ABD-Çin Ayrışması Neden Gerçekleşmiyor?

Çin-ABD ayrışması hakkındaki devam eden tartışmalara rağmen, küresel ekonomi her zamanki gibi bütünleşik kalmaya devam ediyor. Süper güçlerden herhangi biri diğeriyle bağlarını kısıtlamaya çalıştığında, bu durum daha geniş bir uyum ve adaptasyon sürecini hızlandırarak sistemi daha dirençli hale getiriyor ve tek taraflı olarak kontrol edilmesini zorlaştırıyor.
Nisan 3, 2026
image_print

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki ticarete getirilen her yeni kısıtlamanın iki ekonomiyi birbirinden uzaklaştırması bekleniyor; en azından bize böyle söyleniyor. Ancak küresel ekonomi, alışıldık geleneksel anlayışla iş yapmayı reddediyor. Aslında, her gümrük vergisi, ihracat kontrolü ve yatırım incelemesi, Çin-ABD ekonomik ilişkisini pekiştiren yatırımların artmasıyla birlikte gerçekleşti. Politikacılar bu paradoksu kabul etmediği sürece “ayrışma” söylemi var olmayan bir dünyayı tarif etmeye devam edecektir.

Gerçekte var olan örüntü “sermaye gerçekçiliği” olarak anlaşılabilir. Günümüzün jeopolitik rekabeti kalıcı bir koşul hâline geldi ancak tam ekonomik ayrışma hâlen aşırı derecede maliyetli olduğundan sermaye akışları durmuyor; sadece kısıtlamalara uyum sağlıyor. Gümrük vergileri, ihracat kontrolleri ve jeopolitik şoklar, istikrarlı bir sistemin kesintileri değildir. Politika haritayı ne zaman parçalasa, sermaye en hızlı rotaları yeniden çiziyor.

Bu sürecin kanıtları tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır. Artan kısıtlamalara rağmen ABD-Çin ticareti hâlâ yüz milyarlarca dolar seviyesinde ve oldukça yüksek. Doğrudan akışların azaldığı yerde bile ekonomik faaliyet ortadan kalkmıyor; sadece yer değiştiriyor. Örneğin Vietnam’ın toplam yıllık ticareti 2025’te 900 milyar doları aşarak, büyük ölçüde yabancı yatırımlı üretimin etkisiyle yaklaşık 470 milyar dolarlık ihracata ulaştı. Bu arada ABD’nin Vietnam’dan yaptığı ithalat son on yılda hızla arttı; elektronik ve bileşenler ticaretin önemli bir kısmını oluşturuyor.

Bu örüntü Güneydoğu Asya genelinde ise daha da belirgindir. Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) üyelerinin ticaret ve yatırım akışları jeopolitik gerilimlere rağmen genişlemeye devam ediyor ve bölge hem Çin hem de Batı üretim ağlarına giderek daha fazla entegre oluyor. Bu durumlar sistemin çöküşünün habercisi olmaktan çok, ekonomik ilişkilerin önemli bir maliyetle de olsa hızla yeniden organize edildiğinin işaretleridir.

Bu okuma doğruysa, birkaç eğilimin devam etmesi gerekir. Kısıtlamalar artsa bile, ABD ile Çin arasındaki ticaret önemli ölçüde kalacak ve ticaret akışları giderek daha fazla üçüncü ülkeler üzerinden yönlendirilecektir. Yatırımlar, her iki sistemle de çalışabilen ekonomilerde yoğunlaşacaktır. Ve firmalar politik baskılara uyum sağladıkça tedarik zincirleri coğrafi olarak daha geniş bir alana yayılacaktır.

Kısıtlamalardan en çok etkilenen sektör olan yarı iletkenleri ele alalım. Taiwan Semiconductor Manufacturing Company (TSMC), ABD, Japonya ve Avrupa’da farklı pazarlar için ve farklı düzenlemeler altında çalışacak şekilde üretim kapasitesine yatırım yapıyor. Sermaye gerçekçiliği, üretimin birden fazla farklı hukukun uygulandığı çok çeşitli yargı alanlarına yayılmasını gerektiriyor; çünkü hiçbir yargı alanı kesintisiz erişim için tek başına güvenilir değil.

Bu örüntü tedarik zincirlerinin ötesine uzanmaktadır. Çin’in yurtdışı yatırımları giderek Güneydoğu Asya’ya yönelirken, ABD’ye olan yatırım akışları durgun kalmaya devam ediyor. Sermaye geri çekilmek yerine, her iki süper güçle de işleyen ilişkilerini sürdüren ekonomiler üzerinden yeniden yönlendiriliyor.

Singapur’da bulunduğum yerden bakıldığında tablo açıktır. ABD-Çin ikiliğinin dışında kalan ülkeler pasif seyirciler olarak değil, yeni sistemin işlediği altyapı olarak görülmelidir. Güneydoğu Asya ve Hindistan önemli üretim merkezleri haline gelirken, Orta Doğu’nun bazı bölgeleri, devam eden çatışmalara rağmen, sermaye, enerji ve lojistik için kritik merkezler olmaya devam ediyor. Bu ülkeler, firmaların jeopolitik ayrımlar arasında herhangi bir sisteme tamamen bağlı kalmadan faaliyet göstermesine imkân tanıyor. Değerleri, büyük güçler arasındaki rekabetin yoğunluğuyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bu ekonomiler tarafsızlık veya riskten korunma peşinde koşmak yerine, sistem içinde yapısal pozisyonlar belirliyorlar. Büyük güçler arasında faaliyet gösteren ülkeler, küresel ekonominin işleyişini mümkün kılan ülkelerdir. Rekabet eden sistemler arasında ilişkilerini sürdürerek aynı anda erişim, esneklik ve itibarlarını koruyorlar.

Çoğu politika çerçevesi bu örüntünün sonuçlarını hesaba katmıyor. ABD veya Çin hükümetlerinin kapsamlı ekonomik ayrışmayı daha da ileri götürmeye yönelik her girişimi farkında olmadan karşı sonuçlar üretiyor. Kısıtlamalar, sistemi daha dirençli hale getiren ve tek taraflı olarak kontrol edilmesini zorlaştıran değişiklikleri, yani üçüncü ülkeler üzerinden yeniden yönlendirmeyi hızlandırıyor.

Bu durum işletmeler için şu anlama geliyor: Jeopolitik risk artık marjinal düzeyde yönetilemez. Operasyonların yapısına entegre edilmelidir. Erken dönemden itibaren birden fazla farklı hukukun uygulandığı yargı alanı çeşitliliğine yatırım yapan firmalar bugün yapısal avantajlara sahiptir. Netlik bekleyenler, bunun gelmeyeceğini keşfettiler. Sistem, onları beklemeden yoluna devam etti.

Küresel ekonominin “köprü” ülkeleri için fırsat gerçek ancak bu fırsatların getirileri otomatik olarak gelmeyecektir. Her iki tarafa da faydalı olmak, kurumsal güvenilirlik, düzenleyici öngörülebilirlik ve büyük ölçekte sermaye absorbe etme kapasitesi gerektirir. Bunların zaman içinde inşa edilmesi ve sürdürülmesi gerekir.

Elbette bu dinamikler kopma riskini ortadan kaldırmıyor. Tayvan konusunda ciddi bir kriz veya kapsamlı finansal yaptırımlar firmaları ikili seçimler yapmaya zorlayabilir. Sermaye gerçekçiliği istikrar vaadi sunmuyor. Yalnızca yıkıcı şoklar olmadığı sürece entegrasyonu sürdürecek teşvikleri açıklıyor.

Sermaye gerçekçiliği küresel ekonominin yapısını yeniden şekillendiriyor. Soru artık sistemin parçalanıp parçalanmayacağı değil. Soru, politika yapıcıların sermayenin zaten inşa ettiği sistemi tanıyıp tanımayacağı veya artık var olmayan bir sistem hakkında tartışmaya devam edip etmeyeceğidir.

 

*Robin Hu, Milken Institute Asya Onursal Başkanı ve Temasek’te Kıdemli Danışma Direktörüdür.

 

Source: https://www.project-syndicate.org/commentary/why-us-china-decoupling-is-not-happening-by-robin-hu-2026-04

TERCÜME: ALİ KARAKUŞ

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA