“Arkadaşlar! Bizim hükümetimiz bugün cumhuriyet olmuyor. Teşekkül ettiği günden beri cumhuriyet olmuştur”
29 Ekim 1923 – Konya Mebusu Eyüp Sabri Bey
Amerika Birleşik Devletleri federal bir cumhuriyettir. Tıpkı İsviçre Konfederasyonu’nun da bir Cumhuriyet olduğu gibi… Çünkü her ikisinde de temsili demokrasi vardır. Halk, yönetimin çeşitli düzeylerinde kendini temsil edecek temsilciler/milletvekilleri seçerek yönetime iştirak eder.
Zira Cumhuriyet halkın temsilcileri vasıtasıyla ülkenin karar alma mekanizmalarına katıldığı bir devlet/rejim modelidir.
Ama ilginçtir ki ne ABD’nin ne İsviçre’nin anayasalarında bu ülkelerin cumhuriyet (republic, république) olduğuna dair bir ibareye rastlanmaz. Ancak anayasalarında Cumhuriyet kelimesi geçmese bile yönetim tarzlarından biz bu ülkelerin cumhuriyet olduğunu biliriz. Bununla beraber adında Cumhuriyet olan bazı ülkelerin -tarihte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve günümüzde Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi- anayasalarında cumhuriyet ibaresi olsa da bunların birer cumhuriyet olmadığını biliriz. Zira dilimizdeki şu güzel teşbih, mesele hakkında çok açıklayacıdır. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”.
Peki bir ülkenin cumhuriyet olduğunu gösteren ayna nedir? En basit haliyle şunu diyebiliriz.
Egemenliğin kaynağının halk olması ve kararların bu egemenliği kullanan temsilciler tarafından, herhangi bir monarkın/meşruiyetini halktan almayan üst otoritenin onayına ihtiyaç duyulmaksızın alınması.
Osmanlı Devleti bir cumhuriyet miydi?
El-cevap: Hayır.
Çünkü Osmanlı Devleti’nin anayasasına (Kanun-i Esasi’ye) göre her ne kadar halk meclise temsilciler/mebuslar gönderiyorsa da mebusların yasama faaliyeti önce padişah tarafından atanan ayanların denetiminden geçiyor, sonra padişahın onayına sunuluyordu. Padişahın, belirli şartlar sonucunda ve akabinde seçime gitmek üzere parlamentoyu (Meclis-i Mebusan’ı) geçici olarak kapatmak dahil olmak üzere bazı üstün ve kaynağını halktan almayan yetkileri mevcuttu. Bu yüzden bu döneme “Meşruti (anayasalı) Monarşi” deniyor.
Kitabın ortasından konuşalım!
23 Nisan 1920’de TBMM açıldıktan sonra bu mecliste alınan kararlar Kanun-i Esasi’nin gerektirdiği gibi Ayan Meclisi ve sonra padişahın onayına sunuluyor muydu?
Hayır!
Kararları milletin temsilcileri alıyor ve padişah onayına sunmadan kararları icra ediyorlardı. Her ne kadar “padişah esirdir, onu kurtaracağız” retoriği hakim olsa da TBMM’nin idare tarzı meşruiyetini halktan alan ve padişahın onay mekanizmalarında yer almadığı fiili bir cumhuriyet yönetimiydi.
Milletin temsilcilerinden oluşan TBMM yasa yapıyor, 29 Ekim 1923’teki anayasa değişikliklerinden sonra bir daha meclislerde rastlanmayacak şekilde, hükümet üyelerini seçiyor; valileri, büyükelçileri bile oylama ile atıyor, her şeyi padişah otoritesinden bağımsız bir şekilde millet adına idare ediyordu.
Evet, cumhuriyet fiilen o gün yani 23 Nisan 1920’de kurulmuştu.
Bu fiili cumhuriyetin hukuki ilanı ise esasen 29 Ekim 1923’te değil, 20 Ocak 1921’de yani Cumhuriyetin ilk anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile gerçekleştirildi.
Neydi bu anayasanın ilk maddesi?
“Hakimiyet bila kayd-ü şart (kayıtsız şartsız) milletindir”.
Yani hakimiyet “millet”in, “halk”ın, “cumhur”undur. Padişahın, şahın, şehinşahın, sultanın, sultan naibinin değildir.
Böylelikle 23 Nisan 1920’de fiili olarak başlayan cumhuriyet yönetimi 20 Ocak 1921’de resmen ve hukuken de ilan edilmiş oldu.
Zira bir şeyi tanımından da bilebiliriz değil mi? “Kafamın iki yanında bulunan ve duymaya yarayan organ” şeklindeki bir tarif ve “kulak” kelimesi aynı şeyi tanımlar. Dolayısıyla cumhuriyetin fiili olarak 1920’de hukuki olarak 1921’de kurulduğunu farz etmek gerekir.
O halde neden cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilan edildiğini söylüyoruz?
Bu dönemin politik şartlarına gelişen bir durum.
23 Nisan 1920 büyük olaydı. Çünkü işgal altındaki bir ülkede meclis toplayıp fiili bir cumhuriyet idaresi tesis etmek çok güç bir işti.
20 Ocak 1921 büyük olaydı. Çünkü henüz savaş sürerken fiili Cumhuriyet idaresi kanunileşti. İçinde padişaha ya da padişahın hakimiyetine ve yetkilerine dair herhangi bir ibarenin olmadığı yeni bir anayasa ilan edildi.
Akabinde 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı.
29 Ekim 1923 ise belirleyici savaşların artık bittiği, 1923 seçimleriyle İttihatçıların büyük oranda meclisten dışlandığı, büyük oranda tek partili-tek sesli bir mecliste yapılan bir anayasa metni tadiliydi.
Teşkilat-ı Esasiye Kanunundaki “Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir” ibaresinin yanına tanımın ismi olarak “Cumhuriyet” de eklendi.
Üstelik bu anayasa değişikliği yürütmenin başını ve bakanları ayrı ayrı seçme, yüksek bürokratları atama yetkisini meclisten alarak meclisin yetkilerini bir miktar sınırlandırmıştı da… Yani 23 Nisan 1920’de başlayan ve 29 Ekim 1923’teki anayasa değişikliği ile sonra eren Meclis Hükümet Sistemi halkın iradesinin dolaysızlığı bakımından 29 Ekim 1923’teki anayasa değişikliği ile kabul edilen parlamenter sistemden daha nitelikliydi.
Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’ten daha önce kurulduğunu kabul etmemek başka açılardan da mümkün değil!
Çünkü aksini kabul etmek, Lozan Antlaşmasını imzalayan devletin ya Osmanlı Devleti ya da Osmanlı olmayan ama rejimsiz bir devlet olduğunu iddia etmek gibi absürt bir duruma sebep olur.
Rejimsiz devlet olur mu? Olmaz.
Haddizatında Lozan’ı kim onayladı? Halkın temsilcilerinin yer aldığı milletin meclisi… Yani cumhuriyet idaresi…
23 Nisan 1920’de fiili olarak cumhuriyete geçişimizin 106’ncı yıldönümü kutlu olsun.
