The Economist dergisinde yakın zamanda yayımlanan bir makalede, Kanada’nın Çin ile daha derin ilişkiler kurarak Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı bir “korunma stratejisi” izlediği öne sürülüyor. Ancak bu yaklaşım, hem Kanada’nın stratejik konumunu hem de günümüz büyük güç rekabetinin doğasını temelden yanlış yorumluyor.
Gerçek şu: Ekonomik ilişkileri çeşitlendirmek ihtiyatlı bir politikadır; ancak Kanada’nın Çin ile ortaklık yoluyla Amerikan baskısını anlamlı biçimde dengeleyebileceği düşüncesi, stratejik açıdan tartışmalıdır ve ampirik temelden yoksundur. Gerçekte, Kanada’nın güney komşusuyla olan ilişkisi fazlasıyla derindir; Çin güvenilir bir alternatif sunmaz ve Kanada’nın daha geniş çaplı küresel angajman kapasitesi sınırlıdır.
Tek Bir Hükümetten Daha Büyük Bir İlişki
Kanada ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ikili ilişkinin ölçeği ve derinliği, herhangi bir karşılaştırmayı anlamsız kılacak düzeydedir. Dünyanın en uzun savunmasız sınırı boyunca her yıl 900 milyar doların üzerinde ticaret gerçekleşmektedir. NORAD aracılığıyla resmileştirilen ve onlarca yıllık istihbarat paylaşımıyla derinleştirilen entegre kıtasal savunma mimarisi, taklit edilemez kurumsal bağlar oluşturmuştur. Dahası, işletmeler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve aileler arasında var olan yüz binlerce gayriresmî bağlantı, herhangi bir hükümetin politika tercihlerinin çok ötesine geçmektedir.
Başkan Trump bunu değiştiremez.
Eyalet ve eyalet düzeyindeki yönetimler, çevre düzenlemelerinden kolluk iş birliğine kadar her konuda birlikte çalışmaktadır. Kritik sektörlere ait tedarik zincirleri—özellikle havacılık, otomotiv ve enerji alanlarında—on yıllar içinde kıtasal verimliliği en üst düzeye çıkaracak şekilde gelişmiştir.
Bu ilişkiyi Çin ile bir ortaklık yoluyla “koruma altına almaya” çalışmak, stratejik olarak neyin korunmaya çalışıldığını temelden yanlış anlamaktır; çünkü korunma stratejisi, uygulanabilir alternatifler gerektirir.
Oysa Kanada’nın savunma güvenceleri, istihbarat işbirliği ya da pazara erişim konusunda ABD’ye kıyasla uzaktan bile benzer ölçekte bir alternatifi yoktur. Bu, bir değer yargısı değil; Kanada’nın elindeki seçeneklere dair ampirik bir gözlemdir.
Güvenilmez Bir Ortak
Çin’in ticaret ortaklarına karşı uyguladığı ekonomik baskı modeli, herhangi bir Kanadalı politika yapıcının durup ciddi biçimde düşünmesine neden olmalıdır.
2018 yılında Michael Kovrig ve Michael Spavor’un tutuklanması—Kanada’nın Huawei yöneticisi Meng Wanzhou’yu gözaltına almasına misilleme olarak yaklaşık üç yıl boyunca alıkonulmaları—Pekin’in, orta ölçekli bir güce karşı rehine diplomasisi yürütmeye ne denli istekli olduğunu açıkça göstermiştir. Bu, daha geniş çaplı bir davranış biçiminin parçasıdır.
Meng’in tutuklanmasının ardından Çin’in Kanada’nın kanola ihracatına getirdiği ticaret kısıtlamaları, Batı Kanada’daki çiftçilere yüz milyonlarca dolara mal olmuştur. Avustralya, COVID-19’un kökenine dair bir soruşturma çağrısı yaptıktan sonra şarap, arpa, sığır eti ve kömür ihracatında cezalandırıcı gümrük tarifeleriyle karşılaşmıştır. Güney Kore, THAAD füze savunma sisteminin konuşlandırılmasının ardından Çin’in uyguladığı turizm boykotları ve Kore kültür ürünlerine getirilen kısıtlamalarla yüzleşmiştir. Filipinler ve Vietnam ise Güney Çin Denizi’ne ilişkin anlaşmazlıklar sebebiyle Çin’in ekonomik baskısını deneyimlemiştir.
Bu davranış biçimi tutarlıdır: Ülkeler Çin’in karşı çıktığı pozisyonlar aldığında, Pekin misillemede bulunur. Çin ile yıllık 86 milyar dolarlık ticaret yapan, buna karşılık ABD ile 762 milyar dolarlık ticaret hacmine sahip bir ülke olan Kanada açısından bu asimetri, belirgin bir kırılganlık yaratmaktadır. Çin, siyasi hedeflerine ulaşmak için yüz milyarlarca dolarlık ilişkileri gözünü kırpmadan riske atabileceğini göstermiştir. Çin ile ortaklığı Amerikan baskısına karşı bir tür “sigorta” olarak gören bir Kanada hükümeti, son derece istikrarsız temeller üzerine inşa edilmiş olacaktır.
Yabancı müdahale konusunda da ciddi endişeler mevcuttur. Kanada Güvenlik İstihbarat Servisi’nin (CSIS) son raporları, Çin’in Kanada’daki demokratik süreçlere kapsamlı biçimde müdahale ettiğini belgelemektedir; bu müdahaleler arasında diaspora topluluklarının hedef alınması, muhaliflerin sindirilmesi ve seçim sonuçlarını etkileme girişimleri yer almaktadır. 2024 tarihli, çok partili bir Parlamento komitesinin, en üst düzeyde güvenlik iznine sahip üyelerle hazırladığı rapor, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kanada kurumlarını zayıflatmaya yönelik sistematik çabalarını ayrıntılı şekilde ortaya koymuş ve benzer kaygıları ele alan bir kamu soruşturmasına zemin hazırlamıştır. Bunlar, herhangi bir stratejik ortaklığın doğrudan ele alması gereken, Kanada egemenliğine yönelik belgelenmiş tehditlerdir.
Bu nedenle, UBC profesörü Paul Evans’ın The Economist makalesinde ileri sürdüğü gibi, Kanadalı akademik ve politika çevrelerinde Çin’e karşı yaygın bir “korunma stratejisi” arayışının olduğu yönündeki önerme, gerçek tartışmanın kapsamını olduğundan fazla göstermektedir. Evans gibi bireysel akademisyenler bu görüşü savunabilir; ancak tartışma, bundan çok daha geniş ve katmanlıdır.
Daha Geniş Çaplı İşbirliğinin Gerçekleri
Kanada, acil dikkat gerektiren somut zorluklarla karşı karşıya; ancak bunları ele almak için sınırlı kaynaklara sahip. İklim değişikliği yeni deniz ulaşım rotaları ve kaynak çıkarma olanakları yaratırken, Arktik üzerindeki egemenlik kritik bir mesele hâline gelmiştir. Rusya ve Çin’in Arktik sularda son dönemdeki eşgüdümü, bu bölgedeki güvenlik risklerini daha da belirginleştirmektedir. Kanada’nın Arktik topraklarını izleme ve savunma kapasitesi, yıllardır ertelenen gözetleme sistemleri, deniz kuvvetleri ve altyapı yatırımlarını gerektirmektedir.
Yabancı müdahale ile mücadele yalnızca söylem düzeyinde kalmamalı; somut önlemlere dönüşmelidir: İstihbarat kapasitelerinin güçlendirilmesi, siyasi finansmanda şeffaflığın artırılması, diaspora topluluklarının sınır ötesi baskılardan korunması ve etki operasyonlarını tespit edip bunlara karşı koyacak sağlam çerçevelerin geliştirilmesi. CSIS, yalnızca Çin değil, Rusya, İran ve diğer aktörlerden gelen müdahale faaliyetlerini de tespit etmiştir. Direnç inşa etmek, hem kaynak hem de sürdürülebilir siyasi irade gerektirir.
Hint-Pasifik bölgesi, stratejik angajman açısından fırsatlar sunmaktadır; ancak bu fırsatlar hedef odaklı ve gerçekçi olmalıdır. Kanada’nın 2022 tarihli Hint-Pasifik Stratejisi, Japonya, Güney Kore, ASEAN ülkeleri, Hindistan ve Pasifik Adaları ile öncelikli ilişkiler belirlemiştir. Bu ortaklıklar, ticaretin çeşitlendirilmesi, güvenlik iş birliği ve çok taraflı angajman açısından gerçek fırsatlar sunmaktadır ve ABD’ye karşı bir “korunma” gerekçesiyle Çin’e yönelmeyi zorunlu kılmamaktadır.
Latin Amerika da benzer bir potansiyel taşımaktadır. Meksika ile ticaret, USMCA kapsamında kayda değer biçimde artmış; Brezilya, Şili, Kolombiya ve diğer bölgesel ekonomilerle derinleşecek ilişkiler, Kanada’nın ticari çeşitliliğini gerçekten destekleyebilir. Yakın zamanda açıklanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS), Batı Yarımküre ile iş birliğini açıkça bir öncelik olarak tanımlamaktadır. Kanada için bu, Amerikan stratejik düşüncesiyle çatışmak yerine onunla uyum içinde hareket etme fırsatıdır.
Kanada’nın asıl zorluğu, yeni büyük güç hamileri bulmak değil; çağdaş orta ölçekli güç kimliğini yeniden tanımlamaktır. Kanada dış politikasını uzun süredir karakterize eden normatif gündem—insan hakları, demokrasi teşviki, iklim aktivizmi ve kimlik siyaseti vurgusu—Washington’da (ve dünya genelinde) giderek azalan getiriler sağlamaktadır. NSS, normatif uyuma değil; somut güvenlik taahhütlerine, ekonomik karşılıklılığa ve yük paylaşımına öncelik vermektedir.
Bu, değerlerden vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmez. Kanada’nın Washington’daki etkisinin, ahlaki telkinden değil, vazgeçilmez bir ortak olmasından kaynaklandığını kabul etmek anlamına gelir. Kanada, çıkarlarını en etkili biçimde stratejik değerini göstererek ilerletebilir: Arktik egemenliğini savunmak, kıtanın savunmasına anlamlı katkılarda bulunmak, ortak güvenlik tehditlerini ele almak ve içsel ekonomik verimlilik engellerini ortadan kaldırmak.
Senato’nun Kanada-Afrika ilişkilerine dair yakın tarihli bir komite raporu, stratejik aşırı yayılmanın risklerine işaret etmektedir. Raporun önerileri; güvenlik, yönetişim, ticaret ve diplomatik angajmanı 54 ülkeye yaymaktadır. Bu hedefler takdire şayandır; fakat gereken kaynaklar mevcut değildir. Kanada, Afrika’da yalnızca 27 diplomatik misyon ve sınırlı personel ile faaliyet göstermektedir. “Her yerde” olmaya çalışmak yerine, odaklanmış bir angajmanla daha fazla etki yaratmak mümkündür.
Bu ilke küresel düzeyde de geçerlidir. Kanada, katkılarının gerçekten fark yaratabileceği, çıkarlarının doğrudan söz konusu olduğu yerleri seçmek zorundadır.
Hayalci Düşünceye Karşı Gerçekçilik
Kanada’nın önünde uzanan yol Pekin’den geçmiyor. Kuzey Amerika’nın yapısal entegrasyonu, Çin’in bir ortak olarak güvenilmezliğini açıkça ortaya koymuş olması ve Kanada’nın sınırlı küresel angajman kaynakları, aynı sonuca işaret etmektedir: Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini etkin biçimde yönetmeye, yabancı müdahalelere karşı direnç geliştirmeye, Arktik üzerindeki egemenliğini savunmaya ve çıkarlarının doğrudan söz konusu olduğu bölgelerde stratejik biçimde angaje olmaya odaklanmalıdır.
Bu, Çin ile ticareti terk etmek ya da diplomatik ilişkileri reddetmek anlamına gelmez. Ortaklık ile korunma stratejisinin birbirinden farklı kavramlar olduğunu ve farklı düzeylerde güven ile stratejik uyum gerektirdiğini kabul etmekle ilgilidir. Kanada, şu anlayışla Çin ile ticaret yapabilir: Pekin, Washington’a gerçek bir alternatif değildir ve bunun aksini varsaymak, pahalıya mal olacak stratejik bir hata olur.
Kanadalı politika yapıcıların karşı karşıya olduğu asıl mesele, büyük güçler arasında denge kurmak için yaratıcı yollar bulmak değildir. Coğrafya, tarih ve güç gerçeklerinin dayattığı sınırlılıkları kabul etmek ve bu sınırlılıkların içinde etkili biçimde çalışmaktır. Bu yaklaşım, büyük stratejik hamleler kadar entelektüel doyum sağlamayabilir; ancak dünyanın gerçekte nasıl işlediğine dayandığı için önemli bir üstünlük taşır.
* Dr. Stephen Nagy, Tokyo’daki Uluslararası Hristiyan Üniversitesi’nde siyaset ve uluslararası ilişkiler profesörü ve Macdonald-Laurier Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacıdır. Yakında yayımlanacak kitabının adı: Japan as a Middle Power State: Navigating Ideological and Systemic Divides (Orta Güç Devleti Olarak Japonya: İdeolojik ve Sistemik Bölünmeleri Aşmak).
