Hannah Arendt, Aşırı Sağ Popülizmi Anlamamıza Nasıl Yardımcı Olabilir

Hannah Arendt’in Totalitarizmin Kökenleri (1951) adlı kitabının satışları, Donald Trump’ın 2016’daki ABD başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından hızla arttı. Trump’ın ikinci döneminin neredeyse bir yılı geride kalmışken ve Arendt’in Aralık 1975’teki ölümünün üzerinden elli yıl geçmişken, bu kitabı yeniden ele almak ve 2025 yılına dair nasıl bir perspektif sunduğunu görmek için uygun bir zaman gibi görünüyor.
Ocak 3, 2026
image_print

Hannah Arendt’in Totalitarizmin Kökenleri (1951) adlı kitabının satışları, Donald Trump’ın 2016’daki ABD başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından hızla arttı. Trump’ın ikinci döneminin neredeyse bir yılı geride kalmışken ve Arendt’in Aralık 1975’teki ölümünün üzerinden elli yıl geçmişken, bu kitabı yeniden ele almak ve 2025 yılına dair nasıl bir perspektif sunduğunu görmek için uygun bir zaman gibi görünüyor.

Kitap parlak ama zorlu bir eser; tarih, siyaset bilimi ve felsefeyi okuyucuyu hayli zorlayabilecek bir şekilde bir araya getiriyor. Peki biz, demokratik yurttaşlar olarak, bu kitabı okuyarak ne elde edebiliriz?

1906 yılında seküler bir Alman Yahudi ailesinde dünyaya gelen Arendt, 1930’ların başında Berlin’de Siyonist aktivizme yönelmeden önce Martin Heidegger ve Karl Jaspers’ın öğrencisi olarak felsefe eğitimi aldı. Gestapo’yla yaşadığı bir çatışmanın ardından Fransa’ya kaçtı; 1941 yılında ise Avrupa’dan ayrılıp ABD’ye yerleşti. Dolayısıyla 1940’ların başında Kökenler üzerine araştırmalar yapmaya başladığında, totalitarizm ona yabancı bir olgu değildi.

Arendt’e göre totalitarizm, tarihi ideolojik bir biçimde kavrayan anlayışıyla ayırt edilen, radikal biçimde yeni bir yönetim biçimiydi. Naziler için tarih, ırklar arasındaki bir çatışmaydı; Stalinist anlayışta ise sınıf savaşıydı. Her iki durumda da totaliter liderler, tarihsel “yasaları” zorla uygulamak üzere yönettikleri insanları yeniden şekillendirmeye çalıştılar.

Arendt, insanlığı ayırt eden temel özelliğin sonsuz çeşitlilik olduğunu; hiçbir insanın bir başkasının yerini tamamen alamayacağını savunuyordu. Totalitarizmin hedefi ise bu özelliği yok etmekti. Bireyleri izole ediyor, onları birbirine bağlayan ve karşılıklı olarak güçlendiren ilişkileri ortadan kaldırıyor ve insan kişiliğini silmeyi amaçlıyordu.

Toplama kamplarının mutlak tahakkümü, her bir mahkûmu öldürülmeden önce “tasfiye edilebilir ve değiştirilebilir tepkiler dizisine” indirgemek suretiyle bu amacı gerçekleştirdi. Sonuçta herkesin bu tehdide maruz kalabileceği gerçeği karşısında, totalitarizm insan kişiliğini bütünüyle gereksiz hâle getirdi.

Totalitarizm, istikrar arayışı içinde değildi; tam tersine, her zaman bir hareket olarak sürekli değişimi kışkırtıyordu. Propagandası olgularla çeliştiğinde, gerçekliği acımasızca bastırıyor ve sonunda olguların boyun eğmesini sağlıyordu. İdeal tebaası yalnızca bu yalanlara inanmakla kalmıyor; artık doğru ile yanlış arasındaki ayrımın bir anlamı kalmamıştı. Bu, “post-hakikat siyaseti”nin en uç noktasıydı.

Sağduyu Bizi Kurtaramaz

Günümüz siyasetiyle olgunlaşmış bir totalitarizm rejimini karşılaştırmak aydınlatıcı olabilir. Ancak yalnızca bunu yapmak, demokrasinin karşı karşıya olduğu tehditleri ölçmemize yardımcı olabilecek Arendt’in daha incelikli uyarı işaretlerini gözden kaçırmamıza yol açabilir.

Bu işaretlerin ilki, siyasal felaketlerin her zaman büyük ve görünür nedenlerle ortaya çıkmadığıdır; bazen önemsiz gibi görünen gelişmelerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkarlar. Arendt için bunun en çarpıcı örneği, siyasal antisemitizmdi. 19. yüzyılda yalnızca “çılgın” bir azınlık bu görüşü benimsemişti. Ancak 1930’lara gelindiğinde, dünya siyasetinin yönünü belirler hâle gelmişti.

Bu durum, günümüzdeki radikal sağ ve aşırı sağ ideolojilerle de örtüşmektedir. Yirmi yıl önce marjinal ve uçuk olarak görülen fikirler, giderek demokratik siyaseti şekillendirmeye başladı. Göçmen karşıtı duygular ve yabancı düşmanlığı siyasi ana akımın içine sızdı. Artan İslamofobiye paralel olarak antisemitizm de yeniden yükselişe geçti.

Daha önce marjinal kalan görüşlerin ana akımlaşması, Arendt’in “sağduyu ve kişisel çıkar kurallarına güvenilemeyecek güçler” olarak tanımladığı dinamiklerin siyaseti yönlendirmeye başladığına işaret eden ikinci bir uyarıyı da açıklar niteliktedir.

Bunun yerine, ideolojik fanteziler ve paranoyadan beslenen basit bir siyaset anlayışı hâkim olmaktadır. Bu tür bir siyaset, toplumda kendini kaybolmuş hisseden, yalnızlığa itilmiş ve artık kimsenin kendi çıkarları ya da kaygılarına kulak vereceğine inanmayan kişilere en çok hitap eder. Gerçeklik karşısında sürekli hayal kırıklığı yaşayan bu insanlar, çareyi komplo teorilerinde bulmaya çalışır.

Arendt’in anlattığı hikâye, There Is Nothing For You Here (Burada Senin İçin Hiçbir Şey Yok) adlı eserinde Fiona Hill’in aktardığı, ABD, Birleşik Krallık, Rusya ve Almanya’daki sanayisizleşmiş bölgelerde yaşayan ve “geride bırakılmış” topluluklara dair anlatımla da yankılanmaktadır – ki bu bölgelerde aşırı sağ yükselişe geçmiştir.

20.yüzyılın başlarında Avrupa’da da benzer güçsüzlük deneyimleri, Arendt’in “güçten sonra daha fazla güç arayışının sınır tanımazlığı” diye adlandırdığı emperyalist anlayışla birlikte yayılmıştı. Sömürgeci şiddet Avrupa’ya geri döndüğünde, kendini güçsüz hisseden kitleler, yalnızca güç için şiddetli bir güç arayışını temsil eden liderlere yönelmeye başladılar.

Eski Şişelerde Yeni Şarap
Uluslararası sularda sivil tekne mürettebatını infaz eden ve yurt içinde suçla mücadele amacıyla düzenli silahlı kuvvetleri konuşlandıran ABD hükümetinin neo-emperyalist kas gösterisi, Arendt’in yazılarında sözünü ettiği içgüdülere hitap ediyor gibi görünüyor.

Ancak Kökenler’in belki de en önemli dersi, radikal biçimde yeni olan bir şeyi anlamaya çalışırken modası geçmiş kavramlara başvurma tehlikesiyle ilgilidir – Arendt’in ifadesiyle “tarihi basmakalıp sözlerle yorumlamak”. Sarsıcı derecede yeni bir siyaset tarzıyla karşı karşıya kaldığımızda, bunu yalnızca milliyetçi bir aşırılık olarak ya da ekonomik hayal kırıklığının anlaşılabilir bir dışavurumu ve dolayısıyla ekonomik çözümlerle giderilebilecek bir sorun olarak açıklama eğilimi doğar.

Oysa Kökenler, parçalarının toplamından çok daha büyük ve başlı başına korkunç bir varlık kazanan bir sürecin hikâyesini anlatır. Bu süreci tanıdık terimlere indirgemeye çalışmak, Arendt’in ifadesiyle “gerçekliğin etkisinin ve deneyimin şokunun artık hissedilmemesine” yol açar ve insanlar en çok direnç göstermeleri gereken anda bunu başaramazlar.

Ancak bu ders, totalitarizm kavramının kendisi için de geçerlidir. Bu kavram, Arendt’in 1940’ları anlamasına yardımcı olmuştu; fakat onun 2025’e doğrudan uygulanabileceğini varsaymak yanıltıcı olur. Totalitarizm teriminin kendisi, insanları harekete geçirmekten çok, dikkatlerini dağıtıp onları pasifleştirme riski taşır.

Örneğin Trumpçı popülizmin halihazırda totaliter olduğunu iddia etmek aşırı alarmist bir yaklaşım gibi görünebilir; buna karşılık öyle olmadığı sonucuna varmak ise aşırı güven verici olabilir. Her iki tutum da insanların içinde bulunduğumuz anın gereklerine yanıt verme kapasitesini zayıflatabilir.

Bunun yerine acilen ihtiyaç duyduğumuz şey, Arendt’in “önceden tasarlanmamış, dikkatli bir biçimde gerçeklikle yüzleşmek ve ona direnmek – gerçeklik her ne olursa olsun” diye tanımladığı yaklaşımdır. Kökenler’in belki de en çarpıcı öğretisi, bunun nasıl bir şey olduğunu bize gösterebilmesidir.

2025 yılına yönelik temel ders ise, Arendt’in 1940’larda söyledikleri kadar yaptıklarıyla da ilgilidir: Tam da içinde bulunulan anda düşünsel olarak aktif olmak ve şekillenmekte olan bir “şeyi” – henüz tam olarak ortaya çıkmamış bir tehdidi – kendi terimleriyle kavramaya çalışmak.

Kaynak: https://theconversation.com/how-hannah-arendt-can-help-us-understand-this-new-age-of-far-right-populism-269626