“Barış, Senin İçin Faşist Diyorlar”

Barış Manço, her ne kadar söylem ve tarih algısı açısından Türk sağı ile yolları kesişse de onun daha çok bir “kültür milliyetçisi” olduğu şeklinde. Bununla beraber politikleşerek Türk soluna eklemlenen Anadolu popçular karşısında başka ve Türk düşüncesi, felsefesine yaslanan bir müzikal duruşun inşası, temsili de kuşkusuz mevcut.
Nisan 22, 2026
image_print

-1979’da Barış Manço’ya Sorulup, Cem Karaca’ya Yöneltilmeyen Soru-

 

Türkiye’de ideolojik gerginliğin sokaklarda sıcak çatışmalara evrildiği ve ülkenin 12 Eylül Askeri Darbesi’ne doğru hızla götürüldüğü 1979 yılına ait ve dönemin önemli müzik dergilerinden Gong’un bir sayısının Barış Manço’ya sorusu “Barış senin için faşist diyorlar, ne dersin?” biçimindedir. Aynı sorunun o yıllarda Ferdi Tayfur’a da yöneltildiğini hatırlatmak isterim. Sorunun alt metni hiç kuşkusuz doğal olarak faşizme dair bir küçümseme barındırmakta. Çünkü aynı derginin Cem Karaca’ya, Selda Bağcan ya da Moğollar’a “Sizin için komünist diyorlar. Ne dersiniz?” diye bir soruna rastlayamıyoruz. Oysa gerek faşizm ve gerek komünizm insanlık tarihinin en sarsıcı katliam ve insan hakları ihlallerine imza attılar. Öte yandan Türkiye gibi sanayi devrimi sürecini yaşamamış ve dolayısı ile kapitalist ekonomik organları üretmemiş (ki, Mehmet Genç’in o önemli kitabı “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi”sini okuduğunuzda zaten bu topraklarda kapitalizmin ortaya çıkamayacağını öğreniyorsunuz) bir ülkede bu tarihsel sürecin doğal neticesi biçiminde ortaya çıkan faşizm ya da komünizmin olamayacağını yorumlayamayan Türk solunun, kendi paradigması dışında kalan her düşünce ve örgütlenmeyi bahsi geçen kelime üzerinden tanımladığı tartışma götürmez.

1960’ların ortalarından itibaren, Türk pop müziğinin köklerini inşa eden kurucu öznelerin bu topraklara mahsus bir dil üretme kaygıları 1970’lere varıldığında “Anadolu Pop” biçiminde kategorize edebileceğimiz ve daha çok el yordamı ile ilerleyen arayışı ortaya çıkardı (-Bu arada “Anadolu Pop” tanımını üretenin de Moğollar grubundan Taner Öngür olduğunu ekleyelim- 45’lık Şarkılar, 2006: 168). Tabi bununla beraber kapitalizm karşısında başka ve yeni bir öykü arayan Avrupa’daki 68 gençlik hareketlerinin -Türkiye’yi de içine alacak şekilde- bütün dünyadaki etkisini, kapitalizm karşısında Batı dünyasında “sosyalizmin” umut olarak görülmesini, sanat estetiğinin bu düşünce ekseninde yeniden yorumlanmasını ve “halk” kavramından hareketle folk müzikten beslenen popüler isimlerin (öncesinde Pete Seeger, sonrasında Joan Baez, Bob Dylan ve Güney Amerika müzik hareketi gibi) yeni üretimler yapmasının etkisini unutmamak gerekli.

 

Gong müzik dergisinde Barış Manço’ya “Senin için faşist diyorlar, ne dersin?” biçimindeki soruya rağmen dönemin politik ortamı dikkate alındığında Cem Karaca, Selda Bağcan ya da Moğollar’a “Sizin için komünist diyorlar, ne dersiniz?” sualinin yöneltilmemesi ancak manipülasyonla açıklanabilir.

Türkiye’de siyasal şiddetin artmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısından itibaren Anadolu popun hem teknik hem tematik dilinin bu süreçten etkilenerek politikleştiğini söylemek mümkün. Politikleşmekten kastımızın bütünüyle Türk solunun söylemlerine eklemlendiğidir. Sürecin 12 Mart ile başladığını da tartışabiliriz. “45’lik Şarkılar” kitabında dönemin birçok ismi ile yapılan söyleşilerde ve özellikle Moğollar grubundan Cahit Berkay ve Taner Öngür’ün ifadelerine bakılınca bunun böyle olduğu çok net görülüyor zaten. Ancak bir tek isim bu kategorik sol, sosyalist söylem ve tavrın dışında konumlandırılıyor: Barış Manço. Her ne kadar Cahit Berkay, Manço’yu sağcılıkla direkt ilişkilendirmeyip, onun Osmanlı sevgisinin kendilerinde milliyetçilik olarak kodlandığını belirtmesine rağmen (2006: 167-168) Taner Öngür mesela çok daha net. “Anadolu pop takımında da bölünmeler oldu. Mesela Barış Manço ülkücü tarafa doğru evrilirken, o tür derneklere konser vermeye başlarken biz de Cem Karaca-Moğollar olarak CHP Gençlik Kolu’nun, TİP’in konserlerine çıkmaya başladık” der (2006: 337).

Cumhur Canbazoğlu da “Kentin Türküsü: Anadolu Pop-Rock” kitabında Manço ve sağcılık ilişkisini konu ediniyor ve bu ilişki 368 sayfalık kitapta sadece Manço için kuruluyor ilginç biçimde. “Sokakların kana boyandığı dönemde” Manço’nun “Vur Ha Vur, Hey Koca Topçu” gibi şarkılarının “sağ kesimce slogan parçalar olarak” benimsendiğini, dönem dikkate alındığında “renksiz kalmayı tercin eden” sanatçının “ılımlı, milliyetçi muhafazakâr” çizgide durduğunu belirtir (2009: 101). Oysa Manço, bu şarkı için çok daha başka gerekçe sunup, askerliğini topçu asteğmen olarak yaparken kendisine bir “anı” bırakmak amacıyla söylediğini açıklıyor (Roll, 1999, S 28:11).

Aslında Canbazoğlu’nun bahsettiği “sağ kesimce benimsenme” meselesi önemli.  Türk sağı açısından 1980 öncesinin en gösterişli ve örgütlü sanat merkezi olan TÖMFED’in başkanlığını yapan isimlerden Muzaffer Şenduran ile vaktiyle gerçekleştirdiğim söyleşide de aynı vurgu vardı (Yarın dergisi, Şubat-Mart 2018, S 4). Ülkücü hareket bünyesinde genç kadrolar ve sempatizanlar için müzik, folklor, tiyatro, sinema, fotoğrafçılık ve edebiyat eğitimleri vermek ve bunları sahneye taşımak maksadıyla kurulan bir alt teşkilatlanma olan ve hatta Anadolu’da şubeleri açılan TÖMFED için Şenduran ile yaptığım söyleşide ideal ülkücünün Barış Manço olduğunu belirtmesi, yapının ona yönelik ilgisini netleştiriyor zaten. Kaldı ki, yapının gayrı resmi yayın organı biçiminde tanımlayabileceğimiz Hergün gazetesinin 1979 tarihli bir sayısında Manço üzerine kaleme alınan uzun bir yazı da bu ilgiyi derinleştirmekte.

 

 

Yazıda “Türk Hafif Müziğini sevdirmek amacıyla, Anadolu insanının mânilerinden, koşmalarından derlenen parçalar” ile başlayan süreçte çoğu sanatçının “yolunu şaşırdığı”ndan bahsedilir mesela. Bu “yolundan şaşırma”dan kastedilen ise bazı sanatçıların Anadolu insanının öz kültürüne sahip çıkma “pozlarında” kaldıkları, kimisinin “ithal malı müziklere yoz sözler” yazdıkları, kimisinin Batı taklidi içerisinde insanımızın inançlarını yozlaştırdıkları gibi eleştiriler yapıldıktan sonra Barış Manço’nun duruşunun olumlandığını görürüz: “Ama Barış’ın çizgisi, doğruydu, samimiydi, Anadolu insanının gönül bağından geçiyordu. Zaman eğemedi, bükemedi. Barış, üslubundan asla taviz vermedi. Dışarıdan gelen, bir takım akord edilmemiş seslere de, cevap vere vere geldi” denilip, o günlerde çıkan “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısındaki dinsel ve milli kültüre dair olumlu göndermelere bağlanır cümle (Melda Orhan, Hergün, 25 Şubat 1979).

Kuşkusuz Hergün gibi temsil gücü yüksek bir günlük siyasi gazetede Manço’nun ayrı tutulup, diğer sanatçıların eleştirilmesi bize bir şey söylüyor. Her ne kadar Barış Manço 1980 öncesi ülkücü örgütlenme ile organik bir bağ kurmasa da Türk tarihi algısı, milli ve manevi değerlere ilişkin olumlu yaklaşımı dikkate alındığında sağcı-muhafazakâr fotoğraf içerisinde konumlandığı yorumunda bulunmak pekâlâ mümkün. En azından Türk sağının ilgi alanına girecek bir pozisyonu diri tuttuğu aşikâr. Yine mesela MHP’nin 12 Eylül sonrası gayriresmî yayın organı olan Yeni Düşünce dergisinin 1982 tarihli bir sayısında Eurovision Şarkı Yarışması ile ilgili bir soruşturmada yorumuna başvurulan isimlerden birisi olması manidardır. Ki, diğer isimlerin Yıldırım Gürses, İlham Gencer ve Ümit Utku gibi bu örgütlenme geleneğine yakın sanatçılar olduğunu düşündüğümüzde fikirlerine başvurulanların rast gele seçilmediği ortada (Sanatçı İlham Gencer, ta CKMP döneminden itibaren yapı ile organik ilişkisi olan, yönetmen Ümit Utku sinema oyuncuları ile beraber 1977 yılında hareketin liderini makamında ziyaret eden bir yönetmen –Türk Sinemasında Politik Milliyetçilik kitabımda anlattım bu meseleyi-, Yıldırım Gürses de bilindiği üzere Türk sağının bütün kompartımanlarına yakın duran bir sanatçı. 7 Mayıs 1982, S 31, sayfa 30).

Manço, Türk milliyetçiliğinin önemli isimlerinden Ebulfez Elçibey ile

90’lı yıllarda da Türk sağının Manço’ya ilgisinin sürdüğünün en büyük delili TÜRKSAV’ın (Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı) “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”ne layık görülmesi. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in himayesi ile Çankaya Köşkü’nde 1997 yılında düzenlenen ödül töreninde takdimi yapanın ise Türk sağının önemli yazarlarından ve aynı zamanda Vakıf Başkanı Yahya Akengin’ce yapıldığını not düşelim. Kısa da olsa 1994 yılındaki, DYP’nin Kadıköy Belediye Başkanı Adaylık sürecini de unutmamak gerekli.  Barış Manço’nun vefatından sonra da bu politik ilgi sürdü. Sanatçının ölüm yıldönümlerinde gerek Türk Ocakları ve gerekse Ülkü Ocakları’nın sosyal medya hesaplarından anma metinleri yayınlanarak (“Bozkurt hiç yelesiz olur mu?” ifadesiyle) 1970’lerden günümüze kesintisiz biçimde uzanan yakınlığın korunduğunu görürüz.

Yazının başına dönersek, Gong dergisinin Barış Manço’ya sorduğu “senin için faşist diyorlar, ne dersin?” sorusu haddi aşan ve Türk solunun ezberine sıkışmış, içerisinde aşağılama barındıran bir cümle. Sanayi devriminin tarihsel öyküsü ve ekonomi-politik sürecinden uzak, sınıflı bir toplumsal yapıya sahip olmayan bu topraklarda ne faşizmi ne de komünizmi besleyecek bir sosyoloji söz konusu değil. Ancak Barış Manço’nun Türkçe şarkı söylemeye başladığı ve kurucuları arasında yer aldığı Anadolu pop yıllarının başından beri Türk kültür havzası içerisinde yer alan dini, tasavvufi ve milli kodlardan derinlemesine yararlanarak kendi söylemini bilinçli biçimde bu mevziye oturttuğu tartışma götürmez. Bununla beraber Anadolu pop arayışının 70’lerin ortalarından itibaren sol, sosyalist söyleme eklenip, bu ideolojik örgütlenmelerin parti, sendika, derneklerine ait sanat gecelerinde sahne almasına karşın onun bu tür yapılanmalardan uzakta konumlanmayı tercih etmediğini de biliyoruz.

Barış Manço’nun her vefat yıldönümünde Türk Ocakları ve Ülkü Ocakları

Genel Merkezi sosyal medya hesaplarından bu tür anma paylaşımları yapılmakta

 

Kanaatim Barış Manço, her ne kadar söylem ve tarih algısı açısından Türk sağı ile yolları kesişse de onun daha çok bir “kültür milliyetçisi” olduğu şeklinde. Bununla beraber politikleşerek Türk soluna eklemlenen Anadolu popçular karşısında başka ve Türk düşüncesi, felsefesine yaslanan bir müzikal duruşun inşası, temsili de kuşkusuz mevcut. -Yeri gelmişken aynı duruşu paylaşan ve Anadolu Pop tarihindeki en sıra dışı gruplardan olan Dönüşüm’ü de hatırlatmak isterim. O da başka bir yazının konusu-

 

Selçuk Küpçük

Selçuk Küpçük; Gazi Üniversitesinde PDR eğitimi gördü. Ordu Ün. Güzel Sanatlar Fakültesinde sinema üzerine yüksek lisans yaptı. Birçok dergide şiir, müzik, sinema ve poetika metinleri yayınlayan Küpçük’ün kendi bestelerinden oluşan albümleri ve Selda Bağcan, Hasan Sağındık gibi birçok sanatçı tarafından seslendirilmiş eserleri bulunuyor. 2018 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Müzik Kitabı Ödülüne layık görülen ve müzik-toplum-siyaset-modernleşme gibi konuları ele alan “Aşk ve Teselli” isimli kitabı yanı sıra “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi”, “Modern Türk Şiirinde Bellek Arayışı”, “Edebiyat Dergileri Atlası” isimli kitapları yayınlandı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.