mesajında, hem de Müslüman devletlerin feodal zorba krallıkları tasfiye ederek toplumları özgürleştirmesi siyasetinde mündemiçtir. Müslümanlığın üniversal-cihanşümul doğası, İbrahimi/hanif insanlık damarıyla ilahi kelam ve adalet temelinde buluşur ve bu temele yaslanan her halk, kavim, topluluk, devlet, bu evrenselliğin bileşenine dönüşür. Nitekim Araplar, Türkler, İranlılar, Kürtler ve sair bölge halkları islam sayesinde tarihe çıkmış, kimlik edinmiş ve özne olabilmiştir. Çünkü insan sadece ilahi-İbrahimi mesajla buluşunca Adem-İnsan olur. Aksi halde sadece manevi evrimini yani akıl baliğ olma-uygarlaşma sürecini henüz tamamlamamış hayvani bir canlıdır.

Irkçı faşist milliyetçilerin cahilce böbürlenmelerinin aksine bu halkların İslam öncesinde bir tarihi bile yoktur. Saçma sapan kurgularla ilkel barbar sürüleri kendilerine ata olarak tanımlayıp muvahhid uygarlıkla buluşmayı hazmedemeyen bu pagan-animist barbarlar, muhtemelen islamın yayılışı sırasında halklar üzerinde hegemonyalarını kaybeden ve bu nedenle İslama kin duyan barbar sürü çobanlarının soyundan veya İslamın ilahi mesajı aslına çeviren özün karşısında tahrif olmuş önceki ehli kitabın din simsarlarının soyundan gelmektedirler.

Benzer bir tarihsel kompleks içindeki batılıların kendi barbar tarihlerini, kendi dışlarındaki tüm insanlığı barbar olarak tanımlayarak gizlemeye çalışan oryantalist ideolojik tarihçiliğin tüm yalanlarına karşın, bu toprakların ve milletin gerçek tarihi okunarak insanlığa örnek olacak tecrübeler anlatılmalıdır. O kadar ki, bunların bize dahi ezberlettiği kendi tarihimize şaşı bakarak, hürriyetin olmadığı, yağma ve çapulun başat ekonomik geçim yolu olduğu, devletin despotik bir tanrı olduğu bir tarihimiz varmış gibi ezberletilmiştir.

Oysa, hürriyet kavramını öne çıkarmayacak kadar hür toplumlar var edilmiştir bu topraklarda. Yani, yine oryantalist gözlükle Osmanlı tarihini yağma-çapul-göçebelik gibi kategorilerle okuyanların aksine, bunun tam aksini ifade eden aşiretlerin iskanı (yağmacı-çapulcu geçim kaynaklarının tasfiyesi), şehirlerin yaşam düzeni, insanları illaki emeğiyle geçinmeye mecbur eden meslek sahibi kılan üretici ekonomisi, canlı ve dinamik gönül Müslümanlığının kazandırdığı gelişmiş ve kendine güvenli şahsiyet tipi ile geçmişimiz, esas itibariyle adalet ve hürriyetin sergilendiği, bozulma ve çürüme dönemlerinin bile bu değerlere kıyasla yapıldığı bir geleneğe sahiptir. Ahlaksızın çok fazla ahlaktan bahsetmesi, iktidarsızın çok fazla iktidardan ya da öbür manasıyla cinsellikten konuşması gibi, insanlar ve toplumlar neleri eksikse onu dile dökerler. Bu bağlamda, vatanımızın ve milletimizin erken dönemlerden beri ne hürriyeti, ne vatanı ne de millet olma halinde bir eksiklik olmamıştır. Bu eksikliğin Batılı emperyalizmin çabasıyla ülkemizin çöküşe sürüklendiği Osmanlı’nın son döneminde duyulması ile birlikte, milletin organik aydınları olarak sahneye çıkan yeni Osmanlı kadroları, istibdada karşı adalet ve hürriyeti, dağılmaya karşı ortak vatanı ve kardeşliği kavramlaştırarak gündeme getirmişlerdir.

Sonuçta, aslolan, vatan, millet ve evrensellik gibi olgu ve ideaların bu toprakların mayasındaki tevhid temelli barış, kardeşlik, dayanışma ve adalet gibi değerleri içerecek tarzda yeniden yorumlanması keyfiyetidir. Bu keyfiyet, hem bu milletin ve vatanın varlık ve beka davasının zorunlu sonucu, hem de güncel manada emperyalizmin topraklarımıza, zenginliklerimize, değerlerimize ve varlığımıza karşı saldırısına direnmenin temel taşlarıdır. Her iki amaç için de vatanseverlik ve milletperverlik, evrensel adalet ve barış ideamızın vazgeçilmez temel değerleridir.

İşte bu temeller üzerinden her tür toplumsal, siyasal, dini ya da felsefi farklılığı kimlikleştirebilir, ayrışmak ve çatışmak için değil, evrensel ideaya ulaşmanın yollarını aramak ve bulmak için özgürce konuşabiliriz.

Bu hedef ve mana, bütün toplumlar için geçerli evrensel ve tarihsel bir Varoluş davasıdır.

 

*Kaynak: Teolojinin Jeopolitiği, Ahmet Özcan, Yarın Yay. 2010

Foto: hürriyet, adalet, uhuvvet, musavat yazılı meşrutiyet sancağı

Ahmet Özcan

Ahmet Özcan, nüfus kaydı ismi Seyfettin Mut olup İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu (1984-1993)dur. Yayıncılık, editörlük, yapımcılık ve yazarlık yaptı. Yarın Yayınları ve haber10.com haber sitesinin kurucusudur. “Ahmet Özcan” yazarın müstear ismidir.

Yer aldığı dergiler arasında İmza (1988), Yeryüzü (1989-1992), Değişim (1992-1999), Haftaya Bakış (1993-1999), Ülke (1999-2001) ve Türkiye ve Dünyada Yarın (2002-2006) bulunmaktadır.

Yayımlanmış kitapları arasında Yeni Bir Cumhuriyet İçin, Derin Devlet ve Muhalefet Geleneği, Sessizlik Senfonisi, Şeb-i Yelda, Yeniden Düşünmek, Teolojinin Jeopolitiği, Osmanlı’nın Orta Doğu’dan Çekilişi, Açık Mektuplar, Davası Olmayan Adam Değildir, İman ve İslam, Yenilmiş Asilere Çiçek Verelim, Tevhid Adalet Özgürlük ve Devlet Millet Siyaset yer almaktadır.

Kişisel web sitesi:
www.ahmetozcan.net
İng: www.ahmetozcan.net/en;
e-posta adresi: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA