Belirsiz Bir Yapay Zekâ Geleceğinde Strateji ve Güç
İnsanlar çığır açan büyük buluşların ne kadar kolay kopyalanabileceği konusunda da anlaşamıyor. Kimileri rakiplerin bunu hızla taklit edeceğini savunurken, diğerleri ise teknolojik olarak yetişmenin daha yavaş ve maliyetli hale geleceğine ve ilk harekete geçenlere kalıcı bir avantaj sağlayacağına inanıyor. Birçok kişi Çin’in ileri teknolojide Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmeye kararlı olduğundan emin olsa da, diğerleri Çin’in mevcut teknolojiyi kullanmaya odaklandığını ve ortaya çıktıklarında en ileri Amerikan yeniliklerini damıtıp yeniden üretmeyi hedeflediğini savunuyor.
Her bir iddialı politika argümanı, bu öykülerden birisinin doğru olduğuna dair gizli varsayımlara dayanıyor. Teknolojik olarak en uç inovasyona öncelik verenler, çığır açan büyük buluşların birleşik şekilde büyüyeceğini ve kopyalanmasının zor olacağını varsayıyor; Amerikan sistemlerinin yurtdışına yayılmasına odaklananlar ise çoğu zaman bunun tersini kabul ediyor. Eğer bu varsayımlar yanlışsa, bunlara dayanan stratejiler kaynak israfına yol açacak ve ABD’nin liderliğini kaybetmesine neden olabilecektir.
Her şeyi tek bir senaryoya yatırmak cazip ama tehlikelidir. Washington’un yapay zekâ çağına dair yeni bir tahmine ihtiyacı yok. Amerika Birleşik Devletleri’nin belirsizlik altında seçim yapabilmesini sağlayacak, olası birçok gelecek senaryosunda avantajını güvence altına alan ve yapay zekâ çağının şekli ortaya çıktıkça uyum sağlayan bir yola ihtiyaç var.
SEKİZ DÜNYA
Yapay zekânın geleceği nasıl şekillenirse şekillensin, ABD stratejisi başarıyı açık bir biçimde tanımlayarak işe başlamalıdır. Washington, yapay zekâyı ulusal güvenliği, geniş tabanlı refahı ve hem ülke içinde hem de müttefikleri arasında demokratik değerleri güçlendirmek için kullanmalıdır. Kamu yararına uygun olduğunda, yapay zekâ bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi destekleyerek yaşamları iyileştirebilir; halk sağlığı, kalkınma ve iklim değişikliği gibi küresel zorlukların ele alınmasına yardımcı olabilir ve Amerika’nın Çin karşısındaki askeri, ekonomik, teknolojik ve diplomatik avantajlarını sürdürebilir ve genişletebilir. ABD tüm bunları, yapay zekânın yarattığı çok gerçek riskleri sorumlu biçimde yönetirken gerçekleştirebilir.
Zorluk, buraya nasıl ulaşılacağıdır. Gizli varsayımları açık hâle getirmek ve stratejileri, farklı gelecek senaryolarına karşı test etmek için, yapay zekâ stratejisi üzerine düşünenler basit bir çerçeveyi değerlendirmelidir. Bu durum üç soruya bağlı: Yapay zekânın gelişimi süperzekâya doğru hızlanacak mı, yoksa uzun bir süre durağan mı kalacak? Çığır açan büyük buluşlar kolayca kopyalanabilecek mi, yoksa arayı kapatmak zor ve maliyetli mi olacak? Ve Çin gerçekten ileri teknolojiye ulaşma hususunda yarışıyor mu, yoksa daha sonra taklit edip metalaştırabileceği varsayımıyla kaynaklarını başka alanlara mı yönlendiriyor? Her sorunun iki olası cevabı vardır. Her kombinasyonu göz önünde bulundurmak, sekiz olası dünyayı içeren 2×2×2’lik bir diyagramdan oluşan üç boyutlu bir matris oluşturur.
İlk eksen, yapay zekâ ilerlemesinin doğasıdır. Bir uçta süperzekâ ihtimali yer alıyor: insanlardan çok daha hızlı hareket eden ve kendini sürekli geliştirebilen, kendini daha akıllı hale getirmeyi ve daha yeni şeyler icat etmeyi öğrenen bir yapay zekâ. Diğer uçta ise sınırlı ve zikzaklı bir zekâ bulunuyor: etkileyici bilimsel, ekonomik ve askeri uygulamalar; bu halihazırdan, tarihten tamamen kopuş anlamına gelmiyor. Sınırlıdır çünkü en azından bir süreliğine de olsa kaydettiği ilerleme eninde sonunda kendi sınırlarına ulaşır. Zikzaklıdır, çünkü düzensizdir; sistemler matematik ya da kodlama gibi alanlarda inanılmaz performanslara ulaşabilirken, muhakeme, yaratıcılık ya da bazı fiziksel uygulamalarda zorlanabilir. Eğer ilerleme süperzekaya yol açarsa, küçük bir üstünlük bile yarışta belirleyici olabilir ve bu da büyük çaplı ileri teknoloji yatırımlarını haklı çıkarabilir. Eğer sınırlı ve zikzaklı olacaksa, sınırsız kaynakları uçuk hedeflere yönlendirmek, bu teknolojinin benimsenmesini ve yaygınlaşmasını önceliklendirmekten daha az caziptir.
İkinci eksen, geridekinin öndekine yetişme kolaylığıdır yani hızlı takip sorunudur. Bir yandan öndekine yetişmek kolaydır. Gerçekleştirilen çığır açıcı büyük buluşlar; casusluk yoluyla, eğitilmiş bir modelin iç parametrelerinin çalındığı veya ifşa edildiği sızdırılmış ağırlıklar vasıtasıyla, eski donanım üzerinde yenilikçi eğitimlerle ya da daha az yetenekli bir sistemin daha gelişmiş bir modeli taklit edecek şekilde eğitildiği model damıtma yöntemiyle hızlıca kopyalanabilir. Diğer yandan ise; tescilli donanım, kurumsal uzmanlık, geniş ve çoğu zaman benzersiz veri kümeleri, canlı bir yetenek ekosistemi ve öngörülemeyen yapısal faktörler de dâhil olmak üzere tüm teknolojik altyapıya bağlı sürecin uç bölgelerindeki yeteneğe bağlı olan arayı kapatmak zordur. Model ya da yazılım katmanının kopyalanması kolay olabilir; ancak eğitim ve sonucun arkasındaki donanımın, altyapının ve insan sermayesinin kalitesi ve ölçeği çok daha zor yeniden üretilebilir. Arayı kapatmak kolay olduğunda rekabet daha çok üretileni yaygınlaştırma üzerinedir; rakipler kendi sistemlerini yaymadan önce Amerikan sistemlerini yurtdışına yerleştirmek önem kazanır. Zor olduğunda da yaygınlaştırma hala önem taşır, ancak strateji, en uç noktadaki yeteneğinin temellerini, yani zaman içinde ilerlemelerin katlanarak artmasını sağlayan girdileri ve bilgi birikimini savunmaya daha fazla önem verir. Bu eksenin tamamında asıl soru; yapay zekânın yayılıp yayılmayacağı değil, ne kadar hızlı, kime doğru ve hangi koşullarda yayılacağıdır.
Üçüncü eksen Çin’in stratejisidir. Bir uçta Pekin ileri teknoloji için agresif biçimde yarışmakta, devasa eğitim çalışmaları ve rekabetçi laboratuarları finanse etmektedir. Diğer uçta ise Pekin yarışmamakta; gelişmeyi benimseme ve yaygınlaştırmaya öncelik vermekte ve zaman zaman büyük modeller üreterek ilerleme sinyali göndermekte ve ABD’yi uç teknolojilere odaklanmaya teşvik etmektedir. Çin’in tamamen tutarlı bir ulusal planı olmayabilir; ülkedeki farklı kurumlar farklı şekillerde hareket edebilir ancak sistem düzeyindeki davranışı yine de yarışma ya da yarışmama yönünde bir eğilime yaklaşacaktır. Bu çerçeve modelinin bu boyutu Çin’e odaklanmaktadır çünkü şu anda Çin, ileri teknoloji bölgesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin en baskın rakibidir. Eğer başka aktörler ortaya çıkarsa, matris onların da yarış hesaplarını yansıtacak şekilde uyarlanmalıdır.
Elbette gerçeklik herhangi bir diyagramdan çok daha karmaşıktır. Daha fazla eksen eklenebilir ve her eksen bir spektrum olarak ele alınabilir. Çin uç teknolojik Ar-Ge’de orta bir yol izleyebilir. Arayı kapatmak kısmen zor olabilir. Yapay zekâ gerçekten güçlü ama yine de belirli sınırlılıklara sahip olabilir. İkili sonuçları düşünmek stratejik planlamayı kolaylaştırsa da, politika yapıcılar her eksende olasılıklı bir şekilde düşünerek ara ihtimalleri hesaba katabilir. Örneğin Çin’in kısmi bir yatırım stratejisi, Pekin’in ABD’yi yakından takip etme ya da beklenmedik biçimde arayı kapatma olasılığını artırır.
Son olarak, politika yapıcıların kendi kararları da ortaya çıkacak yapay zekâ geleceğini en azından kısmen şekillendirebilir. ABD’nin eylemleri, özellikle ihracat kontrollerini sıkılaştırarak ya da gevşeterek arayı kapatmayı zorlaştırabilir ya da kolaylaştırabilir. Çin’in yarışıp yarışmayacağı, Pekin’in yapay zekâ ilerlemesinin hızını ve arayı kapatmanın zorluğunu nasıl değerlendirdiğine de bağlı olacaktır. Yine de belirsizliği politika çerçevesinin bir parçası hâline getirmek, politika yapıcıları en azından kendi varsayımlarıyla yüzleşmeye ve tek bir gelecek yerine birden fazla gelecek için plan yapmaya zorlayacaktır.
YAPAY ZEKÂ GÜCÜNÜN KAYNAKLARI
Bu planlama çalışmasına geçmeden önce, iki soruyu sormak için nefeslenmekte fayda var: ABD’nin yapay zeka stratejisini aslında kim belirliyor? Ve Washington yapay zekânın gidişatını şekillendirmek için ne tür araçlara sahip? Sonuçta hükümet ülkenin önde gelen laboratuarlarına sahip değil ya da onların ne inşa edeceğine karar vermiyor. Pekin’in yapabildiği gibi üretim hedefleri koyamaz veya yatırım akışlarını yönlendiremez. Yine de Washington’un politika tercihleri ve verdiği sinyaller, dolaylı da olsa, yapay zekâ ekosistemini önemli ölçüde etkiliyor.
Birçok Amerikan politikası, yerli yapay zekâ endüstrisine örtük bir sübvansiyon niteliği taşıyor. İhracat kontrolleri ve yatırım kısıtlamaları, Çin’in gelişmiş çiplere ve ABD sermayesine erişimini sınırlamıştır. Bu önlemler, Amerikan firmalarının en güçlü rakiplerini kısıtlayarak ve özel sermayeyi Amerikan ve müttefiklerin firmalarına yönlendirerek bu firmaların değerini artırmıştır.
Beklentiler bu etkiyi güçlendiriyor. Üst düzey yetkililer yapay zekâ liderliğini ulusal bir öncelik olarak tanımladığında, şirketler ve yatırımcılar olumlu düzenlemeler, idari süreçlerin kolaylaştırılması ve hükümetle daha yakın koordinasyon beklerler. Bu varsayımlar, belki de Kongre’nin yavaş yavaş tahsis ettiği ödeneklerden bile daha fazla bir oranda firmaların ne kadar risk üstleneceğini ve yatırımcıların nereye yatırım yapacağını etkiler.
Washington’un doğrudan desteği bu sinyalleri tamamlıyor. Ar-Ge vergi teşvikleri, altyapı yatırımları, federal araştırma hibeleri ve yürütme organının izin süreçleri, göç politikaları ve daha pek çok konudaki kararları, yapay zekâ kapasitesinin nerede ve nasıl büyüyeceğini topluca etkiliyor. Bu arada federal tedarik ve ortaklıklar da, kurumlar yapay zekâ sistemlerini geniş ölçekte test etmeye ve benimsemeye başladıkça, anlamlı bir talep sinyali hâline gelmektedir. Eğer kullanımı yaygınlaştırma ileri teknolojik buluşlar kadar stratejik önem kazanırsa, ortaklara Pekin’in yapay zekâ birikimine karşı güvenilir bir alternatif sunmak ve Kalkınma Finansmanı Kurumu gibi kurumlar aracılığıyla, piyasanın tek başına hizmet vermeyeceği yerlerde yurtdışı uygulamaları finanse etmek gibi yollarla Washington elindeki araçların daha fazlasını kullanmak zorunda kalabilir. Bu yaklaşım, aynı zamanda Amerikan yapay zekâ sistemlerinin ne kadar açık ya da kapalı olması gerektiği üzerine düşünmeyi de içerir. ABD, sıkı biçimde kontrol edilen tescilli modellere mi yaslanacağını yoksa küresel düzeyde şirketlerinin benimsenmesini şekillendirmek için açık kaynaklı alternatifleri mi teşvik edeceğini belirlemelidir.
Yine de, özel sektör bu yarışın motoru olmaya devam ediyor ve sektöre yönelik teşvikler her zaman ülkenin çıkarlarıyla örtüşmüyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birçok öncü laboratuar, güvenli dağıtım veya geniş çaplı yaygınlaştırma yerine kaynaklarını süperzekaya odaklanarak devasa eğitim süreçlerine aktarıyor. Bazıları, daha gevşek kurallar, daha ucuz enerji ve ek sermaye nedeniyle büyük ölçekli eğitim altyapısını yurtdışında kurup işletmeyi tercih edebilir. Bu gerilimi yönetmek Washington’un en zor görevlerinden biri olmaya devam edecektir.
ABD’nin gücü hiçbir zaman merkezi planlama olmadı; daha ziyade, merkezi olmayan bir sistemi ortak hedeflere yönlendirmek için çeşitli araçları devreye sokma becerisi oldu. Bu tavır; politika teşvikleri yaratır, beklentileri şekillendirir ve sermayeyi ulusal amaca yönlendirir. ABD’nin yapay zekâdaki liderliğini sürdürmek için bu araçların nasıl kullanılacağı, nihayetinde hangi muhtemel geleceğin ortaya çıkacağına bağlıdır. Bir senaryoda mantıklı olan bazı politikalar, başka bir senaryoda ters etki yaratabilir. Ancak yapay zekâ geleceğinin çoğu versiyonunun, göreceli önemleri bir dünyadan diğerine değişse bile muhtemelen gerektireceği şey, ulusal gücün temel unsurları gibi bunların çoğunda geçerli olacak birkaç öncelik olacaktır.
Hesaplama gücü, yani bilgi işlem kapasitesi, yapay zekâ yetkinliğinin temelidir. Çipler, veri merkezleri ve bunları çalıştıracak enerji üzerindeki kontrol, ilerlemenin temposunu belirleyen sistemleri kimin eğitip devreye alabileceğini belirler. Robotik ve ileri üretim, bu gücü fiziksel dünyaya taşıyarak dijital zekâyı üretken kapasiteye dönüştürüyor. Ancak bunların hiçbiri güçlü bir endüstriyel-bilimsel temel olmadan kalıcı olamaz. Amerika Birleşik Devletleri’nin hem günümüz teknolojilerini geliştirmek hem de yapay zekâ geliştirme konusunda yeni yaklaşımlar keşfetmek için temel araştırmalara; hem yerli hem de dünyanın dört bir yanından cezbedilecek yetenekli bireylere; büyük ölçekte üretim yapma kapasitesine ve tüm bunların çalışmasını sağlayacak enerjiye ihtiyacı var. Eğer yapay zekâ firmaları özellikle de yeterli elektrik gücüne erişemezse, bu darboğaz genel ilerlemeyi sınırlayabilir.
Dağıtımı yavaşlatabileceği ve denemeleri sınırlayabileceği için sıklıkla bir kısıt olarak görülen risk yönetimi, aslında bir istikrar ve meşruiyet kaynağı olabilir. Asıl mesele, kazalardan kaynaklanan istenmeyen gerilimler, yapay zekâ sistemlerinin kasıtlı olarak kötüye kullanılması veya davranışları üzerinde insanların artık güvenilir bir şekilde kontrol sahibi olamadığı sistemlerin devreye sokulmasından kaynaklanan kontrol kaybı nedeniyle rekabetin çöküşe sürüklenmesini engellemektir. En az bunun kadar önemli olan, güvenlik protokollerinin ve iç siyasi desteğin, yetenek kazanımlarının hızına ayak uyduracak kadar hızlı gelişmesini sağlamaktır. Bazı muhtemel gelecekler Washington’a bu temeli inşa etmek için zaman tanır; diğerleri ise takvimi sıkıştırır.
Bir de işi yaygınlaştırma meselesi var; yapay zekâ sistemlerinin yurt dışında yaygınlaşması ve benimsenmesi. Kök salacak sistemler, dijital düzeni hangi değerlerin ve yönetim ideallerinin tanımlayacağını ve hangi ülke veya ülkelerin en fazla ekonomik ve stratejik kazanımı elde edeceğini belirleyecektir. Pekin, zaten yapay zekâ yönetişimini başlı başına stratejik bir ihracat olarak görmekte; sistemleri, standartları ve düzenleyici şablonları aracılığıyla diğer ülkelerin teknolojiyi nasıl kullanacağını ve denetleyeceğini şekillendirmektedir. Washington yaygınlaştırma konusunda teoride kararlılık sergiliyor, ancak bunu pratikte henüz kanıtlamış değil.
ABD’nin müttefikleri ve ortakları bu yapbozun son kritik parçalarıdır. Güvenilir ortaklarla eşgüdüm içinde çalışmak Amerikan kapasitesini katlayarak arttırır ve yapay zekâ çağının şeklini otoriter sistemlerin değil, demokratik sistemlerin belirleme olasılığını artırır.
MUHTEMEL BİRİNCİ DÜNYA
Süperzekâya karşı sınırlı ve zikzaklı zekâ, rahatlığa karşı başkalarının hamlelerine yetişmenin zorluğu ve ileri teknolojiye doğru hızla ilerleyen bir Çin’e karşı ilerlemeyen bir Çin; üç farklı eksen sekiz olası dünya yaratır. Politika yapıcıların görevi, bu matrisin her bir hücresini makul politika seçenekleriyle doldurmaktır.
Önce, süperzekânın ulaşılabilir olduğu, teknolojinin hızla taklit edilmesinin zor olduğu ve Çin’in son sürat yarıştığı bir dünyayı ele alalım. Bu dünya, bir silahlanma yarışı ile bir uzay yarışı arasında bir şeye benzer: rekabet, en ileri teknolojiye ilk ulaşma ve onu güvence altına alma mücadelesine dönüşür. Böylesi bir dünyada riskler son derece yüksek olurdu. En gelişmiş sistemleri geliştiren ve kontrol eden taraf kalıcı teknolojik, ekonomik ve askerî avantajlar elde edebilirdi. Bazıları; bu senaryonun en uç noktasında, kendini tekrarlayan öz-gelişim başladığında, liderliğin kendi kendini pekiştirici hale gelebileceğini ve anlamlı bir şekilde arayı kapatmanın sadece zor değil, fiilen imkânsız hale gelebileceğini savunmaktadır. Bu çerçeve, bu olasılığı bir başlangıç varsayımı olarak kabul etmek yerine “yakalanması zor” durumunun uç örneği olarak ele alır ve stratejiyi buna göre test eder.
Birleşik Devletler, kamu kaynaklarının seferber edilmesini, hükümet ve sanayi arasında olağanüstü bir koordinasyonu ve askeri programlara özgü bir gizlilik düzeyini gerektiren ve potansiyel olarak yeni yetkilere veya Başkan’a ulusal savunma amacıyla sanayiyi düzenleme konusunda geniş yetkiler veren 1950 tarihli Savunma Üretim Yasası’nın kapsamının genişletilerek kullanılmasına ihtiyaç duyulacak bir Manhattan Projesi 2.0’ı düşünmek zorunda kalabilir. Böyle bir girişim, politika yapıcıları iki seçenek arasında tercih yapmaya zorlar: sıkı güvenlik denetimi sağlamak için geliştirmeyi tek bir kurumda merkezileştirmek ya da paralel deneylerin daha hızlı sonuç vereceği varsayımıyla birden fazla ileri teknoloji laboratuarı arasında rekabeti sürdürmek.
Bu koşullar altında, Washington ihracat kontrollerini uygulanabilirliğin sınırlarına kadar sıkılaştıracaktır. Yarı iletken tedarik zincirinin her aşaması daha sıkı rejimlere tabi olacak ve kontrollerin aşılmasını önlemek için müttefiklerle koordinasyon şart olacaktır. Model ağırlıklarının (bir sistemin nasıl davrandığını belirleyen sayısal parametreler), eğitim verilerinin ve veri merkezlerinin hırsızlık ve sabotaja karşı güçlendirilmesi gerekecektir.
Çin’le, süperzeka üzerindeki insan kontrolünün kaybedilmesini önleme konusundaki ortak çıkara dayalı risk yönetimi, merkezi konumda sahneye çıkacaktır. Sistemler ne kadar hızlı ilerlerse, otonom sistemlerin iki tarafın da tam olarak öngöremediği biçimlerde etkileşime girmesi sonucu kazalar ve istenmeyen muhtemel gerilimlere ilişkin ihtimal de o kadar artar. Hem Pekin hem de Washington güvenlik sistemlerini ilerlemeyle aynı hızda geliştirmeye çalışırken bu ihtimali önlemeye yönelik olası bir adım; geliştirmeyi sınırlayan karşılıklı bir itidal anlaşması olabilir. Ancak karşılıklı güvensizlik, doğrulama zorlukları ve anlaşmayı bozup öne geçmenin sağlayabileceği kazançlar nedeniyle böyle bir düzenleme kırılgan ve sürdürülmesi zor olurdu.
Çünkü arayı kapatmak zor ve bu muhtemel dünyada Çin’in başarısı kaçınılmaz değil, bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, süperzekâya ilk ulaşan ülke olma şansını yakalayabileceği dar bir fırsat penceresiyle karşı karşıya kalabilir. O anda Washington bir karar vermek zorunda kalır: başkalarının aynı kapasiteye ulaşmasını engellemek için adımlar atıp atmamak. Ters senaryo da aynı derecede önemlidir: eğer Pekin bu ileri teknolojiye ilk ulaşan olursa, Washington’un zararları yönetmeye ve hafifletmeye hazır olması gerekir. Ve eğer her iki güç de eşiği aşarsa, riskleri açık sınırlar, iletişim ve itidal yoluyla azaltmaları; aynı zamanda kontrol kaybını ve süperzekânın haydut devletler ya da devlet dışı aktörler tarafından ele geçirilmesini önlemeye çalışmaları gerekir.
MUHTEMEL İKİNCİ DÜNYA
Başka bir muhtemel dünyada süperzekâ hâlâ ulaşılabilir ve yeni teknolojilere erişmek hâlâ zordur, ancak Çin bu ileri teknolojiyi elde etmek için yarışmamaktadır. Bu senaryoda Amerika Birleşik Devletleri tek kutuplu bir yapay zekâ anı yaşar. Pekin sınırlı bir ileri düzey yatırım stratejisi izlese bile, arayı kapatmanın zorluğu, Amerika Birleşik Devletleri’nin teknolojik zirvede tek başına kalmasını ve sonrasında gelecek dünyanın yapısını tanımlama konusunda gerçek bir şansa sahip olmasını neredeyse garanti edecektir. Merkezi soru artık yarışın nasıl kazanılacağı değil, elde edilen liderliğin nasıl kullanılacağı ve yönetimin nasıl olacağıdır.
Sanayi düzeyinde yapay zekâ gelişimi daha ölçülü bir tempoda ilerleyebilir. Süperzekâya ulaşmak için Ar-Ge harcamalarının yüksek kalması gerekse de, Manhattan Projesi tarzı bir seferberlik muhtemelen gerekli olmaz. Amerika Birleşik Devletleri, model ağırlıklarını, hesaplama gücünü ve kilit yetenekleri koruyarak ileri teknoloji bölgesinin güvenliğini sağlamak zorunda kalacak, aynı zamanda inovasyon ekosisteminin dinamik bir şekilde işlemesine de izin verecektir. Özellikle piyasa olgunlaştıkça ve bazı yapay zekâ şirketleri başarısız oldukça, Çin’in bu şirketlerin fikrî mülkiyetini satın almasına izin verilmemelidir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin görevi, ileri teknolojik uçta Amerikan liderliğine güven oluşturan demokratik bir yapay zeka düzeni inşa etmek ve sürdürmek olacaktır; bu durum, Washington’un 1945’te karşılaştığına benzer ancak günümüzün siyasi ve jeopolitik manzarasında çok daha zorlu bir girişimdir. Süperzekâ eşiğinde çok yakın bir rakip bulunmadığından, ABD güvenliğin ilerlemeye ayak uydurmasını sağlamak için daha ileri teknoloji geliştirme çabalarını daha rahat biçimde yavaşlatarak tek taraflı itidal uygulayabilirdi. Yaygınlaştırma stratejik ve seçici olurdu: müttefiklere ve ortaklara güvenli erişim sağlanırken kontrolsüz yayılma önlenirdi.
Yurtiçinde ise ABD yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmeye odaklanabilirdi. Yapay zekâ muazzam verimlilik ve kapasite artışları sağlarsa, mesele bu kazanımları geniş tabanlı refaha dönüştürmek ve toplumu yapay zekâ kaynaklı sarsıntılara karşı daha dayanıklı kılmak olurdu. Makul düzenlemeler, ilerlemeyi boğmadan güvenlik ve hesap verebilirliği temin ederdi.
Elbette bu tek kutuplu anın kalıcı olacağı garanti olmazdı. ABD süperzekâya ulaşırsa, Çin muhtemelen bir gecede yarış moduna geçer ve diğer güçler de uzun süre pasif kalmaz. Washington’un nasıl karşılık vereceğine ve konumunu teknolojinin nasıl ve nerede yayılacağını şekillendirmek için nasıl kullanacağına karar vermesi gerekirdi.
MUHTEMEL ÜÇÜNCÜ DÜNYA
Üçüncü bir olasılık ise tam anlamıyla bir yayılma dünyasıdır: süperzekaya ulaşılabilir, arayı kapatmak kolaydır ve Çin başı çekmektedir. Çığır açıcı buluşlar hızla birleşik hâle gelir, ancak kopyalanmaları da hızlı olur. Bu muhtemel dünyada ABD’nin görevi çevreleme değil, dayanıklılık olurdu yani ülkenin siber güvenlik, biyogüvenlik, altyapı ve savunma sistemlerini yapay zekâ destekli tehditlerin tüm yelpazesine karşı hazırlamak.
Yarışmak veya hızlı takip etmek, stratejik bir tercihe dönüşürdü. Çığır açan büyük buluşlar hızla yayılıyorsa, ileri uç teknolojiye ilk ulaşmanın sağladığı avantaj kısa ömürlü olabilir; ancak başkalarının önce ulaşmasına izin vermek, kısa bir süre için bile olsa, anlamlı bir kırılganlık penceresi yaratır. Ve eğer ilerleme hızla katlanarak devam ederse, en uç sınıra ilk ulaşan daha da önemli hale gelir, çünkü erken hareket eden eğriyi ilk tırmanan olur. Bu durumda en uygun yol muhtemelen savunmacı bir şekilde yarışmak, yüksek Ar-Ge harcamalarını ve öncü yetenekleri korurken, ilerlemeleri yeni güvenlik ve dayanıklılık katmanlarıyla eşleştirmek olacaktır.
İnovasyon ekosisteminin kendisi de baskı altında kalırdı. Tek bir ulusal öncü firmanın güvenlik değeri çok az olurdu, çünkü ne inşa ederse etsin hızla kopyalanırdı ve yatırımcılar yeniliklerin hızla kopyalanmasıyla karların ortadan kaybolduğunu görürlerse, en ileri teknoloji üzerinde çalışan birçok özel firmanın varlığını sürdürmek zor olurdu. Süperzekâ metalaştıkça bu şirketlerin çoğu başarısız olurdu. Değer yaratmak için daha iyi iş modelleri geliştirmeye yönelik yenilik yapan firmalar başarılı olur, ancak daha iyi yapay zekâ modelleri geliştirmeye yönelik yenilik yapan firmalar başarılı olmayabilirdi.
Risk yönetiminin önemi artardı ve bu sadece gerilim ve yanlış hesaplamayı yönetmekle sınırlı kalmazdı. Devlet dışı aktörlere ve haydut devletlere kontrolsüz yaygınlaşma tehdidini azaltmak için Amerika Birleşik Devletleri’nin, sorumsuz oyuncuların teknolojiye erişimini yavaşlatmak veya durdurmak amacıyla hem müttefikleri hem de Çin’le birlikte yeni küresel iş birliği katmanları oluşturması gerekirdi. ABD-Çin ortak bir itidal anlaşmasının uygulanması yine de zor olurdu; ancak bu senaryodaki artan tehlikenin farkındalığı böyle bir anlaşmayı daha uygulanabilir kılabilirdi.
Bu muhtemel dünyada ihracat kontrolleri hâlâ faydalı olabilir, ancak bu ihracat kontrollerinin etkinlikleri arayı kapatmanın neden kolay olduğuna bağlı olacaktır. Eğer Çin uygulanabilir bir alternatif hesaplama birikimi geliştirirse, çip kontrolleri fiilen işlevsiz hâle gelir ve rekabet küresel yaygınlaştırmaya kayar. Arayı kapatmanın kolaylığı model damıtımı, hırsızlık ya da yeni algoritmaların ve pratik bilgi birikiminin hızla yayılması gibi başka faktörlerden kaynaklanıyorsa, çip kontrolleri diğer senaryolara kıyasla daha az ikna edici olsa da zaman kazanma ve yayılmayı yavaşlatma aracı olarak yine de işe yarayabilir.
MUHTEMEL DÖRDÜNCÜ DÜNYA
Eğer süperzekâ ulaşılabilir, arayı kapatmak kolay ve Çin yarışmıyorsa, Amerika Birleşik Devletleri kendini kısa süreli bir tek kutuplu fırsat penceresinde bulur. ABD yapay süperzekâya ulaşan ilk ülke olabilir, ancak diğerleri yarışa başladıklarında hızla arayı kapatabilir. Çin çok hızlı yenilik yapmaya çalışmadığında, ileri teknolojik uca yönelik büyük bir hamleyi durdurma, özellikle de bunu yapmak tam anlamıyla yayılma senaryosunu önleyebilirse, mantığı bir nebze daha ikna edici olacaktır. Bu yol yine de risklidir: Çin gizlice yarışa katılabilir ya da başka bir aktör Amerikan kapasitesini aşabilir.
Eğer ABD yarışmaya devam ederse, elde ettiği liderliği nasıl kullanacağına karar vermek zorunda kalır. Washington dar fırsat penceresini başkalarının ileri teknolojiye ulaşmasını engellemek için kullanmaya çalışabilir. Alternatif olarak, tartışmasız süperzekâya sahip olduğu kısa dönemi kendisinin ve müttefiklerinin savunmasını güçlendirmek ve kontrol kaybı ile sınırsız yaygınlaşma senaryolarına karşı güvenlik önlemleri uygulamak için değerlendirebilir.
Pekin yarışmadığı için muhtemelen farklı bir strateji izler; Amerika’nın çığır açan buluşlarını metalaştırmaya konumlanır, düşük maliyetli yapay zekâ ihracatı yoluyla Çin sistemlerini küresel ölçekte kapsayarak yapay zekâyı robotik aracılığıyla fiziksel dünyaya bağlar. Bu da yaygınlaştırmayı önemli bir rekabet alanı hâline getirir. ABD’nin dijital atılımları fiziksel ve endüstriyel uygulamalara dönüştürmek için robotik ve ileri üretime yatırım yapması ve Çin boşluğu doldurmadan önce güvenli, demokratik sistemleri yurtdışına yaymak üzere kararlı adımlar atması gerekir.
MUHTEMEL BEŞİNCİ DÜNYA
Bir sonraki olası dünyalar setinde süperzeka artık masada değil. Bu senaryolardan birinde, çığır açan teknolojilere yetişmek zordur ve Çin teknolojik uca doğru yarışmaktadır. ABD ve Çin yıpratıcı bir inovasyon yarışına girer. Her ne kadar riskler yüksek olsa da, süperzeka senaryolarındakinden daha düşük olacaktır. Acil durum seviyesinde olmasa bile Ar-Ge’ye yatırım yapmak ve bu harcamayı, kalıcı robotik ve gelişmiş üretim yetenekleri geliştiren uzun vadeli sanayi politikalarıyla desteklemek önemli olmaya devam edecektir. Politika yapıcılar, piyasaların dönüm noktalarını sıklıkla yanlış değerlendirdiğinin farkında olmalıdır; yatırımcılar yapay zekâ tam potansiyeline ulaşmadan önce paniğe kapılıp bir “balon” ilan edebilir veya teknoloji olgunlaştıktan çok sonra bile harcamaya devam edebilirler. Risk yönetimi kontrol kaybından ziyade biyolojik, siber ya da askerî uygulamalardaki kötüye kullanıma odaklanmalıdır.
Yaygınlaştırma ve uygulamanın önemi belirgin biçimde artar. Amerika Birleşik Devletleri, hem iç sanayide hem de orduda yapay zekanın agresif bir şekilde benimsenmesini sağlamalı, Amerikan ve müttefik sistemlerinin yurt dışına hızla yayılmasını sağlamalıdır. Pekin’in geçmiş deneyimlerinden de bildiği gibi, iyi entegre edilmiş, ucuz fiyatlı veya sağlam bir altyapıyla desteklenmiş, ileri teknoloji ötesi olmayan modeller bile büyük pazar payı elde edebilir. Modellerin ve veri merkezlerinin güvenliği yine de önemli olacaktır, çünkü arayı kapatmak kolay olmayacak ve ileri teknolojik uçtaki modeller, ABD ve müttefik sistemlerini güvence altına almak için hayati olmaya devam edecektir ancak en önemli görev; Çin alternatifleri yerleşmeden önce yetenekli sistemleri erkenden yaygın kullanıma sokmak, aşinalık ve bağımlılık oluşturmak olacaktır. İhracat kontrolleri Çin’in ilerlemesini yavaşlatmak için değerini korur, ancak ABD’nin yurtdışı yaygınlaştırmayı engellememeye dikkat etmesi gerekir.
MUHTEMEL ALTINCI DÜNYA
Süperzekânın olmadığı, arayı kapatmanın zor olduğu ve Çin’in yarışmadığı bir dünyada, Amerika Birleşik Devletleri rahat bir liderliğe sahip olur ve avantajını kökleştirmek için anlamlı bir fırsat penceresi yakalar; yapay zekâyı hayat kurtaran yeni ilaçlar geliştirmek, eğitimi genişletmek ve geride kalmış Amerikan sanayilerini canlandırmak için kullanabilir. Çin yapay zekâdan tamamen çıkmaz, ancak Pekin ileri teknolojik model geliştirmeye yaptığı yatırımı o kadar sınırlar ki fiilen en ileri yetkinlik yarışının dışında kalır. Bunun yerine Çin uygulamalara ve Amerikan çığır açan buluşlarını metalaştırmaya odaklanır. Bu arada Washington güvenlik, hesap verebilirlik ve yapay zekâ kaynaklı kazanımların geniş tabanlı refaha dönüşmesini sağlamaya odaklanabilir.
Uluslararası alanda ABD, yapay zekâ ile şekillenmiş bir dünya için olumlu bir vizyon geliştirme alanına sahip olur; ortaklarını kendi yapay zekâ ekosistemine davet eder, modellere, verilere ve altyapıya erişim sunar, ancak kritik unsurları ülke içinde tutar. Amaç Amerikan sistemlerini mümkün olduğunca hızlı ve yaygın biçimde dağıtmak değil, yayılan sistemlerin güvenli ve demokratik değerlerle uyumlu olmasını sağlamaktır.
MUHTEMEL YEDİNCİ DÜNYA
Sondan bir önceki muhtemel senaryoda sınırlı ve düzensiz yapay zekâ, kolay arayı kapatma ve ileri uç teknoloji için yarışan bir Çin söz konusudur. Bu muhtemel dünyada ABD ile Çin bir yaygınlaştırma yarışına girer. Çığır açan buluşlar kolayca taklit edilebildiği için hiçbir ülke zekâyı uzun süre tekelinde tutamaz; avantaj rakiplerden daha hızlı geliştirmek ve ticarileştirmekten gelir.
Özel sermayeyi seferber etmek daha da zor olur. Teknoloji kolayca kopyalanabiliyorsa, yatırımcılar savunulabilir bir getiri görmedikleri için yetersiz yatırım yapabilir. Yine de ABD’nin yarışta kalması gerekir; ilk yayılan sistemler küresel ortamı şekillendirir ve ABD değerlerini yansıtmalıdır. Çin yarıştığı için, Pekin’in Amerikan siber güvenliğini, biyogüvenliğini ve askerî ile istihbarat avantajlarını zayıflatmasını önlemek için ABD’nin aynı hızda ya da daha hızlı inovasyon yapması gerekir.
Yaygınlaştırma yalnızca yapay zekâ stratejisinin bir unsuru değil, ABD dış politikasının temel bir sütunu hâline gelir. Çin zaten teknolojisini yabancı pazarlara sistematik biçimde itmekte, çoğu zaman bunu finansman ve büyük ölçekli kalkınma projeleriyle paketlemektedir. ABD, verileri sızdırabilecek, iletişimi izleyebilecek ve geniş kapsamlı etki operasyonları yürütebilecek Çin modelleri üzerine inşa edilmiş bir küresel dijital altyapıdan haklı olarak ciddi kaygılar duyar. Washington’un yapay zekâ yaygınlaştırmasını devlet yönetiminin merkezine yerleştirmesi, Kalkınma Finansmanı Kurumu gibi kurumların yetki alanını ve kullanılabilir sermayesini genişleterek Amerikan ve müttefik firmaların dünya genelinde veri merkezleri, ağlar ve bölgesine göre uyarlanmış sistemler kurmasına yardımcı olması gerekir. Bu, kısa vadeli kâra değil, dünyanın Çin sistemlerinden ziyade daha büyük ölçüde Amerikan sistemleri üzerinden işlemesini sağlamaya odaklanan bir Amerikan liderliği gerektirir.
Kopyalamanın kolay ve yayılmanın kaçınılmaz olduğu bir dünyada gizlilik fazla getiri sağlamaz. Daha iyi bir strateji, kilit sistemlerin güvenli versiyonlarını açık kaynak hâline getirmek ya da geniş lisanslarla sunmak olabilir; böylece bu sistemler hasım platformlar yerine Amerikan ya da müttefik platformlarda çalıştırılır. Bu dünyada ihracat kontrolleri daha az fayda sağlar ve bazı uç durumlarda, Çin Amerikan teknolojilerini hızla kopyalayabildiği için, yaygınlaştırma yarışını zayıflatabilir.
MUHTEMEL SEKİZİNCİ DÜNYA
Son muhtemel dünyada yapay zekâ geçmişteki birçok büyük teknolojiye benzer. ABD inovasyonda lider olur, ancak ilerlemeler kolayca kopyalanır. Bu tür serbest faydalanma, büyük çığır açan teknolojik buluşlar için özel yatırımı harekete geçirmeyi zorlaştırır ve Çin yarışmadığı için kamu harcamalarının ulusal güvenlik gerekçesi daha az kapsamlı hâle gelir. Bunun yerine yapay zekâ yatırımı, yaygınlaştırmadan beklenen gelire göre şekillenir. Açık kaynaklı modeller muhtemelen baskın olur.
Yapay zekâ liderliği yarışı esas olarak bir yaygınlaştırma yarışı olur. Ölçek ve uygulamaya dayalı olarak ilerleyen 5G rekabeti gibi önceki mücadelelere benzer. Washington’un görevi, güvenilir Amerikan ve müttefik sistemlerin küresel sanayi için geçerli altyapı hâline gelmesini sağlamak ve Pekin’in düşük maliyetli, uygulanabilir bir alternatif kurması için daha az alan bırakmaktır.
SENARYOLARDAN STRATEJİYE
Yapay zekâ çağında strateji, tek bir sonucu ya da tek BİR doğru politikayı öngörmekten ziyade olasılıklar üzerinden düşünmekle ilgili olacaktır. Bu matristen faydalanmak için, politika yapıcılar öncelikle bir temel senaryo, yani en olası olduğuna inandıkları dünyayı seçerek işe başlamalıdırlar. Her önemli politika önerisi, şu temel senaryoya göre test edilmelidir: önerilen bu politika, içinde bulunduğumuzu düşündüğümüz dünyada mantıklı mı? Politika yapıcılar, bu muhtemel dünyalardan birinin, gerçekleşmesini en olası olarak düşünmeseler bile ABD’nin en fazla maruz kaldığı ve risklerin en yüksek olduğu dünyalarda, örneğin Birinci Dünya’da, en kötü olası sonuçlardan kaçınmak veya bunları hafifletmek için neler yapılabileceğini de belirlemelidir. Buradan hareketle, strateji temel senaryoya hizalanırken aynı zamanda muhtemel en zorlu dünyalarda da dayanıklı olacak şekilde bir koruma yaklaşımı benimsenmelidir. Bu, hangi politikaların birden fazla dünyada işe yaradığını, öngörülen geleceğin değişmesi durumunda hangilerinin tersine çevrilebileceğini ve temel senaryonun yanlış çıkması durumunda hangilerinin zararlı olacağını belirlemek anlamına gelir.
Bu muhtemel sekiz dünyanın her biri için hükümetin, koşullar değiştikçe uyarlanabilecek, uygulanmaya hazır bir planı olmalıdır. Bu da kurumların olasılıklı bir şekilde düşünmesini gerektirir. Ulusal Güvenlik Konseyi, matrisi ABD politikasını alternatif gelecekler karşısında stres testine tabi tutmak için kullanmalıdır. İstihbarat topluluğu, üç eksen boyunca (teknolojinin uç sınırında ilerleme hızı, yeni yeteneklerin kopyalanma hızı veya Çin yatırımlarındaki değişimler gibi) hareket sinyallerini takip etmeli ve her bir geleceğin olasılıklarını buna göre güncellemelidir. Üst düzey ulusal güvenlik yetkilileri, farklı bir dünyanın daha olası görünmeye başladığı durumlarda politika ayarlamaları önermeye hazır olmalıdır. Görev, mükemmel tahminler yapmak değil risk ile kazancı dengelemek, olasılıklar değiştikçe öncelikleri ayarlamak, koşullar gerektirdiğinde matrisi yeniden çizmek ve bunları yapacak sistem ve süreçleri oluşturmaktır.
Bu çerçeve yalnızca politika yapıcılar için değildir. Yapay zekâ ve jeopolitik tartışmalara katılmak isteyen herkes için de pratik bir yol sunar. Bu tartışmalar çoğu zaman tarafların birbirini anlamadan konuşmasıyla sonuçlanır; oysa hangi gelecek varsayımının esas alındığı netleştirilirse daha verimli hâle gelebilir. Yapay zekânın dönüştürücü bir noktaya doğru hızla ilerlemesi mi, yoksa durağanlaşması mı bekleniyor? Çığır açan büyük buluşlar hızla mı yaygınlaşacak, yoksa kopyalanmaları zor bir şekilde mi kalacak? Ve Çin ileri uç teknoloji için yarışıyor mu, yoksa takip edip metalaştırmaya mı konumlanıyor? Bu soruları sormak ve her iki tarafın argümanını matrise yerleştirmek, anlaşmazlığın gerçekten politika önerilerinden mi yoksa varsayılan muhtemel geleceklerden mi kaynaklandığını ortaya çıkarır.
Bu çerçevenin amacı, nihai muhtemel dünyayı tahmin etmek değil, belirsizlik karşısında stratejiyi disipline etmek; varsayımları açık hale getirmek ve alternatiflere karşı test etmektir. Bu çerçeve aynı zamanda gelişmeye de yöneliktir. Yapay zekânın ilerlemesinde burada sunulan üç eksenden daha fazla boyut vardır; bugün en önemli görünen sorulardan bazıları sonunda çözülebilir ve yenileri ortaya çıkabilir. Örneğin süperzekânın erişilebilir olduğu netleşirse, daha sınırlı ilerleme olasılığı önemsizleşir ve matris iki yeni ihtimali değerlendiren yeni bir eksen içerebilir: faydalı süperzekâ ve tehlikeli süperzekâ. Teknolojik manzara değiştikçe Çin dışındaki aktörler de daha önemli hâle gelebilir. Önemli olan, kanıtlar biriktikçe uyum sağlayabilecek bir politika çerçevesine sahip olmaktır.
Yapay zekâ çağında jeopolitik basit olmayacaktır. Ancak disiplinli bir düşünme yöntemi olmadan strateji, gizli varsayımlar ve gündemlerin ağırlığı altında çöker. Bu çerçeve, olası dünyaları ve gerektirdikleri tercihleri haritalandırarak sisin içini görmenin bir yolunu sunuyor. Politika yapıcılar için görev açıktır: yapay zekâyı tek bir hikâye olarak değil, değişen bir manzara olarak ele almak. Amerikan liderleri bu şekilde düşünmeyi öğrenirse, ortaya çıkacak yapay zekâ çağını onlar tanımlar. Aksi hâlde bunu başkaları yapar.
Jake Sullivan, Harvard Kennedy School’da Devlet Yönetimi ve Dünya Düzeni Uygulaması Programı’nın Kissinger Profesörüdür. 2021–2025 yılları arasında ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapmıştır.
Tal Feldman, Yale Hukuk Fakültesi’nde hukuk doktoru adayıdır ve daha önce ABD hükümetinde yapay zekâ sistemleri geliştirmiştir.
Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/united-states/geopolitics-age-artificial-intelligence
Tercüme: Ali Karakuş
