Nükleer silahların oluşturduğu tehdit artık, zayıf da olsalar karşılıklı olarak kabul edilmiş kurallar ve normlarla kontrol altında tutulmuyor. Aksine, tehdit intikam duygusuyla geri dönüyor ve hepimizi uçurumun kenarına sürüklüyor.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ilk kez nükleer silah depoları büyüyor ve silahların kendileri daha ölümcül, daha çeşitli ve daha hassas hale geliyor. Silahların kontrolüne ilişkin görüşmeler tıkandı; anlaşmaların çoğu ya sona erdi ya da içi öylesine boşaltıldı ki tüm inandırıcılıklarını yitirdiler. Daha da kötüsü, nükleer söylem giderek daha tehditkâr hale gelirken nükleer silah sahibi devletler daha küstah ve çatışmacı bir tutum sergiliyor.
Bu hususta, 2025’te görülen birkaç endişe verici gelişmeyi düşünmek yeterli: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna üzerinden nükleer gözdağı vermesi; ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer silah denemelerine yeniden başlama tehdidi ve Çin’in, 1960’lardan bu yana dünyanın gördüğü en büyük stratejik nükleer füze yığınağını gerçekleştirmesi. En ürkütücüsü ise, Mayıs ayında iki nükleer silah sahibi devlet olan Hindistan ile Pakistan arasında neredeyse bir savaşın çıkıyor olmasıydı.
Bu eğilimler, amacı dünyayı sürekli bir kendi kendini yok etme tehdidinden kurtarmak olan 1968 Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’yla tamamen uyumsuzdur. NPT, tüm tarafların nükleer silahlardan vazgeçmesini ve nükleer faaliyetlerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimine açmasını gerektiriyor. Ayrıca imzalandığı tarihte tanınmış beş nükleer silah sahibi devleti — Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri — silahlarından kurtulmaya ve nükleer silahsızlanmayı başarmaya mecbur kılıyordu.
191 devletin taraf olduğu NPT neredeyse evrensel düzeyde kabul görmüştür. Ancak taraf olmayan beş istisnadan dördü — Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore — nükleer silah sahibi devletlerdir (taraf olmayan beşinci istisna ise Güney Sudan’dır). İlk üçü nükleer silah geliştirmeden önce antlaşmaya katılmayı reddetti; Kuzey Kore ise başlangıçta katıldı ancak antlaşmayı ihlal ettiği suçlamaları dolayısıyla daha sonra çekildi ve bugün artan nükleer hedeflerini açıkça ilan ediyor.
NPT’nin diğer anlaşmalarla güçlendirilmesi öngörülüyordu, fakat işler planlandığı gibi gitmedi. Örneğin Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması, yeterli sayıda onay alınamadığı için yürürlüğe girmedi; buna rağmen nükleer denemelere yönelik moratoryum, Kuzey Kore hariç, otuz yılı aşkın süredir sürüyor. Aynı durum, silah kalitesinde nükleer materyallerin üretimini yasaklayan ve mevcut stokların ortadan kaldırılmasını öngören antlaşma için de geçerlidir; bu girişim de 1993’ten bu yana Cenevre’deki Silahsızlanma Konferansı’nda tıkanmış durumda.
Nükleer yakıt çevriminin hassas bölümlerinin çok uluslu denetim altına alınmasına yönelik öneriler de gündeme geldi; bunların bir kısmı İran’ın 2023’te ortaya çıkan zenginleştirme programına ilişkin ifşaatlardan sonra ivme kazandı. Ancak bu çabalar da sonuçsuz kaldı.
1972’den itibaren, küresel nükleer cephaneliğin neredeyse yüzde 90’ını elinde bulunduran iki büyük nükleer silah sahibi devlet — Rusya (ve ondan önce Sovyetler Birliği) ile ABD — nükleer savaş başlıklarının ve taşıma sistemlerinin sayı ve türlerini sınırlamak için bir dizi ikili anlaşma imzaladı. Ancak bunlardan yalnızca biri, 2010 tarihli Yeni START Antlaşması hâlen yürürlükte ve onun da süresi bu Şubat ayında doluyor.
Silahsızlanmaktan çok uzak olan nükleer silah sahibi devletler, 12.000’den fazla nükleer savaş başlığına sahip. Bunların yaklaşık 4.000’i füze ve uçaklara konuşlandırılmış durumda; yaklaşık 2.000’i ise yüksek alarm seviyesinde ve birkaç dakika içinde fırlatılmaya hazır. Daha da kötüsü, dokuz nükleer silah sahibi devletin tamamı, ortaya çıkan teknolojilerden yararlanmak için cephaneliklerini “modernize etmeye” daha da hız veriyor.
2020’de eski ABD Savunma Bakanı William J. Perry ile Tom Z. Collina durumu şöyle özetlemişti: “Bay Trump’ın bir nükleer savaşı başlatma konusunda mutlak yetkisi var. Dakikalar içinde, başkan 10.000’den fazla Hiroşima bombasının eşdeğerini serbest bırakabilir. İkinci bir görüşe ihtiyacı yok … Ancak bu, bildiğimiz uygarlığın sonu anlamına gelir.”
NPT kapsamında nükleer silahsızlanma yönünde ilerleme sağlanamamasından duyulan hayal kırıklığı nedeniyle, nükleer silaha sahip olmayan devletlerin çoğunluğu Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’nı (TPNW) kabul etti; antlaşma 2021’de yürürlüğe girdi. TPNW, nükleer silahları yasaklamayı ve devletlerin mevcut silahlarını imha etmesini zorunlu kılmayı amaçlıyor. 74 ülke antlaşmayı onaylamış olsa da, dokuz nükleer silah sahibi devletin hiçbiri bu adımı atmadı.
Hatta ABD, Birleşik Krallık ve Fransa, TPNW’nin kabulüne “nükleer caydırıcılığın 70 yılı aşkın süredir Avrupa ve Kuzey Asya’da barışın korunmasında hayati olduğu” iddiasıyla karşılık verdi. Buna rağmen, en azından NPT kapsamındaki silahsızlanma taahhütlerini yinelediler ve “nükleer silahların daha fazla yayılmasının önlenmesi gerektiğine güçlü biçimde inandıklarını” ifade ettiler.
Çok da uzak olmayan bir geçmişte, ilk beş nükleer silah sahibi devlet, Kuzey Kore, Irak ve İran örneklerinde nükleer silahların yayılmasını önlemek için birlikte çalışmıştı. Ancak Kuzey Kore sonunda NPT’den çekildi; Irak ise Saddam Hüseyin’in beyan edilmemiş kitle imha silahlarına sahip olduğu yönündeki asılsız bir gerekçeyle ABD ve Birleşik Krallık öncülüğündeki “gönüllüler koalisyonu” tarafından işgal edildi.
İran örneğinde ise, bu ülke ile beş nükleer silah sahibi devlet arasında yapılan ve iş birliği ile artırılmış şeffaflık yoluyla güven inşa etmeyi amaçlayan anlaşma, ilk Trump yönetiminin 2018’de Ortak Kapsamlı Eylem Planı olarak bilinen anlaşmadan çekilmesiyle çöktü. Ardından, UAEA’nın İran’da “devam eden, beyan edilmemiş yapılandırılmış bir nükleer programa dair güvenilir bir gösterge bulunmadığını” rapor etmesine rağmen, İsrail ve ikinci Trump yönetimi İran’ın nükleer yakıt çevrimi altyapısına hava saldırıları düzenlemeyi ve bu süreçte İranlı nükleer bilim insanlarını hedef alarak suikastlar gerçekleştirmeyi kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdiler.
Zincirleme Tepki
Nükleer silaha sahip ilk beş devletinin cephaneliklerinin yalnızca savunma amaçlı olduğuna ve “nükleer savaşın kazanılamayacağına ve asla çıkmaması gerektiğine” dair açıklamalarına ve güvencelerine rağmen, bazıları nükleer silahların değerini vurgulamaya ve “güçlünün haklı olduğu” ilkesini savunmaya başladı. Örneğin eski Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, “bir nükleer gücün konvansiyonel bir savaşta yenilgiye uğramasının nükleer savaşı tetikleyebileceği” uyarısında bulunarak, “nükleer güçlerin kaderlerinin bağlı olduğu büyük çatışmaları hiçbir zaman kaybetmediğini” ekledi.
Benzer şekilde, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth yakın zamanda; “Barış zamanı için değil, Pentagon’u ve sanayi altyapısını savaş zamanı koşullarına göre yeniden yapılandırıyoruz” dedi. Trump yönetimi bu tür söylemleri, İran, işgal altındaki Filistin bölgeleri, Danimarka, Kanada, Venezuela ve Nijerya dâhil olmak üzere çok sayıda ülke ve bölgeye karşı güç kullanma tehdidiyle ya da fiilî güç kullanımıyla (veya ABD silahlarıyla) birleştirdi.
Bu yeni gergin ortamda, bazı ABD müttefikleri ABD’nin nükleer şemsiyesinin güvenilirliğini sorgulamaya başladı. Japonya uzun süredir nükleer silaha sahip olmayacağı yönündeki tutumunu korusa da, daha tehlikeli bir dünyada kendini nasıl savunabileceğine dair tartışmalar yoğunlaşıyor. Güney Koreliler de benzer bir tartışma yürütüyor ve anketler, birçok kişinin ülkenin kendi nükleer silah kapasitesini edinmesini destekleyeceğini gösteriyor. Almanya’da ise Şansölye Friedrich Merz, daha önce (her ne kadar hükümeti daha sonra “nükleer silah edinmeye yönelik acil bir planları olmadığını” söylese de), Avrupa’da “ABD kalkanını” güçlendirmek amacıyla Fransa ve Birleşik Krallık ile nükleer silahların “paylaşılması” konusunda görüşmelere açık olduğunu belirtmişti.
Dolayısıyla jeopolitik gelişmeler, barış ve güvenliğin korunması ile ilgili uluslararası mimarinin giderek aşınmasına, hatta açıkça yıkılmasına yol açıyor. Büyük nükleer silah sahibi devletler, tek taraflı eylemlerinin peşinde koşarken uluslararası ve insancıl hukuku, demokratik değerleri ve uluslararası kurumları bir kenara itiyor. Uygarlığı kolaylıkla yok edebilecek silahların sağladığı güç, devlet yönetimi ve uluslararası ilişkilerde nihai hakem haline geliyor.
Yani, verilmek istenen mesaj şu: En üst düzeyde güvenlik garantisi istiyorsanız, bombaya sahip olmalısınız ve eğer bombaya sahipseniz, cinayet işleyip cezasız kalabilirsiniz. Nükleer silahlarından güvenlik garantileri karşılığında vazgeçmeyi kabul eden bir ülke olan Ukrayna, bunu fazlasıyla iyi biliyor.
Ne söylerlerse söylesinler, nükleer silah sahibi devletler nükleer silahsızlanma taahhütlerinden açıkça geri adım attılar ve şimdi tam tersine doğru hızla ilerliyorlar. Otonom silahlar da dâhil olmak üzere gelişmiş teknolojiler ve küresel gerilimler dünyayı olağanüstü derecede tehlikeli bir noktaya getirdi. Mevcut nükleer silahların kontrolüne ilişkin rejim, her zaman bazılarını diğerlerinden daha eşit kabul etmek zorundaydı. Ancak artık bu durum sürdürülebilir değil. Yakında başkaları da bu boyunduruğu üzerlerinden atacak ve kendi “caydırıcılıklarını” geliştirecektir.
Daha fazla nükleer silah, artan siber yetenekler; kırılgan komuta ve kontrol sistemleri ve çatışmaya farkında olmadan sürüklenme riskinin eskiliği nedeniyle daha fazla kırılganlık anlamına gelecek. Büyük güçler arasında diyaloga, güven inşasına, kurallara dayalı bir sisteme ve silahsızlanmaya yönelik yeni çabalara hiç olmadığı kadar büyük ve acil bir ihtiyaç var.
*Muhammed el-Baradey, Eski Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın başkanı ve Mısır’ın eski cumhurbaşkanı yardımcısıdır. 2005 yılında UAEA ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü almıştır.
Tercüme: Ali Karakuş
