Sol, sağ… fark etmez. Haim Saban için tek mesele İsrail’dir.
Çoğu mega bağışçı nüfuzunu sessizce satın alır. Yahudi oligark Haim Saban ise bu işin nasıl yürüdüğünü açıkça anlatmayı tercih eder.
Soru, Ocak 2026’da Florida’nın Hollywood kentinde düzenlenen 10. yıllık İsrail-Amerika Konseyi Ulusal Zirvesi’nin sahnesinden geldi. IAC’nin onursal yönetim kurulu başkanı Shawn Evenhaim, Amerikan siyasetindeki en güçlü iki Yahudi, İsrail yanlısı mega bağışçıya döndü ve onlara basitçe şunu sordu: Politikacılar üzerinde nasıl etki kuruyorsunuz?
Miriam Adelson cevap vermeyi reddetti. “Dürüst olmak istiyorum” dedi, “ama konuşmak istemediğim çok şey var.”
Haim Saban’da ise böyle bir çekingenlik yoktu.
“Bu bizim kurmadığımız bir sistem” dedi. “Yasal bir sistem bu ve biz sadece sistemin içinde oynuyoruz. Daha çok veren daha çok erişim kazanır, daha az veren daha az erişim. Bu işin matematiği basit. Bana güvenin.”
Birkaç dakika önce kendisine ABD’de Yahudi toplumunun etkisinin zayıflayıp zayıflamadığı sorulduğunda, Saban bu kaygıyı her zamanki özgüveniyle savuşturdu. Toplantıya katılan 3.500 İsrailli Amerikalıya, “Şunu söyleyebilirim” dedi, “benim etkim zayıflamıyor.”
Saban’ın bunu omuz silkerek söyleyebilmesini anlamak için, başladığı yere dönmek gerekiyor.
Haim Saban 15 Ekim 1944’te Mısır’ın İskenderiye kentinde doğdu. 1956’da, Süveyş Krizi’nin ardından artan Yahudi karşıtı atmosferde, Saban ailesi Mısır’dan kaçıp İsrail’e göç etti. Tel Aviv’in zorlu bir mahallesine yerleştiler; Saban’ın sık sık anlattığı gibi, ortak banyoyu “bir fahişe ve onun pezevengiyle” paylaştıkları bir evde yaşadılar. Okul müdürü genç Saban’a “akademik çalışmaya uygun olmadığını” söyledi. Altı Gün Savaşı ve Yom Kippur Savaşı sırasında İsrail Savunma Kuvvetleri’nde görev yaptı.
1966’da, bas gitar çalmayı bilmemesine rağmen İsrailli rock grubu The Lions of Judah’ın basçısı oldu. Grubun konser organizasyonlarını üstlenmesini, kadroya müzisyen olarak alınma şartına bağladı. Grup Polydor’la sözleşme imzaladı, BBC’de sahne aldı ama para kısa sürede tükendi. 1970’lerin başında Saban Fransa’ya taşındı. Burada ortağı Shuki Levy ile birlikte yurtdışında yayınlanan Amerikan televizyon dizileri için tema müziği üreten bir niş alan kurdu; müzikleri ücretsiz veriyor, haklarını ise elinde tutuyordu.
Bu iş, yedi yıl içinde 15 altın ve platin plak ile yıllık 10 milyon dolar gelir üretti. Ama imparatorluk sağlam bir zemine oturmuyordu. 1998’de Hollywood Reporter’ın yaptığı bir araştırma, Saban’ın adına yazılan 3.700 eserin tamamını aslında kendisinin bestelemediğini ortaya koydu. On besteci dava açmakla tehdit etti; Saban da meseleyi sessizce mahkeme dışında kapattı.
Saban 1983’te Los Angeles’a taşındı, 1988’de Saban Entertainment’ı kurdu. Asıl çıkışını ise sekiz yıl süren sonuçsuz sunumların ardından yaptı. Fox, Japon bir çocuk programının Amerikan uyarlamasını satın almayı kabul etti. Ortaya 1993’te yayına giren ve 6 milyar doların üzerinde oyuncak satışı yapan Mighty Morphin Power Rangers çıktı.
Franchise’ın başarısının bir bedeli vardı. 1998’de Screen Actors Guild, Saban Entertainment’ı “sanatçılara haksızlık yapmakla” suçladı ve şirketi “çocukların ekonomik sömürüsüyle” itham etti; üyelerine Saban’ın yapımlarında çalışmamaları talimatı verdi. Power Rangers sendikasız çekiliyordu; çocuk oyunculara telif ödemesi yapılmıyor, tehlikeli koşullarda çalıştırılıyorlardı. 2001’de Fox Family Worldwide, 5,3 milyar dolara The Walt Disney Company’ye satıldı.
2003’te Saban, Almanya’nın en büyük ticari televizyon şirketi ProSiebenSat.1 Media’nın kontrol hissesini satın alan bir konsorsiyuma liderlik etti. Anlaşmanın onaylandığını bildiren telefonu, oğluyla birlikte Dachau krematoryumunda bulunduğu sırada aldığı söylenir. Konsorsiyum hisselerini 2007’de, ödedikleri bedelin yaklaşık üç katına sattı.
2006’da Saban Capital Group, ABD’nin en büyük İspanyolca yayıncısı Univision Communications’ı yaklaşık 13,7 milyar dolara satın alan bir konsorsiyuma öncülük etti. Şirket 2020’de yüzde 64’lük pay için yaklaşık 800 milyon dolara elden çıkarıldı; bu yatırım medya tarihinin en pahalı başarısızlıklarından biri olarak kayda geçti.
Saban’ın parayla kaybettiğini, İspanyolca medyada Siyonist yanlısı anlatıları pekiştirme konusunda telafi ettiği düşünülebilir. Al Jazeera’daki eleştirmenler, Univision’un 2011 yapımı “La Amenaza Iraní” (İran Tehdidi) belgeselinin — İran’ın Latin Amerika hükümetleriyle iddia edilen bağlarını inceleyen yapımın — “ABD’nin kapısına terör getirmek için solcu Bolivarcılarla iş birliği yapan karanlık İslamcılar üzerine savaş yanlısı sağın artık ezbere bilinen tüm argümanlarını tekrar ettiğini” yazdı. Belgesel, Washington’daki neokonservatif düşünce kuruluşu Hudson Enstitüsü’nde İngilizce konuşan izleyicilere de gösterildi; enstitü, sert bir Siyonist çizgiyi savunmasıyla biliniyor. SourceWatch projesi ise Saban’ın sahipliği döneminde Univision kanallarının “İsrail yanlısı propaganda yayınlamak için kullanıldığını” belirtti.
Univision ile Clinton çevresi arasındaki ilişki, incelemeyi daha da artırdı. 2014’te Univision ile Clinton Vakfı arasında başlatılan bir erken çocukluk girişiminde, Univision’un internet sitesindeki yedi tanıtım slaytının beşinde Hillary Clinton’ın yüzü yer aldı. Ağ daha sonra vakıf bağışlarının Clinton’ın Dışişleri Bakanı olarak aldığı kararları etkilemiş olabileceğine dair iddiaları haber yaptığında ise kendi vakıf ortaklığını açıklamadı.
Saban hem işte hem siyasette tek bir rehber ilkeye göre hareket etti: İsrail’in çıkarlarına en uygun olduğunu düşündüğü şeyi ilerletmek. “Ben tek meseleli biriyim” dedi açıkça, “ve benim meselem İsrail.”
Kendi Saban Forumunda anlattığı üç ayaklı stratejisi şuydu: siyasi kampanyaları finanse etmek, düşünce kuruluşlarını fonlamak ve medyayı kontrol etmek. 2002’de Demokratik Ulusal Komite’ye tek seferde 7 milyon dolar bağışladı; bu, o dönemde DNC tarihindeki en büyük bağıştı. Clinton bağlantılı girişimlere yaptığı toplam bağış 27 milyon doları aştı. Bunun içinde, Brookings bünyesinde Saban Orta Doğu Politikası Merkezi’ni kurmak için verdiği 13 milyon dolarlık kurucu bağış da vardı; bu da Brookings tarihindeki en büyük bağıştı. Merkezi yönetmesi için, eski ABD’nin İsrail Büyükelçisi ve eski AIPAC araştırma direktör yardımcısı Martin Indyk’i göreve getirdi.
AIPAC aracılığıyla Saban Ulusal Siyasi Liderlik Eğitim Semineri’ni finanse ediyor; her yıl 300’e kadar üniversite öğrencisine İsrail yanlısı savunuculuk eğitimi veriliyor. 2008’den itibaren IAC’nin erken dönem bağışçıları arasında yer aldı. 2013 ile 2015 arasında, BDS karşıtı bir girişim olan Campus Maccabees’te Sheldon Adelson’la kısa süreli bir ortaklık kurdu; ardından Clinton’la ilişkisini zedelememek için sessizce çekildi.
Saban’ın Abraham Anlaşmaları sürecinde perde arkasında rol oynadığı da dikkat çekiciydi. BAE’nin Washington Büyükelçisi Yousef Al Otaiba’ya, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etmesine karşı uyaran bir köşe yazısı kaleme almasını tavsiye etti; yazının yayımlanmasına ve İbraniceye çevrilmesine yardımcı oldu. Ayrıca BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’i İsrail’le ilişkileri normalleştirmesi için özel olarak teşvik etti. Jared Kushner, söz konusu yazıyı normalleşme görüşmelerinin katalizörü olarak nitelendirdi.
Daha önce de belirtildiği gibi Saban, sol ve sağla ilişkilerinde esnek bir stratejist. Güvenlik konularında onu daha şahin bir çizgiye taşıyan Ariel Şaron’la yakın bağlar kurdu. “Tarih Şaron’un haklı, benim haksız olduğumu gösterdi” demişti. “Güvenlikle ilgili meselelerde bu beni sağa itti. Hem de epey sağa.”
Saban 2014’te Obama’nın İran’la kötü bir anlaşma yapabileceğine kanaat getirdiğinde, İsrail-Amerikan Konseyi’nde sözünü sakınmadı: “Bu orospu çocuklarını bombayla yerle bir ederdim.” Demokrat Parti’nin güvenilir bağışçılarından biri olmasına rağmen, Siyonist konsensüsten sapan parti mensuplarına yüklenmekten çekinmedi. DNC başkanlığına aday olan Keith Ellison’ı “açıkça bir anti-Semit” olarak niteledi. Joe Biden 2024’te İsrail’e silah sevkiyatını şartlara bağladığında ise öfkeli bir e-posta göndererek bunu “kötü,,,kötü,,,kötü,,,bir karar” diye tanımladı ve “İsrail’i önemseyen Yahudi seçmenlerin, Hamas’ı önemseyen Müslüman seçmenlerden daha fazla olduğunu” savundu.
Saban’ın İsrail’i hararetle savunması kimliğinden ayrı düşünülemez. Haim Saban bugün hem İsrail hem ABD vatandaşı. Jerusalem Post, 2016’da onu “En Etkili 50 Yahudi” listesinde birinci sıraya koydu. İsrailli televizyon sunucusu Dana Weiss ise bir keresinde ondan “bizim zengin amcamız” diye söz etmişti.
Saban’ın siyasi evreninde geleneksel sol-sağ ekseni, Orta Doğu’da İsrail’in hakimiyet projesine hangi yön daha çok hizmet ediyorsa o istikamette binilip terk edilebilecek kullanışlı bir araçtan ibaret.
Kaynak: https://www.josealnino.org/p/villains-of-judea-haim-saban
