Türkiye’de rock müziğin tarihsel köklerine indiğimizde Türkçe’nin gramer yapısı bakımından bu formda şarkı söylemeye uygun olmadığı ve ancak İngilizce seslendirilmesinin gerekliliğine dair bir tartışma çıkar karşımıza. Bu yüzden ilk yerli pop bestesi olarak kayıtlara geçen ve Erol Büyükburç’a ait eserin sözleri İngilizcedir: “Little Lucy”. 1963 yılında yine mesela Cem Karaca ilk grubuyla Elvis Presley’in şarkılarını İngilizce okur (Genco Sabancı, 2006: 24). Dolayısı ile dönemin en önemli isimlerinden besteci ve aranjör Şanar Yurdatapan’ın “60’ların başında biz, Türkçe’nin yapı olarak yabancı müzik formlarına uymadığı kanısındaydık, ciddi ciddi bunları savunurduk” sözleri dikkate değerdir (45’lik Şarkılar, 2006: 312).
Ancak asıl ilginç olan 60’larda kalması düşünülen bu tartışmanın 90’larda bile diri olması. 1990’lı yılların başlarında İstanbul’da rock dünyası, bu müziği üretenler ve dinleyenler üzerine yapılan bir araştırma sonucu hazırlanan “İstanbul’da Rock Hayatı” kitabında da benzer düşüncenin dillendirildiğini öğrenmek şaşırtıcı olsa gerek. Kitabın sonlarına doğru yer alan “Değişen Müzikal İlişkiler ve İstanbul’da Rock Müzisyeni Olma Konumu” başlıklı bir yazıda okunan ifade aynen şöyle: “Rock şarkı sözlerinin dili, rock müzisyenlerinin en çok tartıştıkları konuların başında geliyor. Bir grup müzisyen rock müziğin evrensel dilinin İngilizce olduğunu ve Türkçe sözlerin gramer yapısı olarak rock kalıplarına uymadığını söylerken, diğer bir grup Türk rocker’ların çoğunun İngilizce bilmediğini ve bu insanlara birtakım mesajlar verebilmenin ancak Türkçe şarkı sözleri ile mümkün olabileceğini savunuyor” (1995: 192).
Tabi şunu belirtmekte yarar var: Türk pop müziğinde 1960’ların ikinci yarısından itibaren başlayan ve asıl meyvesini 70’ler boyu “Anadolu Pop” arayışı üzerinden veren “yerlilik” gayreti, 80’lere doğru sokağa taşan politikadan etkilenip siyasal bir dile evrilince 12 Eylül Darbesi’nin hışmından doğal olarak kurtulamadı. Bu yüzden kimi sanatçılara yasaklamalar gelirken, kimisi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve yapımcılar uzun süre politik kimliği olan çalışmalara kapı aralamadı. Dolayısı ile 1970’lerin Anadolu pop külliyatı sağlıklı biçimde 80 sonrasına taşınamadığı için 90’larda rock müzik Türkiye’de ilk kez keşfediliyor gibi bir durumun ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Azerbaycanlı rock grubu Yuhu’nun 1990’lardaki üyeleri
(İbrahim, Namık, Cesur, Cengiz)
Bütün bu -geride kalması gereken- tartışmalar içerisinde Türk rock müziği kendisine bir yön bulmaya çabalarken, Sovyetlerin dağılmasını takip eden süreçte Azerbaycan’dan Paris’e albüm çıkarmaya giden bir grup müzisyenin yolu İstanbul’a düşer. Albüm yapımı için Fransa’dan beklenen haber gelmeyince İstanbul’da kalan ekip çeşitli işlerde çalışarak bir müddet idare ederler. Beyoğlu’ndaki müzik çevreleri ve mekanları ile kurulan ilişki neticesinde o dönemin -Kemancı Bar başta olmak üzere- sahnelerine çıkmaya başlayan bu Azerbaycan kökenli grubun ismi “Yuhu”dur. “Uyku/Rüya” yani. Türkiye’de, Türkçe rock yapılır mı, yapılmaz mı tartışmaları ilgili müzik çevrelerinde dolanıp durur ve güncelliğini korurken, özgüven içerisinde Azerbaycan Türkçesi ile rock müzik icra eden bu grubun ortaya koyduğu üretim çok dikkat çekicidir. Gerçi Yuhu’nun öneminin o yıllarda Türk müzik çevrelerinde yeterince anlaşıldığını söylemek güç. Hatta garip bulunduğunu da iddia edebiliriz. Yuhu’nun kurucusu bas gitarcı İbrahim Eminov (1988’de oluşturuyor grubu). Namık Nagdaliyev’in elektro gitar, Cengiz Eyvazov’un davul çaldığı grubun solisti ise ekibe daha sonra katılan Cesur Nemetov’du.
1970’lerdeki Anadolu pop/rock birikiminin sağlıklı şekilde 80 sonrasına aktarılamaması sebebiyle 90’larda biçim alan Türk rock üretiminin ayaklarının bütünüyle buraya bastığı konusu kanaatimce tartışmalıdır. Hatta duyum olarak sözlerdeki anlamı zihinsel olarak kapattığınızda bir İngiliz rock grubunun müziğine muhatap kaldığınızı düşünebilirsiniz. Haluk Levent’in çıkışı bu açıdan önemlidir.
Yuhu’nun Türkiye’de tutunmaya çabalamasının ilk ürünü müzik tarihimiz açısından çok önemli işlere imza atmış olan Uzelli firmasının etiketi ile yayınlanan albümleri “Hazar Sahilinde”dir. 1993 yılında çıkan bu albümün isim şarkısı olan “Hazar Sahilinde” bugün artık kült bir eser. 1994 yılında ikinci albümleri “Sumgait” yine Uzelli firmasının etiketini taşımakta. Grubun en son çalışması ise 2001’de çıkardıkları “Ölüme Çare Yok”. Solistleri Cesur Nemetov’un gruptan ayrılışına denk gelen bu son albümde şarkıları Zahur Abdullayev seslendirir.

Türkiye’de onca müzik yapım firması varken “neden Uzelli?” sorusu önemli. Türküola ile beraber Almanya’daki kurucu müzik yapım şirketlerimizden olan Uzelli’nin ülkemizdeki sektörel yatırımlarının bir uzantısı da yerli rock gruplarına verdiği özel destek. Müzik yazarı Murat Beşer’in Türkiye’de rock camiasına yönelik metinlerinin bulunduğu “Yoldan Çıkmış Simalar” kitabında Uzelli’nin sahibi Muammer Uzelli de yer alır bu yüzden. Beşer, orada Uzelli’nin yerli rock’a verdiği hususi destekten bahsederken “belki rock albümlerinden para kazanmadılar ama her zaman birer apolet gibi severek taşıdılar onları kataloglarının omuzlarında. Kapakları dahil hiçbir şeylerine müdahale etmiyorlardı” (2024: 86) dedikten sonra Yuhu başta olmak üzere Mavi Sakal, Kesmeşeker, Objektif gibi rock gruplarının adını anar. Geri dönüp bakıldığında Uzelli’nin en karakteristik yapımlarından birisinin bugün Yuhu’ya çıkardıkları albümleri olsa gerek.
Yuhu aslında Soğuk Savaş döneminin koşulları gerekçesiyle Sovyet sınırları içerisinde yer alan toplulukların modern müzik ile kurdukları bağı anlamamızı imkan veren bir temsile de sahip. Dış dünyaya kapalı şekilde uzun yıllar yaşayan -başta Türk toplulukları olmak üzere- Sovyetler Birliğinde rock sanatçılarının var olup olmadığının dahi bilinmediği bir büyük algı neticesi komünizmin yıkılışını takip eden süreçte Yuhu’nun çıkıp gelmesinin şaşkınlık ile karşılandığını söyleyebiliriz. Bu şaşkınlığın bir tarafında çok güçlü eserler ve icralarının bulunması vardır. Sovyetlerin dış dünyaya onca yıl kapalı kalmasına rağmen bir rock grubunun Azerbaycan’dan çıkıp, dünya standartlarında performans ortaya koymaları doğal olarak şaşkınlık vericidir. “Hazar Sahilinde” isimli o ilk albümlerinde -ağırlıklı olarak- İbrahim Eminov’un ve elektro gitarist Namık Nagdaliyev’in güçlü besteleri, bütün bu özgün şarkıları -inanılmaz gırtlağa sahip olan- solistleri Cesur Nemetov’un akıl almaz icrası ortaya efsanevi bir yapım çıkarmıştı. Grubun kurucusu İbrahim Eminov’un “İstanbul” isimli bestesi Yuhu’nun Türkiye sevgisini tarihe kaydeden başyapıt gibidir ayrıca. 90’lardan 2000’lerin başına uzana bu öyküde, Türk müzik camiasından “güzel arkadaşlıklar”ın geriye kaldığını belirttikleri bir söyleşilerinde “Türkiye bize vatan oldu. Bunu hiçbir zaman unutmayacağız” (Birbabaindie sitesinde yayınlanan söyleşilerinden) ifadeleri bizim için gurur vesilesidir.
Tabi, Namık Nagdaliyev’in, eserlerin gerek ana melodileri ve gerekse şan aralarında ortaya koyduğu improvize performansının dünya çapında olduğunu belirtelim. Hatta albümün enstrümantal eseri olan “Şapka”nın introsunda Azerbaycan nağmelerine yaptığı göndermeler, “Hazar Sahilinde”ki blues esintili icraları dahil olmak üzere Nagdaliyev’in üstün performansının unutulmaz olduğu tartışma götürmez. Ya da ikinci albümleri “Sumgait”te yer alan “Bayati Şiraz”daki elektro gitarı Azerbaycan nağmeleri üzerinden çalması, albüme isim veren enstrümantal eserdeki ana yürüyüşü belirleyen Azerbaycan ezgileri. Bu ikinci albümde ayrıca grubun solisti Cesur Nemetov’un, besteleri ile önemli katkılar sunduğunu da görürüz: “Uyan Uykudan”, “Hayalperest”, “Aldattın Beni Sen”. Yine, grubun elektro gitaristi Namık Nagdaliyev’in “Sev Bu Dünyayı”, “Biri Kuldur Biri Şah”, “Çaycıda”, “Bayati Şiraz”, “Sumgait”, “Yolcu” besteleriyle ikinci albümün ana eksenini inşa ettiğini söylemek gerekli.
Grubun diğer üyelerinin, Türkiye’de 2001 yılında Ada Müzik etiketi ile yayınladıkların son albüm olan “Ölüme Çare Yok”tan sonra ülkelerine geri dönmelerine rağmen Namık Nagdaliyev’in burada kalarak Haluk Levent, Funda Arar gibi birçok ünlü sanatçının arkasında çalmaya devam edip onların sahnelerine değer kattığını ekleyelim. Grubun kurucusu bas gitarist İbrahim Eminov ise 2019 yılında maalesef aramızdan ayrıldı.

Türkiye’deki tartışmaların uzantısı olan, “Azerbaycan Türkçesi ile rock yapılır mı?” gibi bir soruyu zihinlerinde taşımayan grubun her şeyden evvel “yerli” olduğunu pekala iddia etmek mümkün. Ki, en değerlisi bu. Eğer bir müzik grubu kendi dilini ve kültürel kodlarını ürettiği şarkıların içerisinde taşıyarak modern dünyaya seslenebiliyorsa asıl özgün olan kuşkusuz bu tavırları. Yuhu’nun Türkiye’de üretim yaptığı, sahne aldığı ve albümler çıkardığı yıllarda yeterince anlaşılmamasının arka planında kanaatimce ülkemizdeki mevcut rock çevrelerinde yeterince önemsenmeyen bu “yerli” olmak meselesidir. Türkiye’de o yıllarda rock müzik icra eden çevrenin uzun saçlı ve deri montlu görüntüsüne rağmen Yuhu elemanlarının kısa saçlı ve oldukça sade giyinmeleri, hatta solistleri Cesur’un bıyıklı olması bu yerleşik sosyal çevrenin verili algısının uzağında yer alıyordu ayrıca.
Yuhu grubu yıllar sonra, eski üyelerinden Cengiz Eyvazoğlu önderliğinde yeniden kuruldu ve geçtiğimiz Nisan ayında Bakü’de ilk konserini verdi. Azerbaycan müziği için artık kült bir grup haline gelen Yuhu’yu dinleyerek büyüyen yeni jenerasyon müzisyenlerin desteğini alan grubun 12 Mayıs’ta İstanbul’da da bir konser vereceğini buradan duyuralım.
