Tanrı’nın Gölge Aktörleri: Din, İstihbarat ve Soğuk Savaş

Misyonerler uzun süredir Amerikan devletinin birer uzantısı olarak önemli roller üstlenmişlerdir. II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde birçok misyoner, hem ülkeleriyle hem de hizmet verdikleri yabancı halklarla aynı anda çalışmayı kabul etmişti. Ancak Soğuk Savaş çözülmeye başladıkça ve özellikle Vietnam bağlamında Amerikan dış politikası daha çok sorgulanır hale geldikçe, misyonerler ve kilise liderleri, CIA ile kurdukları bazı iş birliklerinden giderek daha fazla rahatsızlık duymaya başladılar. CIA–misyoner iş birliğinin tarihi, kilise ile devlet arasındaki ilişkilerin yurtdışında ne denli karmaşık olduğunu yeni yönleriyle gözler önüne serer.
Ocak 20, 2026
386984 06: President George W. Bush, Central Intelligence Agency Director George Tenet and others stand on the seal of the Agency March 20, 2001 at the CIA Headquarters in Langley, Virginia. Bush toured the facility and met some of the Agency''s employees. (Pool Photo by David Burnett/Newsmakers)
image_print

“Ve gerçeği bileceksiniz, gerçek sizi özgür kılacak.”
—Yuhanna 8:32, CIA genel merkezinin duvarında yazılı, Langley, VA

İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında, ABD Dışişleri Bakanlığı, Çin’de düşman hatlarına yakın bölgelerde yaşayan tüm Amerikan personelinin ülkeye dönmesini istedi. Ancak Baptist misyoner John Birch ayrılmayı reddetti. Tanrı’nın kendisini Asya’da istediğine inanıyordu. Yıllar boyunca Çinli yerel topluluklarla çalışmıştı. Onların dilini, geleneklerini ve topraklarının yapısını biliyordu. Bu bilgisini kısa sürede işe koştu — yalnızca Tanrı için değil, Sam Amca için de.

1942 yılında, Yarbay James Doolittle’ın komutasındaki bir bombardıman filosu Çin kırsalına düştüğünde, Birch’in hayatı dramatik biçimde değişti. Amerikalı pilotlar Pasifik’teki bir uçak gemisinden havalanmış, Tokyo’ya bomba atmış ve ardından Çin’e doğru uçmuşlardı. Yakıtları tükenince uçaklarından paraşütle atlamak zorunda kalmışlardı. Birch, saldırıyı ve ardından gelen kazayı duyduğunda, askerlerle buluştu ve onları düşman hatlarının içinden geçirerek özgürlüğe ulaşmalarına yardımcı oldu.

Birch’in bu performansı, orduyu ve Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) öncülü olan Stratejik Hizmetler Ofisi’ni (OSS) etkiledi. Onlar, Birch’te hem Çince bilen hem de bölgenin coğrafyasını ve siyasetini anlayan sadık bir piyade askeri gördüler. Onu görevlendirdiler, onu gizli operasyonların sularında vaftiz edercesine bu dünyaya soktular. Savaş boyunca ve hemen sonrasında, Birch misyoner kimliğini koruyarak OSS’ye Çin komünizmi hakkında istihbarat sağladı. Sonunda komünistler tarafından yakalanıp öldürüldü ve Soğuk Savaş’ın ilk “şehidi” oldu. Daha sonra Robert Welch’in aşırı sağcı ve anti-komünist John Birch Society (John Birch Cemiyeti) için ilham kaynağına dönüştü. Birch’in hükümet adına yürüttüğü çalışmalar, dindar aktivistlerin Amerikan istihbarat servislerine son derece değerli katkılar sunabileceğini ortaya koydu. Ancak ölümü, inanç ile ABD hükümeti için çalışmayı birleştirmenin ne gibi olası sonuçlar doğurabileceğini de gösterdi.

Bu yazı, CIA ile din arasındaki karmaşık ilişkiyi incelemektedir. CIA, kurulduğu günden bu yana misyonerleri ve diğer dini aktivistleri istihbarat ve casusluk faaliyetleri için kullanmıştır; dini etkili bir propaganda aracı olarak devreye sokmuş ve ajanları zaman zaman din adamı kılığında görevlendirmiştir. CIA ajanları ile dini aktivistler, ortaklıklarını 1970’lere dek büyük ölçüde gizli tutmayı başarmışlardır. Ancak Vietnam Savaşı ve Watergate skandalının ardından, çok sayıda gazeteci ve ardından Kongre ajansı daha yakından incelemeye başlamıştır. CIA’nın misyonerleri kendi gündemini ilerletmek amacıyla kullandığı ve bazı dini aktivistlerin hükümet adına yaptıkları çalışmalar karşılığında hatırı sayılır ödüller aldıkları dünya kamuoyuna ifşa edilmiştir. Gerçekte, CIA ile dini aktivistler uzun süredir çok sayıda politik hedefe ulaşmak için birlikte çalışmaktadır.

Son yıllarda din tarihçileri, anlatılarını, konu ettikleri kişilerin eylem gösterdiği zengin ve karmaşık tarihsel bağlamlara daha sağlam biçimde yerleştirmeye çalışmakta; inanç ve iman meselelerini, belirli ortamların iniş çıkışlarıyla ilişkilendirmeye özen göstermektedir. Jon Butler, Paul Harvey ve Kevin Schultz gibi tarihçiler, dinin Amerikan tarihinin daha “ana akım” anlatılarına daha iyi entegre edilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Misyonerlerle CIA arasındaki işbirliği örneği, dinin görünüşte dinsel olmayan alanlarda nasıl işlev gördüğünü anlamanın araştırmacılar için ne denli önemli olduğunu göstererek bu çağrıya güçlü bir yanıt sunmaktadır. Özellikle istihbarat ve casusluk bağlamında, dinin ABD’nin yurtdışı gizli operasyonları üzerinde somut etkileri olmuştur. CIA–misyoner ilişkileri, din ile dış politika arasındaki yeterince incelenmemiş kesişim noktalarını görünür kılar; kilise–devlet iş birliğinin karmaşık doğasını yeni biçimlerde ortaya koyar ve dinin geleneksel olmayan alanlarda nasıl işlediğine dair taze içgörüler sunar.

Bununla birlikte, tarihçilerin, bireylerin ve dini grupların hükümetle iş birliğinden nasıl ve hangi yollarla faydalandığını sorgulayarak öğreneceği daha çok şey vardır. Dışişleri Bakanlığı, iş birliği karşılığında misyoner grupların vize işlemlerini hızlandırmalarına ve dünyanın yeni bölgelerine girmelerine sık sık yardımcı olmuştur. Bazı devlet kurumları da insani yardım bakanlıklarına nakit, gıda ve diğer malzemeler sağlayarak onların çalışmalarını sübvanse etmiş ve desteklemiştir. Misyonerler de en az bu yardımlar kadar değerli — hatta daha soyut ama etkili — faydalar elde etmişlerdir: Birçoğu, Sam Amca’ya hizmet etmekle Tanrı’ya hizmet ettiklerine duydukları inançtan tatmin duymuştur. Din resmen devletten ayrılmış olsa da, bu ortaklıklar devletin tarihsel bir aktör olarak nasıl işlediğini, çok çeşitli misyonerlik girişimlerine kayda değer ölçüde destek verebildiğini ya da onları zayıflatabildiğini açıkça göstermektedir.

Amerikan siyasetinin ve dış politikasının tarihçileri de din ile gizli operasyonların kesişimini daha yakından incelemekten önemli faydalar sağlayabilir. Din, Amerikalı casuslar için uzun süredir popüler bir propaganda aracı işlevi görmüştür — ve bunun haklı sebepleri vardır. Politikacılar, eylemleriyle, dinin bireylerin yaşamlarını derinden etkilediğine, kararlarını şekillendirdiğine ve sadakatlerini yönlendirdiğine inandıklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Akademisyenler de bu durumu en az siyaset yapıcılar kadar ciddiyetle ele almalıdır. Son yıllarda Andrew Preston, William Inboden ve diğer bazı tarihçiler, dinin dış politikada önemli — hatta yeterince kabul görmeyen — bir rol oynadığını göstermiştir. Axel Schäfer gibi başka araştırmacılar ise devlet ile çeşitli insani yardım ve sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri incelemişlerdir. CIA ile misyonerler arasındaki ilişkiye odaklanan bu tartışma, tabandan gelen dini aktivistlerin dünyası ile Amerikan dış politikası arasında önemli bağlantıları görünür kılarak, kamu–özel, kilise–devlet ilişkileri gibi temel bir meseleye yeni bir boyut katmaktadır.

Bu argümanları ortaya koymak için, bu çalışma CIA’nın tarihte dini nasıl kullandığını, bu kullanımların 1970’lerde yol açtığı tartışmaları ve nihayetinde — aslında gerçek bir çözüm üretmeyen — misyonerlik tartışmasının çözüm sürecini ele almaktadır. Din, CIA’nın misyonu ve ABD’nin yurtdışı müdahaleleri açısından tarihçilerin daha önce kabul ettiğinden çok daha temel bir rol oynamıştır. Bu durum, ABD’nin dünya sahnesindeki misyonunun, hükümet liderlerinin dini, milliyetçi amaçlara hizmet edecek dönüştürücü bir güç olarak görmelerine ne kadar derinden bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda, çeşitli dini kuruluşlar da Amerikan hükümetiyle iş birliği yapma konusundaki istekleri sayesinde kayda değer faydalar sağlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin II. Dünya Savaşı’na girişinden sadece birkaç ay önce, Başkan Franklin Delano Roosevelt, General William “Wild Bill” Donovan’ı Beyaz Saray’ın bodrum katındaki bir ofise önemli bir görevle gönderdi. Başkan, Donovan’dan yeni bir istihbarat teşkilatı için planlar hazırlamasını istiyordu. Sonuç olarak, Avrupa ve Asya’da savaş şiddetle sürerken başkanı en son gelişmelerden haberdar etmekle görevli yeni bir ofis, Bilgi Koordinatörü (COI) kuruldu. Pearl Harbor saldırısının ardından Beyaz Saray, ülkenin birinci sınıf bir istihbarat toplama kurumuna ihtiyaç duyduğunu fark ederek Donovan’ın yetkilerini genişletti. Kısa süre sonra COI, ismini değiştirerek OSS’ye dönüştü.

Donovan, OSS’ye çok sayıda tanınmış Amerikalıyı getirdi; bunlar arasında kadınlara, alkole ve casusluğa tutkuyla bağlı, güçlü bağlantılara sahip bir avukat olan Allen Dulles da vardı. Donovan’ın sağ kolu olarak görev yapan Dulles, OSS’nin ilk lider ve ajanlarının çoğunu işe aldı ve görevlendirdi. O ve Donovan, casusluk faaliyetlerinde özellikle misyonerleri kullanmaktan hoşlanıyorlardı. Casusluk işlerinin başındaki isim olarak Dulles, misyonerlerin diğer Amerikalı gruplardan çok daha fazla dil bilgisine sahip olduklarını, yerel halkın güvenini kazanmayı bildiklerini ve görev yaptıkları bölgelerin çeşitli coğrafyalarını ustalıkla tanıdıklarını fark etmişti. Dulles haklıydı. Amerikalı misyonerler, II. Dünya Savaşı sırasında hayati birer istihbarat kaynağı olduklarını kanıtladılar.

Savaşın bitmesinden kısa bir süre sonra Başkan Truman, OSS’yi lağvetti. Ancak Soğuk Savaş’ın şiddetlenmesiyle birlikte, Başkan Amerika Birleşik Devletleri’nin hâlâ etkili bir istihbarat teşkilatına ihtiyaç duyduğunu fark etti. 1947 yılında Kongre, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin ve CIA’nın kurulmasına izin veren Ulusal Güvenlik Yasası’nı kabul etti. Yeni teşkilatın yetki alanı oldukça genişti. Başkan için yalnızca yurtdışından bilgi toplayıp analiz eden bir araştırma birimi olarak hizmet vermekle kalmayıp, topladığı bilgiler doğrultusunda nispeten bağımsız biçimde hareket ederek dünya olaylarının seyrini değiştirmeye çalıştı. Kurumun muğlak yetki tanımı, onun esasen gizli bir paramiliter birim gibi işlemesine olanak tanıdı — ve bu yapı günümüzde bile çok az denetime tabidir.

Yeni CIA’nın liderleri kısa sürede dinin, ülkenin Soğuk Savaş cephaneliğinde güçlü bir silah olabileceğini fark ettiler. Aslında, ülkenin en popüler dini liderleri, Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen mücadelenin merkezine inancı yerleştiriyordu. Billy Graham gibi evanjelikler, komünizmin kötülüklerini sürekli vaaz ediyor ve Amerikalıları ülkelerine olan desteklerinde kararlı kalmaya teşvik ediyorlardı. Reinhold Niebuhr gibi Hıristiyan realistlerin önderliğini izleyen birçok ana akım Protestan, özgürlük ve demokrasiyi hem yurtiçinde hem de yurtdışında teşvik etme uğruna, ABD hükümetinin “daha küçük” kötülükler işlemesini destekliyordu. Birçok Katolik de ülkenin Soğuk Savaş seferberliğini destekleme konusunda oldukça istekliydi. Joseph McCarthy, Kennedy kardeşler, William F. Buckley, Fulton Sheen ve Francis Spellman gibi isimler, kilisede ve siyasette etkili olan figürlerin komünizme karşı yürütülen Amerikan kutsal savaşına katılmaya — hatta liderlik etmeye — hazır ve istekli olduklarını gösteriyordu. Dışişleri Bakanı olarak görev yapan John Foster Dulles da dinin Amerikan dış politikasının temel bir unsuru olmasını sağladı. Bir Hıristiyan realist olan Dulles, komünizmi ortadan kaldırmaya kararlıydı. 1950’lerde kardeşi CIA’nın başındayken, dinin Amerikan Soğuk Savaş cephaneliğinde önemli bir rol oynayacağından kimsenin şüphesi yoktu. Bununla birlikte, tüm dini liderler bu mücadeleye katılmaya istekli değildi. Çok sayıda liberal Protestan, Katolik pasifist ve tarihî barış kiliselerinin mensupları, Sovyetler Birliği’ne karşı sert bir tutum benimsemenin doğru bir yaklaşım olup olmadığından endişe duyuyordu.

Truman ve ardından Eisenhower, Amerikalıları içeride, ateist komünist saldırganlık karşısında inançlarını yeniden canlandırmaya teşvik ederken, CIA da yurtdışında dini canlanmayı teşvik ediyordu. 1951 tarihli çok gizli bir rapor, ajansın hedeflerini açık biçimde ortaya koyuyordu. Bir istihbarat analisti şöyle açıklıyordu: “Dinin, komünizme karşı Soğuk Savaş silahı olarak taşıdığı potansiyel evrensel ölçekte muazzamdır. Dini bir Soğuk Savaş silahı olarak kullanmadaki genel amacımız, yalnızca dünya ruh sağlığının ilerletilmesi olmalıdır; çünkü komünist tehdit, ruhsal olarak sağlıklı bir dünyada var olamaz.” Din ile komünizmin bir arada var olamayacağına dair bu inanç, 1950’ler ve 1960’larda Amerikan dış politikasının temel bir bileşeni haline geldi.

Bu amaçla CIA, dünyanın birçok bölgesinde dini aktivistler, misyonerler ve misyoner çocuklarıyla yakın biçimde çalıştı. Ne yazık ki CIA, operasyonlara ilişkin materyallerin büyük bölümünü gizli tutmaktadır. Ancak Orta Doğu’da, diplomat ve casus William Eddy gibi misyoner çocuklarının, petrol zengini krallıklarla ilişkiler kurmada özellikle değerli olduklarını biliyoruz. Bu kişilerin büyüdükleri yabancı kültürlere dair içgörüleri, Amerikan hükümeti için paha biçilmez birer kaynak oldu.

Latin Amerika’da, Amerikan gizli servislerinin dini etkili bir araç olarak gördüğü daha da net biçimde anlaşılmaktadır. CIA’nın dine olan inancının biçim kazandığı önemli yerlerden biri Guatemala’dır. 1950’lerin başında, halk arasında sevilen ve karizmatik bir lider olan Başkan Jacobo Árbenz, kapsamlı bir toprak reformu kampanyası başlattı; binlerce dönüm kullanılmayan araziyi Amerikan şirketlerinin elinden alarak yerli köylülere devretti. Bu hamle, ABD’nin en güçlü ve en etkili bağlantılara sahip şirketlerinden biri olan United Fruit Company’yi doğrudan tehdit etti. CIA, Árbenz’i komünizmle ve Sovyetler Birliği ile ilişkilendiren büyük çaplı bir kampanya başlattı. Din, CIA’nın bu kapsamlı propaganda çabasının merkezine yerleştirildi. Bir politika yönergesinde belirtildiği üzere ajans, “Katolik Kilisesi’nin önde gelen mensuplarıyla, Katolik sivil örgütlerinin ve yayınlarının anti-komünist faaliyetlerini sürekli ve hızla artan ölçekte harekete geçirmeye” çalıştı. Bu doğrultuda CIA, Kardinal Francis Spellman’ı Guatemala’ya göndererek yerel piskoposları komünizmi (ve dolaylı olarak Árbenz’i) kınayan bir pastoral mektup yayınlamaya teşvik etmiş olabilir.

Ancak CIA’nın amacı, yalnızca yerli halkı din adına komünizme karşı savaşmaya teşvik etmekle sınırlı değildi. Ajanların belki de en dahiyane hamlesi, “Militan Tanrıtanımazlar Örgütü” adında bir oluşum yaratmak oldu. Amerikalı operatifler, Guatemala’da ateizmi ilerletmek adına bir komünist devrimi teşvik ettiğini iddia eden bir dizi mektup uydurdu. Bu mektuplarda, Katolik Kilisesi’nin ABD ve Vatikan adına çalıştığı ileri sürülüyor ve şöyle deniyordu: “Guatemala’da Katolik Kilisesi’nin kötücül etkisini ortadan kaldırmak için daha aktif bir rol üstlenmeye kararlıyız.” CIA, bu mektupları, “entelektüeller, öğrenciler ve çeşitli komünist cephe örgütlerinin yetkilileri gibi ateist bir örgüte katılmaya yatkın olabilecek” Guatemalalılara gönderdi. Ardından bu mektupları Árbenz karşıtı gazetecilere, kilise liderlerine ve siyasetçilere “sızdırdı.” Çok yönlü bu çaba kusursuz biçimde işe yaradı. Haziran 1954’te, isyancı lider ve Amerikan işbirlikçisi Castillo Armas’ın başında bulunduğu küçük bir “ordu” Guatemala’yı işgal etti. Amerika Birleşik Devletleri’yle doğrudan yüzleşmek istemeyen Árbenz, ülkeyi terk etti.

CIA, Şili’de de dini son derece ustalıkla kullandı; ABD’nin siyasi gündemine hizmet etmek üzere yabancı dini liderleri ve örgütleri devreye sokmanın değerini erkenden fark etti. CIA’nın bir dini aktivisti kullanmasına dair en bilinen örneklerden biri haline gelen olayda, ajansın Belçikalı rahip Roger Vekemans’a Şili’de Katolik bir anti-komünist hareket inşa etmesi için milyonlarca dolar ödediği öne sürülmektedir. Vekemans’ın hareketi, Salvador Allende’nin solcu hükümetinin yerini Hristiyan Demokrat Parti’den Eduardo Frei Montalva’nın almasına katkı sağladı.

CIA, dinin Vietnam’da da değerli bir araç olduğunu gördü. Ajansın sahada dini aktivistleri ne ölçüde kullandığına dair söylentiler ve spekülasyonlar bolca mevcuttur. CIA ile bir aktivist arasındaki iş birliğine dair en çok bilinen örnek, dindar bir Katolik ve tıp doktoru olan Tom Dooley’dir. Dooley, Vietnamlı mültecilerle çalışmış, ardından Laos’ta hastaneler kurmuştur. Yerel halka hizmet ederken aynı zamanda CIA’nın Laos’taki halkın eğilimlerini ve Kuzey Vietnamlı asker hareketlerini takip etmesine yardımcı oluyordu. Güneydoğu Asya’da ABD’nin ilk propaganda kampanyasını yürüten Edward Lansdale ise, sahte astrolojik haritalardan, Kuzey Vietnamlılara Meryem Ana’nın güneye doğru yola çıktığını bildiren reklam kampanyalarına kadar uzanan yöntemlerle dini, Vietnam halkını komünizme direnişe teşvik etme çabasının merkezi bir parçası haline getirdi. Bu girişimlerin Vietnamlılar üzerindeki etkisi olup olmadığı hâlâ akademik tartışma konusudur. Ancak savaş tırmandıkça, Güneydoğu Asya’daki dini aktivistler giderek daha fazla endişe duymaya başladılar. ABD hükümetinin Vietnam’da “gönülleri ve zihinleri kazanma” planının istemeden bir parçası hâline geldiklerinden korkuyorlardı.

1960’lı yılların ortalarına kadar CIA, Guatemala, Şili, Vietnam ve Orta Doğu’daki faaliyetlerini büyük ölçüde gizlemeyi başarmıştı. Ancak Domuzlar Körfezi fiyaskosunun ardından kamuoyunun CIA’ya olan güveni azalmaya başladı. Gazeteciler, ülkenin gizli servislerini daha yakından mercek altına almaya başladılar. Yıllar boyunca CIA, editörlerin ve yayıncıların kasıtlı işbirliğiyle Amerikan medyasına haber yerleştirebiliyor ya da bazı haberlerin yayımlanmasını engelleyebiliyordu. Ancak bu dönem hızla sona eriyordu. Aynı dönemde, toplumsal açıdan bilinçli ve politik olarak ilerici yeni bir aktivist kuşağı, dünyanın en yoksul topluluklarını örgütlemek amacıyla yurtdışına gitmeye başladı. Misyonerler ve insani yardım çalışanları, Amerika Birleşik Devletleri’nin yurtdışındaki demokratik süreçleri dolaylı ya da doğrudan baltalayan ve kâr uğruna sömürücü siyasi rejimleri destekleyen rolünü fark ettikçe, CIA’nın eylemlerini görmezden gelmeye daha az istekli hale geldiler.

1966 yılında, New York Times CIA hakkında çok sayıda ifşaat içeren kapsamlı bir yazı dizisi yayımladı. Bu yazılardan biri, “derin örtü” altında çalışan ajanların rutin biçimde “iş insanı, turist, akademisyen, öğrenci, misyoner ya da yardım çalışanı” kılığında faaliyet gösterdiklerini ortaya koyuyordu. Birkaç liberal Protestan dergi bu yazıya dikkat kesildi. Reinhold Niebuhr’un, daha pasifist eğilimli Christian Century dergisine alternatif olarak başlattığı Hıristiyan realist yayın Christianity and Crisis’te bir yazar şöyle diyordu: “CIA ajanlarının misyoner kılığında ortaya çıktığına ve Hıristiyan grupların CIA tarafından kullanıldığına dair bazı ipuçları var.” Ancak aynı yazar, “yurtdışında Kilise adına çalışan, politik olarak ne kadar dar görüşlü ve vatansever olursa olsun hiçbir Amerikalının, CIA’ya doğrudan hizmet ederek bağlılığının bütünlüğünü riske atacağını” pek olası bulmuyordu.

Ancak 1974 yılında misyoner liderler, onları sarsan yeni ifşalarla karşı karşıya kaldı. Gazeteciler, CIA’nın Şili’de demokratik seçimleri baltalamak amacıyla dini nasıl manipüle ettiğini ortaya çıkardı. Birleşik Metodist liderler, Başkan Gerald Ford’u Latin Amerika’da CIA’nın dizginsiz faaliyetlerine izin verdiği için sert biçimde eleştirdi ve mezheplerinin CIA ile bağlarını koparması çağrısında bulundu. Cizvit dergisi America, misyonerlerin “özellikle kendi hükümetlerinin, vatandaşlarının çoğunun onaylamayacağı amaçlar ve yöntemlerle faaliyet gösterdiği durumlarda, o hükümet tarafından baltalanmaması gerektiğini” savundu. Soğuk Savaş’a tam destek vermiş ve bu sadakatten fayda görmüş bazı misyonerler bulunmakla birlikte, diğerleri hükümetten uzak durmayı tercih ediyordu.

Kongre de bu gelişmeleri dikkatle izliyordu. Watergate skandalının ardından, Amerikalı senatörler ve temsilciler, federal kurumlar üzerindeki denetimlerini daha kararlı bir şekilde yürütmeye başladılar. Artık görmezden gelmeyi ne istiyor ne de göze alabiliyorlardı. 1975 yılında ABD Senatosu, CIA’yı soruşturmak üzere on bir üyeden oluşan özel bir komite kurdu. Senato İstihbarat Faaliyetleri Üzerinden Devlet Operasyonlarını İnceleme Seçim Komitesi — başkanı Idaho Senatörü Frank Church’ün soyadından dolayı yaygın olarak “Church Komitesi” olarak bilinir — 800 kişiyle röportaj yaptı, 250 kapalı ve 21 açık oturum gerçekleştirdi. Komitenin sonunda kamuoyuna sunduğu rapor öyle ağırdı ki, komite üyelerinden ikisi — Cumhuriyetçiler John Tower ve Barry Goldwater — nihai raporu desteklemeyi reddetti.

Church Komitesi’ne göre CIA, o dönemde ajansa çalışan misyoner ve din görevlisi sayısının son derece az olduğunu Senato’ya bildirmişti — “doğrudan operasyonel amaçla kullanılan toplam 21 kişiyi kapsayan 14 gizli düzenleme.” CIA, bu Amerikalı misyonerlerin çoğuna istihbarat toplama ve sağlama karşılığında ödeme yapmıştı. Ancak bir kişi, diğer ajanların “örtüsünü” korumaya yardımcı olmuştu. CIA’ya göre bu dini aktivistlerin çalışmaları büyük ölçüde “Üçüncü Dünya’da komünizmle ‘rekabet’ etmeye” yönelikti. Buna ek olarak, CIA, Amerikan istihbarat amaçları açısından değerli görülen ya da ABD’nin küresel antikomünist gündemini teşvik etmede faydalı olan çeşitli dini grupların hizmetlerini de finanse etmişti. Başka bir deyişle, bu iş birliği karşılıklıydı ve her iki taraf da bu ilişkiden yararlanmıştı.

CIA’yı soruşturan senatörler, ajansın bu uygulamalarını onaylamadılar. Church Komitesi, kamuoyuna hitaben yaptığı açıklamada dinin “doğası gereği ulus-üstü” olduğunu vurgulayarak, “Amerikan dini gruplarını ulusal amaçlar doğrultusunda operasyonel olarak kullanmak hem bu yapıların özüne aykırıdır hem de dünyanın dört bir yanındaki kardeş yapılarla olan bağlarını zayıflatır,” diyordu. Ancak komite, CIA’nın Amerikalı olmayan dini örgütleri kullanmasına ya da doğrudan dinin kendisini manipüle etmesine dair herhangi bir soruşturma yürütmedi ve eleştiride bulunmadı.

Her ne kadar CIA–din ilişkisine dair ifşalar, Church Komitesi’nin yüzlerce sayfalık raporunda yalnızca üç sayfa yer bulmuş olsa da, bu soruşturma yıllardır büyüyen bir tartışmayı körükledi. Soğuk Savaş’ın zirve döneminde, birçok Amerikalı CIA’nın eylemlerine göz yummaya hazır görünüyordu. Ancak 1970’li yıllarda tablo değişmişti. Bu hikâye, birçok Protestan ve Katoliğin, yurtdışındaki çalışmalarının devletle ne denli iç içe geçmiş olduğu konusunda ne kadar bölünmüş ve çelişkili hissettiğini açık biçimde ortaya koydu.

Senato’nun Church Komitesi’ni toplama kararı almasından sadece birkaç ay önce, Victor Marchetti ve John D. Marks, CIA ve İstihbarat Kültü adlı kitabı yayımladı. Kitapta, büyük olasılıkla 1966 tarihli New York Times haberinden alınmış olan dinle ilgili tek bir kısa cümle yer alıyordu, ancak bu cümle zamanla oldukça fazla ilgi gördü. Yazarlar şöyle yazıyordu: “Resmî örtüye ek olarak, CIA bazen görevlilerini ‘derin örtü’ altında iş insanı, öğrenci, gazeteci ya da misyoner kılığında görevlendirir.” Kitapla ilgili bir röportajda Marks, bir muhabire CIA’nın “kilise faaliyetleriyle, dini etkinliklerle yoğun şekilde ilişkili olduğunu; kiliseye sızdığını, kilise ya da kilise gruplarını fonlama mekanizması olarak kullandığını; misyonerlerden bilgi talep ettiğini, onları işe almaya çalıştığını” söyledi.

Hikâye kamuoyunda ilgi görmeye başladıkça Marks, misyonerler arasında yaptığı gayriresmî bir ankette ulaştığı kişilerin %30 ila %40’ının “ya CIA–kilise bağlantısına dair anlatacak bir hikâyesi olduğunu ya da böyle birini tanıdığını” iddia etti. Marks, öğrendiklerine dair bazı örnekler de sundu: Vietnam’da CIA için çalışan bir Katolik piskopos; Hindistan’da ajans için bilgi toplayan bir misyoner; Bolivya’da CIA’ya komünist parti, işçi sendikaları ve çiftçi kooperatifleri hakkında düzenli rapor gönderen bir Protestan misyoner; yine Bolivya’da CIA’ya düzenli olarak şüpheli komünistlerin isimlerini veren bir başka misyoner. Marks bu iddialarını destekleyecek herhangi bir kanıt sunmadı ve bu iddialar hiçbir zaman sorgulanmadı. Gözlemleri büyük olasılıkla en azından kısmen gerçeğe dayanıyordu; ancak öylesine belirsiz ve temelsizdi ki neredeyse hiçbir değer taşımıyordu. Buna rağmen, çeşitli dini haber ajansları bu iddiaları kamuoyuna taşıdı.

National Catholic Reporter’da yayımlanan ve Marks’ın iddialarını belgeleyen bir haber, CIA ile din arasındaki ilişkiye yönelik ilgiyi daha da artırdı. Richard L. Rashke bu durumu keskin bir gözlemle şöyle ifade ediyordu: “CIA’nın kiliselere sızdığına dair artan farkındalık, kilise liderlerini adeta bir Watergate çıkmazının pençesine itti. Eğer CIA–kilise bağlantılarını kabul etmezlerse örtbas etmekle suçlanacaklar; ama bildiklerini açıklarlarsa, güvenilirliklerini daha da zedeleyecek, Amerikalıların hassasiyetlerini sarsacak ve masum insanları sınır dışı edilme, hapse atılma, hatta işkence ya da ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaklar.” Tartışma büyüdükçe Washington Post, New York Times ve diğer gazeteler de CIA’nın misyoner taktiklerini incelemeye başladı.

Amerikalılar, dini aktivistlerle CIA arasındaki işbirliğine dair ifşalara çelişkili tepkiler verdi. Tarihçi ve köşe yazarı Garry Wills şu yorumda bulundu: “CIA, kutsal olan da dahil hiçbir şeyi kutsal saymaz. Şu anda ihtiyacımız olan şey, kilise ile devlet arasında bir duvardan çok, bizimle CIA arasında bir duvar — ki bu da bizi onun emperyalist müdahalelerinden korusun.” Öte yandan Michael Novak aynı fikirde değildi: “Ben, istihbarat servisleri aracılığıyla yürütülen bir savaşı, atom bombalarıyla yürütülen bir savaşa tercih ederim.” Novak, gazetecilere ve ajans eleştirmenlerine geri çekilmelerini ve CIA’nın işini yapmasına izin vermelerini tavsiye etti.

Önde gelen Hristiyan dergiler de bu tartışmaya dahil oldu. Editörler, daha önce Vietnam’daki savaşla ilgili büyüyen tartışmaları yakından takip etmiş ve hükümet destekli insani yardım misyonlarının meşruiyeti konusunda çeşitli görüşler öne sürmüşlerdi. Bu nedenle CIA–misyoner iş birliği gibi daha karmaşık ve tartışmalı bir meseleyi ele almaya hazırlardı. Katolik haftalık dergi America’nın editörleri, orta bir yol izleyerek zaman zaman, özellikle komünizmle mücadele bağlamında, misyoner–CIA iş birliklerinin “olumlu bir hayır” anlamına gelebileceğini savundular; ancak kilise liderlerini geçmişteki “trajik hatalardan” kaçınmaları konusunda uyardılar. Liberal Protestan yayın Christian Century, yazar ve Katolik aktivist Gary MacEoin’in CIA’nın Latin Amerika’daki misyonerlerin güvenilirliğine verdiği zararı ele alan uzun bir makalesine yer verdi. Evanjeliklerin önde gelen yayın organı Christianity Today de gelişen olayları haber yaptı. Ancak haberin tonu öfke değil kayıtsızlık içeriyordu; çünkü Evanjelikler, Vietnam savaşını, ana akım Protestan ve Katolik muadillerine kıyasla daha uzun süre desteklemişti. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana, devlete yakın çalışmanın Hristiyanlığı ihraç etmek açısından büyük bir potansiyel taşıdığına inanmışlardı ve hükümeti eleştirmeye daha az isteklilerdi.

Yine de, dini liderlerin tümü bu meselenin ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Yurtdışında çalışan misyonerler her zaman savunmasız bir konumdaydılar ve artan tartışmalar bu durumu daha da kötüleştiriyordu. 1964 yılında Kongo’daki bir isyancı grup, ABD adına casusluk yaptığı gerekçesiyle misyoner Paul Carlson’ı öldürmüştü. 1970’li yılların başlarına gelindiğinde, misyonerler artık düzenli olarak ABD hükümeti için çalışmakla suçlanıyorlardı. Bu durum, Latin Amerika ve Afrika’da giderek güçlenen anti-sömürgeci ve kurtuluşçu hareketlerle birleşince, misyonerlik faaliyetlerini her geçen gün daha tehlikeli hale getiriyordu.

Ayrıca, CIA ile iş birliği tartışması, 1974’te İsviçre’nin Lozan kentinde düzenlenen Uluslararası Dünya Evangelizasyonu Kongresi bağlamında ortaya çıktı. Billy Graham ve diğerlerinin misyonerliği yeniden düşünmek amacıyla organize ettiği bu tarihi etkinlikte, Küresel Güney’den gelen dini liderler, Amerikalı misyonerlerin diğer kültürlere dair varsayımlarını eleştirdiler. Aynı zamanda Hristiyan gücün merkezinin hızla Batı’dan uzaklaştığını da ortaya koydular. Amerikalı dini liderler bu mesajı fark etti. Birçoğu, her zamanki alışkanlıklarla devam etmenin artık mümkün olmadığını hissetti. Etkili bir şekilde müjdeci faaliyetler yürütmek için, İncili Amerikan yaşam tarzından ayırmaları gerektiğini anladılar.

Amerikalı dini aktivistlerin CIA tarafından gizli operasyonlarda kullanıldığını öğrenen Oregon Senatörü Mark Hatfield — açık sözlü bir Evanjelik ve Baptist — CIA Direktörü William Colby’ye bir mektup yazarak endişelerini dile getirdi. Ancak Colby, ajansın misyonerleri kullanmasını sınırlama niyetinde değildi. Birçok ülkede hem yerel hem de Amerikalı din görevlilerinin “önemli roller oynadığını ve CIA aracılığıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne, ne kendi bütünlüklerinden ne de misyonlarından ödün vermeksizin, fayda sağlayabileceklerini” belirtti. Yaşanan tartışmanın, sahadaki gerçeklerden değil, “sansasyonel habercilikten” kaynaklandığını savundu.

Colby’nin yanıtından tatmin olmayan Hatfield, bu kez Başkan Gerald Ford’a başvurdu. CIA’nın din adamları, tarikat üyeleri ve misyonerlerle ilişki kurmasının “ABD’nin yurtdışındaki imajını lekelediğini ve kiliseyi kirlettiğini” savundu. Misyonerlerin CIA tarafından kullanılmasına izin vermekle, “kilisenin misyonunu çarpıttığımızı ve ABD’nin kendi çıkarları uğruna her yola başvurabileceği izlenimini yarattığımızı” söyledi. Mektubunu, başkandan CIA’nın dini aktivistleri Amerikan casusluğu için kullanmasını durduracak yürütme yetkisini kullanmasını talep ederek sonlandırdı. Ancak yine, beklediği yanıtı alamadı. Ford yalnızca CIA’yı durdurmayı reddetmekle kalmadı; bir yardımcısı Hatfield’a, “pek çok” din görevlisinin CIA ile düzenli iletişim hâlinde olduğunu söyleyerek durumu daha da kötüleştirdi.

Bunun üzerine Hatfield, protestosunu kamuoyuna taşıdı. 1975’in sonlarında Senato kürsüsüne çıkarak CIA’nın uygulamalarını ve başkanın bu konuyu tartışmayı reddetmesini açıkça kınadı. Kilise–devlet ayrımının ihlal edildiğini öne sürdü ve şöyle dedi: “Bu ülkede… kilise, devletin bir kolu değildir; devlet de kilisenin aracı değildir. Birinci Anayasa Değişikliği ve tüm tarihimiz… bunu son derece net biçimde ortaya koyar.” Ne CIA direktörünü ne de başkanı din görevlilerinin gizli operasyonlarda kullanılmaması gerektiğine ikna edemeyen Hatfield, federal istihbarat kurumlarının siyasi olayları manipüle etmek ya da istihbarat toplamak amacıyla dini aktivistlerle iş birliği yapmasını yasaklayan yeni bir yasa tasarısı sundu. Yasa tasarısı, Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA), CIA ve Savunma İstihbarat Ajansı’nın (DIA) “herhangi bir din görevlisine ya da dini bir kuruluş, birlik ya da cemiyetin çalışanı ya da mensubuna istihbarat toplama veya başka herhangi bir operasyonel katılım için ödeme yapmasını” yasaklıyordu. Tasarı ayrıca, istihbarat ajanlarının dini aktivistlerin hizmetlerini “talep etmesini ya da kabul etmesini” de yasaklıyordu.

Hatfield, 5 Şubat 1976 tarihinde Senato kürsüsüne yeniden çıkarak milletvekillerini yasa tasarısını desteklemeye çağırdı. Ayrıca Congressional Record’a (Kongre Tutanakları) CIA’nın taktiklerine karşı çıkan bir dizi mektubu da ekletti. Bu mektuplar, teolojik olarak farklı görüşleri temsil eden Amerikan dini kuruluşları tarafından kaleme alınmıştı: National Council of Churches, United Methodist Church, United Presbyterian Church, United Church of Christ, Maryknoll Fathers ve Church of the Nazarene. CIA politikasını protesto eden diğer gruplar arasında, daha önce bir paravan kuruluş aracılığıyla CIA’den fon almış olan Evanjelik örgüt World Vision International ve Mennonite Central Committee de yer alıyordu.

CIA’ya dair ifşaların ardından, Hristiyan aktivistlerin bu kurumla işbirliği yapmasının iyi bir fikir olduğunu düşünen neredeyse hiç kimse kalmadı. On yıllar boyunca birçok Hristiyan — elbette hepsi değil — ABD istihbarat servisleriyle çalışmayı değerli ve vatansever bir görev olarak görmüştü. Bu iş birliği zaman zaman somut faydalar da sağlıyordu. Ancak Amerikalılar, ajansın Şili, Guatemala, Küba ve Vietnam’daki eylemleri hakkında daha fazla şey öğrendikçe, CIA artık Tanrı’dan yana “Sam Amca”nın sağ kolu gibi görünmekten çıkmış; sömürücü, manipülatif ve iki yüzlü bir şeytan aracına dönüşmüş gibi algılanmaya başlanmıştı. Misyonerler, CIA ile olan bağları nedeniyle yıllarca süren çabalarını kendi elleriyle boşa çıkarma riskiyle karşı karşıya kalmıştı.

Kilise içindeki protestolar büyürken, Metodist misyoner ve yazar Arthur J. Moore, Hristiyanların bu meseleyi fazlasıyla basitleştirdiğinden endişe duyuyordu. Niebuhr’un geliştirdiği Hıristiyan realist perspektifi yansıtarak, onun dergisi Christianity and Crisis’te yayımlanan yazısında, Hatfield’ın yasa tasarısı yaklaşımını teolojik olarak “şüpheli” ve “pratik dışı” olarak nitelendirdi. Moore’a göre, Amerikalı misyonerler ne kadar çabalasalar da vatandaşlık kimliklerinin dışına çıkamazlardı. Hem yasal hem de ahlaki açıdan Amerikan devletinin öznesiydiler. İster CIA’ya bilgi versinler, ister ABD Konsolosluğu önünde protesto düzenlesinler, ister sağdan ister soldan hareket etsinler; aktivistlerin dini çağrıları ile bu dünyadaki somut vatandaşlıkları arasındaki gerilimden kaçmaları mümkün değildi. Tarafsızlık bir yanılsamaydı.

Diğer bazı isimler ise kilise ile devlet arasında daha güçlü bir ayrım umudunu sürdürüyordu. Baptistlerden oluşan bir koalisyon adına kaleme aldığı yazıda James E. Wood, ajanların misyonerlerle çalışmasını, ABD Anayasası’nın “açık bir ihlali” ve dini “küçük düşüren” bir uygulama olarak nitelendirdi. Wood, “Anayasa, ABD hükümetinin seküler amaçlara ulaşmak için dini araçlar kullanmasını yasaklar,” diyerek durumu özetledi. Wood’un makalesi, Beyaz Saray, CIA, basın, kilise liderleri ve Senatör Hatfield arasında şekillenmekte olan beş yönlü tartışmanın merkezinde yer alan temel meseleleri görünür kıldı. En azından ilkesel düzeyde uzun süredir kilise ile devletin ayrılığına bağlı olduklarını düşünen Amerikalılar, misyonerler ve diğer dini aktivistlerin devletle bu kadar derin ve karmaşık ilişkilere sahip olmasına şaşırmıştı.

Pek çok büyük mezhep ve misyonerlik örgütü, Hatfield’ın yasa tasarısını destekledi. Liberal Protestan Ulusal Kiliseler Konseyinin liderleri, yurtdışındaki hizmetlerinin CIA ile işbirliği yaptığına dair “her türlü iddiaya” karşı mücadele edeceklerini belirtti ve üye kiliselere “CIA ile tüm temaslardan kaçınmaları” çağrısında bulundu. Metodist Kilisesi, CIA için kasıtlı olarak çalışan herhangi bir misyonerle bağlarını koparacağına dair bir karar aldı. Geniş ve aktif bir misyonerlik ağına sahip olan Assemblies of God (Tanrı’nın Askerleri) mezhebi ise sessizce, çalışanlarına CIA ile iş birliğinden kaçınmaları yönünde talimat verdi. Ancak kilise liderleri, kamuoyu önünde CIA’ya karşı çıkmak istemediler. Büyük olasılıkla, hükümete olan sadakatlerinin sorgulanmasından endişe ediyorlardı.

İlerici Evanjelik lider Jim Wallis tarafından yayımlanan Sojourners dergisi de CIA’nın uygulamalarını eleştirdi. Editörler, Hatfield’ın aldığı bazı mektuplara dergide yer verdi. Bu mektuplar, CIA ile dini aktivistlerin iş birliği meselesinin — en azından onların gözünde — son derece ciddi bir sorun olduğunu ortaya koyuyordu. O dönem, ülkenin önde gelen bazı Evanjelik liderlerine perde arkasından metinler yazan üretken yazar Mel White, Hatfield’a yazdığı mektupta, yurtdışına yaptığı seyahatlerin ardından CIA’nın kendisine defalarca bilgi sormak üzere yaklaştığını aktardı. White iş birliğini reddettiğinde, bir kadın ajan kendisini tehdit etmişti: “Pasaportunu kim veriyor, ve işbirliği yapmazsan onu sürdürebileceğini mi sanıyorsun?” diye sormuştu. Fuller İlahiyat Fakültesi’nde dünya misyonları profesörü olan C. Peter Wagner da Hatfield’a, CIA ile düzenli olarak işbirliği yapan misyonerleri “birinci elden tanıdığını” bildirdi. Ajansın bu kişilere, yürüttükleri dini hizmetler için maddi katkılarda bulunduğunu belirtti. Asya’da uzun yıllar misyonerlik yapmış olan Ralph R. Covell ise CIA ile sahadaki çalışmaları sırasında karşılaştığını yazdı: “O anda bana, daha önce hiç olmadığı kadar net biçimde, Çinli komünistlerin bizi suçladığı şey — yani Amerikan emperyalizminin siyasi ajanları olmak — olma tehlikesi içinde olduğumuz açıkça göründü.”

Bu misyonerlerin, kiliselerin ve dergilerin yürüttüğü protestoların yanı sıra Hatfield’ın CIA’nın gücünü ve bağımsızlığını sınırlamaya dönük yasa tehdidi de etkili oldu. 1976’nın başlarında George Herbert Walker Bush CIA Direktörlüğü görevini üstlendiğinde, ilk işi ajansın Amerikalı misyonerler ve din görevlileriyle “ücretli” ilişkiler kurmasını yasaklamak oldu. Bush’un yayımladığı politika yönergesi tam anlamıyla politik bir ustalık örneğiydi: Görünüşte Hatfield’ın, büyük Amerikan mezheplerinin ve misyonerlik kuruluşlarının taleplerini karşılıyor gibi görünüyordu ama gerçekte fazla bir değişiklik getirmiyordu. Bush şöyle söz verdi: “CIA, hiçbir Amerikalı din görevlisi ya da misyoner ile gizli, ücretli ya da ücretsiz herhangi bir sözleşmeli ilişki kurmayacaktır.” Ayrıca “Amerikan kilise gruplarının CIA amaçları doğrultusunda fonlanmayacağını ya da paravan olarak kullanılmayacağını” taahhüt etti. Ancak aynı belgede şu cümle de yer aldı: “CIA, Amerikalı din görevlileri ya da misyonerler tarafından gönüllü olarak sunulan bilgileri memnuniyetle kabul etmeye devam edecektir.” Dahası, ajans, üst düzey yetkililerin, yurtdışından dönen dini görevlilerin “önemli dış istihbarat bilgilerine sahip olabileceğini” düşünmeleri durumunda, bu kişilerle temas kurma hakkını da saklı tutuyordu.

Hatfield, Bush’un bu vaatlerinden memnun kaldı. Bir kez daha Senato kürsüsüne çıkarak bu politika değişikliğini övdü, Bush ile aralarında geçen sıcak mektuplaşmaları paylaştı ve yasa tasarısını resmen geri çekti. Böylece CIA, Kongre denetimi olmaksızın kendi politikalarını şekillendirme ve uygulama alışkanlığını sürdürme konusunda bir kez daha serbest bırakılmış oldu.

Hatfield, Bush’un yeni politikasından memnuniyet duysa da, daha ilerici ve siyasi farkındalığı yüksek bazı Hristiyan dergiler, CIA Direktörü’nün sunduklarını pek inandırıcı bulmadı. Christianity and Crisis’te yazan bir yazar, Amerikan halkının “Bush’un tuzağına düştüğünden” endişeliydi. CIA’nın, Bush’un politika açıklamasında tarif edilen türde ücretli sözleşmeli ilişkilerin ötesine zaten geçmiş olduğunu savundu. “Dini gruplar,” diye yazdı, “Bush’un, hâlihazırda gerçekleşmeyen şeyleri yasaklamasından başka bir şey elde etmiş olmayacak.” Christian Century editörleri ise CIA’nın sahte ayrımlar yarattığını düşünüyordu. Onlara göre Amerikalı dini aktivistlerle yapılan iş birlikleriyle Amerikalı olmayanlarla yapılanlar arasında; misyonerlerle gönüllü işbirliği yapılmasıyla onlara ödeme karşılığı görev verilmesi arasında; din görevlilerinin yurtta bilgilendirilmesiyle sahada bilgilendirilmesi arasında hiçbir ahlaki fark yoktu. Editörler öfkeyle şunu yazdı: “Dünya misyonunun Hristiyan kilisesi açısından anlam kazandığı ahlaki evren, bu denli bölmelere ayrılamaz.” Sojourners editörleri de benzer şekilde tepki gösterdi: “Amerikan kilisesi CIA’nın misyonuna sızma girişimlerine karşı kısmi bir yalıtım kazanmış olabilir,” diye yazdılar, “ancak bu durum CIA’nın evrensel kiliseye yönelik girişimlerini hiçbir şekilde sınırlamıyor.” Bush’un politika değişikliği, Amerikan dini liderlerini bir seçimle baş başa bıraktı: Misyonları, küresel kiliseyi saf tutmak mıydı, yoksa yalnızca kendi Amerikan hizmetlerinin CIA bulaşından uzak kalmasını sağlamak mı?

Birçok dini lider, Bush’tan daha açık bir politika değişikliği talep etmeye devam etse de, CIA Direktörü, Hatfield artık ikna edildiği için kiliselerin ajansın gücünü sarsacak bir etki yaratamayacağını gayet iyi biliyordu. Kısa süre sonra tartışmalar duruldu. Kongre desteği olmadan, Amerikan kilise ve misyon liderleri günlük işleyişlerine geri döndüler. CIA’ya dair suistimaller manşetlerden çekildikçe, kendi misyonerlerinin ve aktivistlerinin ABD’nin en tartışmalı küresel hırslarını destekleme biçimlerine dikkat çekmek için pek az nedenleri kalmıştı. Ancak CIA, misyonerlerle olan bağlarını tamamen koparmış değildi. 1977 yılında Bush’un halefi, kurum içinde gizli tutulan bir dahili notta Bush’un politika yönergesinin “misyonerler ya da din görevlileriyle, dini statülerinden bağımsız konularda — örneğin gizli olmayan çeviri hizmetleri sağlamak gibi — açık ilişkiler kurulmasını yasaklamadığını” açıkça belirtti. Görünüşe göre CIA hâlâ “dini olan” ile “olmayan” şeyler arasında net bir ayrım yapılabileceğine inanıyordu. Notun ima ettiğine göre, ajans misyonerleri maaş bordrosunda tutmaya devam edebilirdi.

Sonraki birkaç on yıl boyunca gazeteciler, aktivistler ve bazı Kongre üyeleri zaman zaman bu tartışmayı yeniden gündeme getirdiler, ancak mesele bir daha asla ilk dönemindeki gibi yoğun ve sürekli bir ilgi görmedi. Oysa kimsenin bilmediği şey, Bush’un politika yönergesinin neredeyse tamamen anlamdan yoksun olmasının yanı sıra, bağlayıcı da olmadığıydı. 1996 yılında CIA Direktörü John Deutch, bir Senato istihbarat komitesi önünde ifade verdiğinde, 1976’da getirilen din görevlileriyle ücretli ilişki yasağının teknik olarak hâlâ yürürlükte olduğunu, ancak “ulusal güvenliğe yönelik benzersiz ve özel tehditler” durumunda bu yasağı geçersiz kılma yetkisine sahip olduğunu açıkladı. Deutch, kendisinin ve seleflerinin 1976’dan bu yana “Ajansın, istisnai durumlarda Amerikalı din görevlilerinin kullanılmasını bütünüyle dışlamaması gerektiği sonucuna vardıklarını” söyledi.

Gerçekten de CIA, kendi politikalarının içine, Kongre’nin hiçbir zaman kapatmaya çalışmadığı devasa açık kapılar yerleştirmişti. Ajans, kamuoyuna Amerikalı misyonerleri gizli operasyonlarda ya da istihbarat toplamada kullanmayacağına dair söz veriyordu. Ancak perde arkasında, koşulların uygun olduğuna kanaat getirirse ya da misyonerler Amerikan topraklarında bulunuyorsa, tam da bu işleri yapmakta özgür olduğunu kabul ediyordu. Ajans ayrıca, aktivistlerin açıkça “dini çalışmaları” ile “dini olmayan çalışmaları” arasında ayrım yapma hakkını kendinde görüyor, ikincisi için onları işe alma hakkına sahip olduğunu düşünüyordu. Bu arada, CIA hiçbir zaman yabancı din görevlilerini ve misyonerleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı bırakmadı ya da bunu inkâr etmedi. Ajanlar, propaganda dağıtımı amacıyla kurgusal dini örgütler yaratmak konusunda da herhangi bir çekince taşımıyorlardı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı boyunca CIA, Tanrı’da kullanışlı, tutarlı ve güçlü bir müttefik bulmuştu.

Özetle, misyonerler uzun süredir Amerikan devletinin birer uzantısı olarak önemli roller üstlenmişlerdir. II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde birçok misyoner, hem ülkeleriyle hem de hizmet verdikleri yabancı halklarla aynı anda çalışmayı kabul etmişti. Ancak Soğuk Savaş çözülmeye başladıkça ve özellikle Vietnam bağlamında Amerikan dış politikası daha çok sorgulanır hale geldikçe, misyonerler ve kilise liderleri, CIA ile kurdukları bazı iş birliklerinden giderek daha fazla rahatsızlık duymaya başladılar. Araştırmacılar, bu değişimin nasıl ve neden gerçekleştiğini daha iyi anlamalıdır. CIA–misyoner iş birliğinin tarihi, kilise ile devlet arasındaki ilişkilerin yurtdışında ne denli karmaşık olduğunu yeni yönleriyle gözler önüne serer. Dinin Amerikan dış politikasındaki işlevi hakkında öğrenilecek çok şey olsa da, CIA’nın dinle kurduğu ortaklıkların tarihi, bu dini nasıl kullandığı ve bu kullanımın tetiklediği tartışmalar, dinin Amerikan siyaset yapıcıları ve casusları için ne denli somut bir öneme sahip olduğunu açık biçimde ortaya koyar.

CIA’nın dini ve dini aktivistleri kullanmasına rağmen, pek az kilise lideri ya da misyonerlik örgütü hükümete karşı uzun soluklu bir mücadele yürütmüştür. Aslında, pek çok dini kuruluş, devlet kurumlarıyla çalışmaktan önemli faydalar sağlamıştır. Ancak bu ilişkide CIA’dan yalnızca tek bir şey talep etmişlerdir: Yıllarca misyonerleri örtü olarak kullanan ajansın, artık bu iyiliği iade etmesi gerekiyordu. 1970’lerde Amerikalı Hristiyanlar, dünyanın onları CIA ajanları olarak görmemesi gerektiğine karar verdiler. Hatfield ve Bush onlara tam da bu imkânı sundu. John Birch’in II. Dünya Savaşı sırasında OSS için çalışmaya başlamasından bu yana aslında pek az şey değişti. Ama artık Hristiyanların ellerinde, resmi ve açık bir CIA politikası var — bu da onlara inkâr edilebilirlik sağlıyor. Artık geldikleri devletin ajanları değiller. Tabii, olmadıkları zamanlar dışında.

EDİTÖRDEN NOT: Bu makale, Culture Wars’ın Ötesinde Din ve Siyaset: Bölünmüş Bir Amerika’da Yeni Yönelimler (Religion and Politics Beyond the Culture Wars: New Directions in a Divided America) adlı kitaptan alınmıştır. University of Notre Dame Press iş birliğiyle yürütülen devam eden bir çalışmanın parçasıdır.

* Matthew Avery Sutton, Washington State University’de Claudius O. ve Mary Johnson Seçkin Profesörü ve tarih bölümü başkanıdır. Double Crossed ve American Apocalypse dahil olmak üzere Amerikan Hristiyanlık tarihi üzerine beş kitabın yazarıdır ve Guggenheim bursu sahibidir.

Kaynak: https://churchlifejournal.nd.edu/articles/gods-spooks-religion-spying-and-the-cold-war/

SOSYAL MEDYA