Robinson Crusoe “Issız” Bir Roman Mı?-4

“Romanın asıl konusunun bir doğa durumundaki ilkel adamla ya da hayatta kalma çabasına uygulanmış kapitalist etikle pek alakası yoktur. Aksine romanın konusu, uzak diyarlarda küçük bir İngiltere oluşturan Karayipli bir zenginin hikayesidir. Robinson, baba ocağından, evinden, vatanından, yurdundan hiç ayrılmamıştır ki “herkes” olsun. O ocağı, evi, yurdu sadece yeniden icat etmiştir, Protestanlık olarak ve Protestanlıkla birlikte, okyanusların Papacı temellüküne karşı.
Mart 27, 2026
image_print

Robinson belki baba ocağından ya da evinden uzaklaşmıştır, adasında da her şeye ad veremez, ancak ad verdiği çoğu şey de evle ilgilidir. O kadar ki Robinson, bırakınız adadaki iki ayrı yerleşimini “şato” ya da “yazlık çardak” şeklinde adlandırmasını, adaya ilk düştüğü günün gecesi, çevredeki tehlikelerden emin olmadığından uyumak zorunda kaldığı ağaç dalına bile “ağaçtaki apartmanım” (Türkçe çeviride “Ağaçtaki evciğim”) diyen bir homo domesticus’tur (s. 66). Pat Rogers’ın “Crusoe’s Home” adlı makalesinde yazdığı üzere, “Romanın asıl konusunun bir doğa durumundaki ilkel adamla ya da hayatta kalma çabasına uygulanmış kapitalist etikle pek alakası yoktur. Aksine romanın konusu, uzak diyarlarda küçük bir İngiltere oluşturan Karayipli bir zenginin hikayesidir. Crusoe, homo domesticus’tur” (390).

Watt, Robinson’un dini kaygıları olmasına rağmen bunların herhangi bir önceliğe sahip olmadığı iddia ederek meseleyi sekülerleşmeyle açıklayacak gibi olur. Watt’a göre, elbette Robinson da, yazarı Defoe da püriten özellikler sergiler; ancak bunlar “kahramanın yaşantısı için devamlı ve denetleyici bir örüntü sağlayamayacak kadar zayıftır. Örneğin, Crusoe’nun dini inancının davranışları üzerindeki filli etkisinin şaşırtıcı derecede az olduğunu görürüz” (s. 91). Oysa durum bunun tam aksidir. Robinson, ne “derin sekülerleşme” emareleri gösterir ve ne de Watt’ın “Defoe’nun roman tarihindeki önemi, doğrudan doğruya, sekülerleşme ile Püritenlik arasındaki -kökleri maddi ilerlemede bulunan- mücadeleyi anlatı yapısında nasıl cisimleştirdiğiyle bağlantılıdır” yargısıyla birlikte dile getirdiği, Robinson Crusoe “seküler ve ekonomik bakış açısının galebe çalan taraf olduğu” bir romandır; sekülerleşme ile Püritenlik arasında böyle bir mücadele yoktur: Püritenlik sekülerleşmenin başka bir adıdır. Dahası, bir vaaz kitabı olarak da okunabilecek Robinson Crusoe, Robinson’un daha baba ocağından ayrılmaya karar verdiği an sözünü ettiği “yıkım”dan (Destruction) başlayarak tamamıyla Püritenliğin egemenliğini nasıl kurduğunu ilan eden bir romandır.

Dolayısıyla Göktürk’ün Robinson’u ekonomik birey olarak değil evrenselleştirilebilir bir mitos olarak görmesi ile Watt’ın Robinson’u ekonomik bireyciliğin bir figürü olarak okuması, aynı noktada buluşur: romandaki ayrıntılara dikkat etmeyen, onu ıssız ada ekseninde soyutlayan yücesini yitirmiş bir “robinsonvari”lik olarak görme noktasında. Bu durum püritenliği olduğu kadar onun dini, yurdu, egemenliği ve krallığı nasıl yeniden icat ettiğini gözden kaçıran bir okumadır.

Öyleyse püriten egemenlik romanda nasıl kurulur ve hangi özellikleriyle karşımıza çıkar?

Robinson, önce, adaya ilk düştüğünde bir mağaranın ağzını da kullanarak kendisine yaptığı, sonrada “şato” diye adlandıracağı barınağından ayrı bir barınak, yazlığı diye adlandıracağı başka bir barınak yapacağı alanı keşfettiğinde kendisini “kral” gibi hisseder (s. 119); adadaki dördüncü yılında dünyanın kötülüğü ve böyle bir dünyaya öte dünyadan bakınca Tanrı’nın inayetiyle daha önce bilmediği şeyler öğrendiği üzerinde tefekkür ederken de kendisini “kral” gibi hisseder, kocaman bir tımarı olan, kendisiyle boy ölçüşmeye kalkışacak, işlerine burnunu sokacak rakibi olmayan bir kral ya da imparator; adaya düşüşünün altıncı yılında, adanın daha önce görmediği yerlerini elinde yaptığı acayip şemsiyesi olduğu halde dolaşmaya çıktığında, kendisini “küçük krallığını” gezmeye çıkmış bir kral gibi hisseder; burada püriten tutsaklık anlatılarını andırırcasına, ‘krallığım, yani tutsaklığım’ gibi bir ifade kullandığını da hatırlatmak gerek (s. 158-159). Bundan beş yıl kadar sonra da, adaya düştüğünde yaptığı ilk işlerinden birisi olan masası ve sandalyesinde oturmuş, etrafında evcilleştirdiği hayvanlar bulunduğu halde yemek yerken kendisini çevresi hizmetçilerle çevrili krallar gibi görür (s. 170). Elbette bu dört krallık da, yalnızlığı içinde kendisini bir parça sosyal bir varlık olarak hissetmek için kendi kendisiyle iktidar fantazisi içinde eğlendiği durumlar olarak görülebilir.

Yine de bu dört krallığın dördünün de farklı şeylerle birlikte dile getirildiğini belirtmek gerek. İlki, kendisini kral ilan ettiği andır; ikincisi mülkü olan, ama tebası olmayan bir kralın durumudur; üçüncüsü, hiç bir rakibi olmayan mutlak kraldır ve dördüncü, tebası ancak hayvanlardan oluşan bir kraldır. Demek ki Robinson’un krallık fikriyle eğlenmiş olma ihtimali bile bir sıra izler ve hem asli günahını kabulü ve bu kabulle yaşadığı yeniden doğum sonrasındaki krallığı, hem de adasında başka insanlar olmaya başladığında başlayacak krallığı için hazırlık olarak görülebilir. Bu anlamda, eğer Robinson Crusoe, homo economicus’un da, “doğa durumundaki ilkel adam”ın da, “hayatta kalma çabasına uygulanmış kapitalist etik”le kendisini gösteren “orta sınıf”ın da değil, “uzak diyarlarda küçük bir İngiltere oluşturan Karayipli bir zenginin hikayesi” ise, eğer “Crusoe, homo domesticus” ise, ancak kendi evinde kraldır diyebilir miyiz? Tıpkı Cervantes’in Don Quijote’unun “aylak okuru gibi: “kralın vergilerin efendisi olduğu kadar, sen de evinin efendisisin; bilirsin herkes kendi evinde kraldır”? (s. 37) “Herkes” her yerde kral değildir; “herkes” evinde kraldır ve kim ki ıssız adayı evi kılabilir, oranın da kralıdır. O zaman kral kimdir ve Robinson nasıl bir kraldır?

Maximillian E. Novak, “Crusoe the King and the Political Evolution of His Island” adlı makalesinde, Robinson’un bu yarı kendi kendine eğlenerek, yarı da ciddi bir biçimde kendini kral ilan etmesini, Hugo Grotius’un, denizlerdeki adaların ilk yerleşene ait olduğuna dair görüşüyle uyumlu olduğunu dile getirir (s. 337). Ancak krallığı önce “mutlak” iken, giderek evrim geçirmiştir. Elbette bu denizlerdeki adaların hangi yasayla boş olduğunu; boş olmadığı durumlarda dahi nasıl boş addedildiğini kaale bile almadan bir adanın tarihini Crusoe’nun adaya düşmesiyle başlayan bir evrimdir. Crusoe tam da bundan dolayı, tebası olmamasına rağmen, adayı kendi evi, yani mülkü addetmiş ve adanın kendi başına kralı olmuştur.

Demek ki fantazisindeki dört krallıktan ayrı olarak Robinson’un gerçek krallığı, adasının nüfusu artırca başlar; tek başına Cuma’nın varlığı da yetmez bunun için; iki kişiden kral ve teba olmaz, olsa olsa efendi ve köle olur. Protestanlaştırdığı Cuma dışında, vahşilerin ellerinden kurtardığı Cuma’nın pagan babası ile Katolik İspanyol da aralarına katıldığında, onlara tebası olduklarını hissettirir. Onları, diğer İspanyolları da adaya getirmeye, “krallığı”nın Papacı olmadığını, kendisine kimsenin rahipmiş gibi davranamayacağını garantiye aldıktan sonra gönderir. Kendisi adadan kurtaracak İngiliz gemisinde çıkan isyan sonucu karaya bırakılmaya çalışılan kaptan ve destekçilerini isyancıların ellerinden kurtardıktan sonra, isyancıları bir “vali” gibi davranarak teslim alır ve onları “vali” olarak bağışlar. İsyancıları tutsak alarak gemiyi kurtaran kendisidir ve isyancıların hayatı üzerindeki karar yetkisi de kendisinindir. Onlara ya zincirle bağlanmış halde İngiltere’ye götürülmek ve asılmak veya adada kalmak arasında seçim yapma hakkı verir; adada kalmayı seçtiklerinde de İspanyol ile Cuma’nın babası adaya getirmek için gittikleri on altı İspanyolla birlikte döndüklerinde onlarla iyi geçinmelerini buyurur ve kurtardığı gemiyle, yedi yılı tüccar, köle ve plantasyon sahibi olmak, yirmi sekiz yılı da adasında tek başına (yani, hemen hemen tek başına) olmak üzere, neredeyse bir ömrün yarısı kadar yıl, tamı tamına “otuz beş yıl” ayrı kaldığı İngiltere’ye, vatanına, kralının ülkesine geri döner.

Roman burada bitse, Robinson’un adası üzerindeki egemenliğini önce yalnız bir adamın fantazisi, sonra da adasına düşen başkalarıyla birlikte oynadığı bir oyun olarak değerlendirilebilirdi. Lakin Robinson Crusoe burada bitmez. Robinson’un kralının ülkesine varınca aile ve Brezilya’daki plantasyonun işlerini halleder; bunun için Lizbon’a gider; burada, az bir parası olduğunu düşünürken, özellikle plantasyonunun gelirinden dolayı, zengin olduğunu öğrenir. Sonra ülkesine bir kez daha geri döner. Lizbon’dan dönüşü de ilginçtir: sanki karanın da denizler kadar tehlikelerle dolu olduğunu göstermek istercesine, aslında hayli abartılı bir ‘kurtlar savaş’ sahnelerine de yer veren, Robinson’un ise bütün bu tehlikeler boyunca sanki bir ordu komutanı gibi davrandığı Pirenneler üzerinden Fransa’ya geçer; İngiltere’ye de oradan geri döner.

Aslında Watt’ın (ya da onunla hemfikir olan başka yorumcuların) Crusoe’nun dinini, yani Protestanlığını çok ciddiye almadığına dair iddialarının geçersizliğini gösteren bazı düşünceler sergilercesine, adasından sonra İngiltere’ye değil, naturalizasyonunun da plantasyonunun da olduğu, ama Katoliklerce yönetilen Brezilya’ya yerleşmeyi düşünür önce. Ancak önünde bir “din” engeli vardır. Daha evvelden, adasında kendi asli günahını farkederek, doğal bir dine, en doğal ortamda yaşanabilecek bir dine, Lutherci buyrukta olduğu gibi kendi kendisine Kitab-ı Mukaddes okuyarak ihtida ettiği bir dine, kendi Protestanlık inancına dönmeden önce, Brezilya’da Papacılar arasında yaşayabileceğini, onların dinine geçebileceğini, hatta onların arasında bir Papacı olarak ölebileceğini düşünmüştür (s. 313). Lakin şimdi, adadaki doğal tecrübesinden ve adada yaşadığı ihtidadan sonra, “Roma Katolik dini konusunda birtakım kuşkular”ı vardır. Artık kendi inançları yolunda “kurban” olan bir aziz olmadan, bir “din yolunda şehit” olmadan, “Engizisyon’unda ölmeden” Brezilya’ya yerleşmesi mümkün değildir (s. 330). Bu nedenle Brezilya’ya yerleşmekten vazgeçer ve plantasyonunu satmaya karar verir.

Ama adasını da unutmaz. Adasını yıllar sonra; İngiltere’de evlendikten, ikisi oğlan ve birisi de kız olan üç çocuğa sahip olduktan, ama karısı ölünce kendisini yeni maceralara, bu kez sömürgeciliğin en hareketli alanı olan Büyük Okyanus’a açılarak Hindistan ve Çin’e gideceği başka bir maceralara hazır hissettikten sonra yeniden ziyaret eder. Gittiğinde farkeder ki adanın nüfusu bir hayli artmıştır; artık adada, orada bıraktığı isyancılardan ikisi iyi niyetli, üçü bir hayli haydut İngiliz dışında, Cuma’nın babası ile artık “vali” olarak andığı İspanyol’un kurtarmak için gittikleri on altı İspanyol da adadır. Ayrıca İngilizlerin yakın bir adaya saldırarak oradan getirdikleri “on bir erkek ve beş kadın” da vardır, ama bu kadınlar ile onları kendilerine alan İngilizlerden olan “yirmi çocuk” da. Crusoe da, adaya bırakmak üzere “bir marangoz, bir de demirci” getirmiştir. Adadan ayrıldıktan sonra plantasyonunun işlerini halletmek üzere gideceği Brezilya’dan da adaya, “üçü gebe olan beş inek, birkaç koyun, bir kaç da domuz” ve bazı araç-gereç yanında, “birtakım insanlar” ile “hizmete eli yatkın” olan, isteyenin de evlenebileceği “yedi tane kadın” gönderir (s. 332-333).

En önemlisi ise adayı sakinleri arasında paylaştırmasına rağmen, bunu “kendi mülkiyet hakkı”na dayanarak yapmasıdır. Ada sakinleri arasında dinen evli olmayanları evlendirdikten, İngilizler arasındaki en haydut olanda bile bir ihtidaya yol açacak, evlendikleri kadınları da Hristiyan olmaya sevkedecek derecede dinden uzak olanlara dini hatırlattıktan sonra; adanın kendi mülkü olduğunu ve on bir yıl sonra kendisine veya varislerine belli bir vergi verilmesi koşuluyla paylaştırıldığını bildiren bir belgeyi imzalayıp mühürledikten sonra, adayı düzenlenmesi şöyledir: “[B]enim sömürge şöyle düzenlenmiş oluyordu: İspanyollar benim kendi evime yerleşmişlerdi; burası daha önce birçok kez anlattığım körfezi oluşturan derenin kıyısı boyunca benim çardağa dek uzanan ağaçlıklarıyla adanın başkentiydi; tarım alanları genişledikçe güneydoğuya doğru yayılıp gidecekti; İngilizler adanın kuzeydoğusuna, başlangıçta [en haydut] Will Atkins’le arkadaşlarının oturduğu yere yerleşmişlerdi… Adanın en doğu ucu, vahşiler alışkanlıkları üzerine barbarca şenliklerini yapmak isterlerse serbestçe gelip gitsinler diye [serbest bölge olarak] bütünüyle boş bırakılmıştı” (s. 489).

Adada bulunan esir alınmış “vahşiler” ise tarım ve hayvancılıkla uğraşan ‘beyaz’lara uşak olacak ve Hristiyanlaştırılacaktır. Katoliklere gelince, onları “Roma Kilisesi’nin insanların inancı üzerinde ruhsal egemenlik taslamaya başladığı zamandan önceki” Hristiyanlar, yani ilkel Hristiyanlar gibi görmektedir. Adanın yönetimi konusunda, her ne kadar “kendi kendileri için koyacaklarından daha iyi yasalar yapamayacağı”nı söylese de, “birbirleriyle dostluk, iyi bir komşuluk içinde geçineceklerine” dair “hepsinden söz al”sa da, ada kendi başına yaşadığı dönemde kendi kendisine koyduğu kurallar vardır ve bunlar geçerlidir. Örneğin “gereğinden fazla ekin ekmemek”, “koymuş olduğum bir kuraldı” (s. 410). Adasını da hükümetsiz bırakmamıştır: “Orasını [adasını] bir hükümetin [government] ya da ulusun [nation] egemenliğine sokmayı, bir prensin [prince] yönetimini tanımayı ya da oradaki adamlarımı bir ulusun uyruğuna vermeyi aklımdan bile geçirmiyordum. üstelik adaya bir ad bile vermemiş, bulduğum gibi, hiç kimsenin malı olmayarak bırakmış, insanlarına da kendi yönetimimden başka bir hükümet yönetimi tanımamıştım” (s. 508). Çünkü adasının sakinleri üzerinde “bir baba ve bir velinimet [benefactor]” olarak, onları şikayete sürükleyecek bir şey yapmaya, onların “gönüllü rızaları” dışında davranmaya ya da buyurmaya ne “otorite”si ve ne de “güç”ü vardır. Herşey Tanrı’nın ve İngiltere’nin iradesindedir, onun dinincedir. Çin’den Moskova’ya bir kervan eşliğinde yolculuk yaparken Sibirya’da Moskof Çarı tarafından sürgüne gönderilmiş bir prensle karşılaştığında, prens Crusoe’ya çarın ne kadar büyük ve yüce olduğunu, ne kadar güçlü olduğunu anlatırken sözünü keser ve tebasının sayısının ve topraklarının genişliğinin az olmasına rağmen, kendisinin Moskof çarından daha güçlü bir prens olduğunu söyler. Prens şaşırınca ona adasından, kendisi için kanlarının son damlasına kadar savaşacak “gönüllü” tebasından ve onların kendisini hem sevdiğinden, hem de kendisinden korktuğundan söz eder (s. 614).

Bütün bunlara bakıldığında Robinson Crusoe’da egemen(lik) konusunda ne söylenebilir? Meseleye bir çok Robinson Crusoe yorumcusunun neredeyse hiç girmemesi bir yana, Novak gibi, Crusoe’nun adada yalnızken mutlak monark olduğunu; ancak adasına yerleşenlerin sayısı arttıkça yönetim biçiminde giderek bir evrim yaşandığını; ancak Defoe’nun da “demokrasiyi ideal hükümet biçimi” olduğunu düşünmekle birlikte, bunu pratik bulmadığını; dolayısıyla adanın sahipsizlikten toplum olarak da yönetim olarak da başarısız olduğunu; Crusoe’nun egemenlik iddiasının ise olsa olsa “oyuncul” (histrionic) olarak değerlendirilebileceği veya konu hakkında “Crusoe’s Monarchy and the Puritan Concept of the Self”,” diye bir makalesi bulunan James Egan gibi, Crusoe’nun krallık ya da egemenlik iddialarının ancak “manevi” bir değerinin bulunduğunu; adada ihtida ettiğini ve yeniden doğarak püriten bir benlik kazandığını; dolayısıyla onun için önemli olanın ironik monarşisi ya da egemenliği değil, hem artık kutsanmış kendi ruhunu temin etmeye ve hem de kendi saflığını ve püritenliğini başkalarına aktarmaya çalıştığını belirtmekle yetinilebilir mi (s. 454-458)?

Derrida, Beast and the Sovereign adlı seminerinin ikinci cildinde romanda Robinson’un adada tekerleği yeniden icat etmeye çalışmasına dair pasajı da dikkate alarak bu çabasını hep ilk kez ediyormuş gibi ettiği dualarla da birleştirerek ilginç bir Crusoe okuması yapar. Crusoe, adadayken yaptığı çeşitli alet edavatlar olmasına karşın, özellikle eşya taşımak için lazım olduğunu düşündüğü el arabası için bir türlü tekerlek yapamadığından yakınır: “El arabasına gelince, tekerlekten başka her şeyini yapabileceğimi sanıyordum; ama tekerleğin nasıl yapıldığını bilmediğim için, nasıl yapılabileceğini de kestiremiyordum; üstelik dingilin demir millerini yapabilecek bir aletim de yoktu, bu yüzden vazgeçtim” (s. 93). Ancak yine de tekerleği yeniden icat eder: “Üç büyük baltam ile birçok el baltam … vardı; ama budaklı sert ağaçları kesmekten hepsinin ağzı bozulmuş, körelmişti; bir bileği taşım vardı gerçi ama, çeviremediğim için kullanamıyordum. Bu konu beni bir devlet adamının çok önemli bir politik noktayı, bir yargıcın bir adamın ölüm kalımıyla ilgili bir kararı düşündüğü ölçüde uğraştırdı. En sonunda bir tekerlek yaparak çevresine ip geçirdim; tekerleği ayağımla çevirebiliyordum, böylece ellerim serbest kalıyordu” (102).

Böylece araç gereç yapmakta o kadar ustalaşır ki neredeyse bütün meslekleri uygulayacak hale gelir; bunlardan birisi de çömlekçiliktir ve bunu da yine tekerlekle yapar: “çömlekçilikte de hiç umulmadık bir ustalığa ulaştım; artık çömlekleri çarkla [wheel] yapıyordum, böylesi hem daha kolay hem de daha iyi oluyordu; eskiden yaptıklarım yüzüne bakılmayacak derecede kötüyken, şimdikiler biçimli, yuvarlak şeyler oluyordu”. Bu ustalıkla pipo bile yapar ve çok mutlu olur. Yani Robinson’un adada kendi başına uyguladığı bütün mesleklerin nirengi noktası tekerleği yeniden icat etmesidir. Ancak bunu nasıl başarmıştır? Elbette bir devlet adamının önündeki bir meseleyi ya da yargıçın bir adamın hayatı hakkındaki kararı nasıl düşünüyorsa, öyle düşünerek: Hep “ilk kez” ettiğini söylediği “dua”larında da gördüğümüz bir düşünce tarzıyla.

Gemi kazasından sonra karaya ayak bastığında kurtulmuş olmasından dolayı “Tanrı’ya şükür” ettiğini okuruz (s. 64); gemi enkazından kurtardıkları arasında bulunan buğday çuvallarının dibinde kalmış birazcık buğdayı bir kayalığın dibine silkelediğini, onların daha sonra orada başak vermiş olduğunu görünce, bunu Tanrı’nın bir mucizesi diye değerlendirdiğini de okuruz (s. 97); adada deprem olduğunu hissettiğinde alışkanlıkla da olsa “Tanrım bana acı” diye bağırdığını okuruz (s. 199); sıtmaya tutulduğunda yine “Tanrı’ya yakar”dığını belirterek “Tanrım, gör durumumu! Tanrım acı bana! Tanrım yardımını esirgeme benden!” diye dua ettiğini de (s. 106). Ancak bunları okuduktan hemen sonra, baba ocağında aldığı dini eğitime rağmen oradan “sekiz yıldır” uzak olduğu süre boyunca “bir kez olsun gözlerimi yukarı kaldırıp Tanrı’ya yöneldiğimi ya da içime bakarak davranışlarımın doğruluğunu yanlışlığını araştırdığımı hatırlamıyorum” dediğinde şaşırır kalırız (s. 105-106). Sanki el arabası için yeniden icat edemediği tekerlek gibidir burası. Nasıl olduğunu bilir, ama yapamaz. Özellikle dingilin millerini yapabilecek aracı gereci yoktur. Hep Tanrı’ya dönmekte, ama Tanrı’ya nasıl döndüğünü bilememiş gibi davranmaktadır. Dualarının çarkını, tekerleğini bulamamış gibidir.

Ancak sık sık ettiği dualarından artık hep ilk kez ediyormuş gibi de bahsetmeye başladığı anlar da vardır. Tekerlek yavaş yavaş dönmeye başlamıştır. Böylece sıtmaya tutulduğunda Tanrı’ya yakarışını onca yıldan sonra “ilk yakarış” olarak adlandırır. Akabinde biraz iyileştiğinde yediği yemekten sonra da “bütün yaşamımda, bitince Tanrı’ya şükrettiğim ilk yemek budur” diyecektir (s. 111). Gemiden getirdiği sandıkta hastalığını iyileştirecek bir ilaç ararken “hem ruh ve hem de gövde” için ilaç bulur; ruh için bulduğu ilaç, Kitab-ı Mukaddes’tir. Açık okumaya başlar ve mezmurlar 50:15’ten “Sıkıntılı günlerinde Bana sığın, Ben seni kurtarırım, sen de şükredersin” ayetini okuyunca, “şimdiye dek yapmadığım bir şeyi yaptım” diyerek diz çöküp kurtuluşu için Tanrı’ya sanki ilk kez yakarıyormuş gibi yakarır. (s. 114).  Bir gün sonra da Resullerin İşleri 5:31’deki “Tanrı O’nu Önder ve Kurtarıcı olarak kendi sağına yükseltti” ayetini okuyunca yüksek sesle İsa’ya seslenerek dua eder. Burada da bütün hayatı boyunca “Tanrı’ya gerçek anlamıyla ilk yakarışım budur” cümlelerini okuruz (s. 116). Bu nokta aslında ihtidasının gerçekleştiği noktadır. Daha evvelden adadan kurtulmayı, Tanrı’nın onu tutsaklığından kurtarmasını beklerken, artık bu fiili tutsaklıktan kurtulmayı beklemez olur. Kendi kurtuluşunu, manevi kurtuluşunu ister hale getir. Tekerleği yeniden icat etmiş, dini de kendisinde ve ada bilinci içinde inşa etmeye başlamıştır. Artık “yakarmalar yoluyla Tanrı’nın kendisiyle söyleşmeyi” herşeyin üstünde tutmaya başlar (s. 157).

Derrida, bütün bir Robinson Crusoe’yu “dua etmenin çıraklığını”nı takip ederek okunanın ilginç olacağını söyler (s. 78). Elbette haklıdır. Kitap boyunca Crusoe’nun sadece (“ilk” kez) dua ettiğini söylediği kısımlar değil, nasıl inayeti ve Tanrı’nın Hükmü’nü bulduğuna, nasıl şükrettiğine, oruç tuttuğuna, nasıl Cuma’yı ve başkalarını Hristiyanlaştırdığına dair bölümlerde aynı ritmi, bir tekerleğin dönerkenki ritmine benzerki ritmini bulabiliriz. Dolayısıyla Derrida, şunu söylerken de haklıdır: “Sanki herşey, bu hayali adada, Robinson Crusoe egemenliği, teknolojiyi, araç gereçleri, makinayı, araç-gerecin makinası olmayı, duayı, Tanrı’yı, gerçek dini yeniden icat ediyor gibidir” (s. 79). Burada dikkat çekici husus, diğerleri yanında araç-gerecin makinası da olmasıdır. “Çünkü” diyecektir Hobbes, Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti, adlı eserinde, “hayat, organların, başlangıcı, içerdeki bir temel parçada bulunan, hareketinden başka bir şey değildir; bütün otomatların (yaylar ve çarklar yardımıyla kendi kendine hareket eden makinaların, mesela bir saat) yapay bir hayata sahip olduklarını söyleyemez miyiz? Kalp nedir ki yaydan başka; sinirler nedir ki, çok sayıda yaylardan başka; ya eklemler, yapıcının planladığı bir şekilde bütün gövdeyi harekete geçiren çok sayıda çarktan başka?”  Ya egemen? Ya (yanlışlık eseri) devlet diye çevrilen “commonwealth”? O da nedir ki “yapay bir insandan başka bir şey olmayan, Latince’de CIVITAS denilen, DEVLET [COMMONWEALTH] adlı o büyük EJDERHA” (s. 17), yani LEVIATHAN’dan başka? Leviathan da nedir, büyük, devasa, Moby-Dick’in balinası gibi bir deniz canavarından başka? Ama Hobbes saat mi demişti otomata örnek olarak? Çarklarıyla ve yaylarıyla bir saat? Tekerlek olamaz mı o? Bir dua ya da bir krallık gibi yeniden icat edilen?  Derrida’nın söylediklerine ekleyelim o zaman: Robinson’un krallığı da tıpkı tekerleğin ve duanın yeniden bulunması gibi bulunur. Robinson önce kendi başına kraldır; sonra kendi başına mülkünü gezer; sonra sadece hayvanlardan oluşan tebasının kralıdır; en sonunda da Protestan Cuma’nın, Cuma’nın pagan babasının ve Papacı İspanyol’un kralı olacaktır; elbette en sonunda da bütün adanın.

Peki o zaman kimdir Robinson ve nedir Robinson Crusoe? Robinson Crusoe, gezgindir; tüccardır; köledir; korsandır; sömürge plantasyonu sahibidir; köle taciridir; ıssız adada marangozdur, çömlekçidir, çiftçidir, yabani hayvanları evcilleştiren çobandır, yerlilerin elinden tutsakları kurtarırken askerdir, gemicidir; rahiptir, dini ve duayı yeniden icat edendir ve daha başka bir çok şeydir; ama aynı zamanda kraldır, krallığı yeniden icat edendir.

Bütün bunlar da, “koyun çobanı bir halk”ın “denizin çocukları”na dönüşümünün otobiyografisi, aslında Augustine’in ya da Rousseau’nun İtiraflar’ı gibi adı Robinson Crusoe olan itiraflar’dır. Egemenlik de döner böylece; karadan denize doğru seyreder ve korsan, bir tekerlek ya da dua gibi yeniden icat edilen egemen olur. Her yeniden icat edilen bir yapıntıdır; Hobbes’un Leviathan’ından beri bilindiği şekliyle yapaydır, kurgudur; ama tıpkı tekerlek gibi yeniden icat edilen bir dinin, kendine din diyen bir yapıntının, denize açılmak ve dünyaya denizden, o serbest bölgeden serbestçe bakmak isteyen bir Protestanlığın yapaylığındaki gibi.

Robinson, baba ocağından, evinden, vatanından, yurdundan hiç ayrılmamıştır ki “herkes” olsun. O ocağı, evi, yurdu sadece yeniden icat etmiştir, Protestanlık olarak ve Protestanlıkla birlikte, okyanusların Papacı temellüküne karşı.

 

Ahmet Demirhan

Ahmet Demirhan: Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Yüksek lisans ve Doktorasını tamamladı. Modernlik ve postmodernlik ekseninde teolojinin aldığı biçimler üzerine çeşitli derlemeler hazırladı. halen batı da vatan fikrinin gelişimi ile doğu’da hakimiyet telakkilerinin teşekkülü üzerinde çalışıyor.
Bazı eserleri: Modernlik (2004), İslamcı ve Puriten (2012), Kuruluş sarmalından kurtulmak; Osmanlı ve hakimiyet telakkileri(2019), Göbeğini kaşıyan adamın psikanalizi (2019)adlı çalışmaları var.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA