Yeni Dünya Düzeni Eskisine Benziyor

Bu dönemin sadece geçici bir geri adım olduğunu umanlar, kısa süre içinde verilen zararın kalıcı olduğunu fark edecek. Savaş sonrası düzen, onu inşa edenlerin bizzat kendilerinin yaktığı bir köprüye benziyordu. Gelecekte hiçbir Amerikan başkanı, bizim küle çevirdiğimiz uluslararası kurumları ya da yok ettiğimiz güvenilirliği yeniden inşa edemez — tıpkı külden meşe ağacı yaratılamayacağı gibi.
Ocak 9, 2026
International cooperation, multicultural team collects a puzzle from the flags of the United States, Russia, China and the European Union. International trade relations, summit and cooperation
image_print

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika öncülüğünde kurulan uluslararası düzen can çekişmiyor. Öldü — ve onu öldüren Amerika’ydı.

Yerine gelen düzen, hızla öncekine çok benzeyen bir hal alıyor: güçlülerin dilediğini yaptığı, zayıfların ise boyun eğdiği bir dünya. Ortaya çıkan bu yeni düzen, dünyayı daha yoksul, daha şiddet dolu ve Amerika’nın küresel bir güçten ziyade bölgesel bir güç rolüne daha uygun olduğu bir yer haline getirmek üzere.

Aylardır bu gidişat ortadaydı, fakat Trump’ın Venezuela’ya saldırısı ve devlet başkanını ele geçirmesi, daha önce yalnızca savaş yanlısı bir söylem olan şeyin artık göz ardı edilemeyecek fiili bir adıma dönüştüğünü açıkça ortaya koydu.

ABD’nin Venezuela’ya saldırısı, tarihçiler tarafından bir dünya düzeninden diğerine geçişin dönüm noktası olarak görülecektir — yalnızca Birleşmiş Milletler Şartı’nın başka bir devletin toprak bütünlüğüne karşı güç kullanmayı yasaklayan hükmünü açıkça ihlal ettiği için değil, aynı zamanda Trump’ın bunun petrolle ilgili olduğunu bu denli açık ifade ettiği için. Savaş sonrası dünya, sistemik bir dekolonizasyon süreciyle şekillenmişti; oysa ABD’nin bugün izlediği resmi politika, çıplak bir sömürgesel kaynak çıkarma anlayışıdır.

Trump bu eylemleri, 200 yıllık bir emperyal politikayı kendi narsistik yorumu olan “Donroe Doktrini” adı altında meşrulaştırarak savundu; bu doktrin, ABD’nin Latin Amerika ülkelerini işgalini haklı gösteren politikalardan biriydi. Böyle yaparak, yeni bir şey inşa ettiğimiz iddiasını tamamen ortadan kaldırdı — aslında geleceğe doğru geriye gidiyoruz.

Yönetim, bu zihniyeti Kolombiya ve Meksika’ya yönelik askeri müdahale tehditleriyle daha da ileri taşıdı. Latin Amerika ülkelerini ekonomik yaptırımlarla zorlamaya çalışıp başarısız olduktan sonra, Trump yalnızca Monroe Doktrini’ni değil, onunla birlikte sıklıkla başvurulan savaş gemisi diplomasisini de benimsemiş görünüyor.

Bu arada Trump’ın ABD’nin Grönland’ı satın alma yönündeki uzun süredir devam eden saplantısı, ABD’nin Avrupa’daki müttefiklerine sırtını döndüğünü gösteriyor. Basın sekreteri, Danimarka toprağını satın almak için “ABD ordusunun kullanılmasının her zaman bir seçenek olduğunu” doğruladı. Beyaz Saray genel sekreter yardımcısı Stephen Miller ise konuyu tartışırken daha açık tehditlerde bulundu: “Güçle yönetilen, kuvvetle yönetilen, iktidarla yönetilen bir dünyada yaşıyoruz.” ABD’nin adayı askeri güçle ele geçirme ihtimali sorulduğunda ise alay ederek şöyle dedi: “Grönland’ın geleceği için kimse ABD’yle savaşa kalkışmaz.” Grönland’ın, NATO üyesi olan Danimarka’nın bir parçası olduğunu unutmayın.

İçinde bulunduğumuz kurumsal anın absürtlüğü abartılamaz. Birleşmiş Milletler’in merkezi ABD’dedir ve biz onun kurucu şartını açıkça ihlal etmiş bulunuyoruz. NATO’nun temel ilkesi kolektif savunmadır ve fiili lideri bir üye devleti işgal etmekle tehdit etmektedir. Diğer ülkelerin bu kurumlar içinde faaliyet göstermeye devam etmesi, Titanic buzdağına çarptıktan sonra güvertede şezlong düzenlemeye benzer.

Avrupa’daki müttefikleri uzaklaştırıp Latin Amerika üzerinde hâkimiyet politikası benimsemek, Amerika’nın nüfuz edebileceği dünyanın küçülmekte olduğunu gösteriyor. Eski müttefiklerimiz, düşmanlığımıza karşı koyacak güç kazandıkça etki alanlarımız daha da daralacak. Amerika, küresel bir güç olmaktan çıkıp hızla bölgesel bir güce dönüşüyor — bu zaten süregiden bir süreçti, ancak kendi kendimizi sabote eden kararlarımızla artık hız kazandı.

Amerika’nın öncülüğünü yaptığı uluslararası düzenin yerini alan şey yeni bir düzen değil; onun öncesindeki düzen. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki dünya, savaş gemisi diplomasisiyle, etki alanlarıyla ve sömürge kaynaklarının çıkarılmasıyla tanımlanıyordu — ve bunların hepsi artık Trump’ın başkanlığının ilk yılının ayırt edici nitelikleri haline geldi.

Bu dönemin sadece geçici bir geri adım olduğunu umanlar, kısa süre içinde verilen zararın kalıcı olduğunu fark edecek. Savaş sonrası düzen, onu inşa edenlerin bizzat kendilerinin yaktığı bir köprüye benziyordu. Gelecekte hiçbir Amerikan başkanı, bizim küle çevirdiğimiz uluslararası kurumları ya da yok ettiğimiz güvenilirliği yeniden inşa edemez — tıpkı külden meşe ağacı yaratılamayacağı gibi.

Bu durum Amerika’yı daha güçlü yapmıyor; bu, eşine az rastlanır bir jeopolitik öz zarar. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen, Amerika’ya çok düşük bir maliyetle eşi benzeri görülmemiş bir etki alanı sağlamıştı. İttifaklarımız birer kuvvet çarpanıydı. Uluslararası hukuk, eylemlerimizi meşrulaştırırken rakiplerimizi sınırlıyordu. Şimdi tüm bunları, Venezuela petrolü üzerinde geçici bir denetim ve yalnızca sembolik kalabilecek bazı toprak kazanımları umuduyla takas ediyoruz. Amerika’nın “gücünü” kutlayanlar, ham gücü stratejik avantajla karıştırıyorlar. Rakiplerimiz böyle bir sonucu kendi elleriyle planlasalardı, bu kadar başarılı olamazlardı.

* Nicholas Creel, Georgia College & State University’de ticaret hukuku doçentidir.

Kaynak: https://www.newsweek.com/the-emerging-world-order-looks-like-the-old-one-opinion-11323587