İçgüdüsel düzeyde, politikamızın büyük bölümü basit bir soruya indirgenebilir: “Bu kimin suçu?” Muhafazakârlar ve liberaller birbirlerini suçlar, milliyetçiler parmağı küreselcilere doğrultur ve uyanık sol için suçlu her zaman heteroseksüel beyaz erkeklerdir. İnternetin hararetli tartışma bataklıklarında ise kadim bir cevap yeniden popülerlik kazanmaktadır: Yahudiler. Nitekim son bir yıl kadar içinde, başını Tucker Carlson, Nick Fuentes ve Candace Owens’ın çektiği influencer’ların, çocukların “Yahudi Sorunu” ya da kısaca JQ dediği şeyi, farklı derecelerde incelikle ama saldırgan bir biçimde öne çıkardıklarını fark etmemek imkânsız hâle gelmiştir.
JQ’nun çağdaş savunucularına göre, Marx’ın Batı medeniyetine saldırısını başlatmasından bu yana Yahudiler her solcu davanın ve her yozlaşmış toplumsal eğilimin arkasında yer almıştır. Yalnızca Amerika’da bile, Yahudilerin Anayasayı yok eden sivil haklar hareketini finanse ettikleri; açık sınırları ve bunun sonucunda ülkenin demografik dönüşümünü savundukları; sayısız Amerikan kentini mahveden, suça karşı yumuşak politikaların arkasında oldukları ileri sürülmektedir. Yahudi entelektüeller, Amerikan zihnini çürüten ve toplumun dokusunu tahrip eden komünizmi, psikanalizi, cinsel özgürlüğü, feminizmi, eleştirel teoriyi, çokkültürlülüğü ve bunlara benzer birçok yıkıcı ideolojiyi tasarlamış ve teşvik etmiştir. Bu arada, Yahudilerin medya ve Hollywood üzerindeki kontrolü, dürüst gayrimüslimleri aldatmalarına imkân tanımaktadır (porno endüstrisindeki daha sefil kuzenlerinin kamu ahlakına yaptıklarından söz etmeye bile gerek yoktur).
Modern JQ’nun muhtemelen kurucu metni sayılabilecek The Culture of Critique adlı eserinde, evrimsel psikolog Kevin MacDonald, Yahudilerin ev sahibi toplumları zayıflatmak amacıyla bir hayatta kalma stratejisi olarak radikal solculuğu teşvik ettiklerini savunur. MacDonald, yirminci yüzyılın gerçekten de “Yahudilerin ve Yahudi örgütlerinin tüm kilit olaylara derinden dâhil olduğu bir Yahudi yüzyılı” olduğu sonucuna varır. Bunun sonucunda, “Batı entelektüel dünyası Yahudileşmiş” ve “Batı’nın kültürünü ve geleneklerini yaratan halklar, kendi tarihlerinden derin bir utanç duymaya zorlanmışlardır — ki bu, bir kültür ve bir halk olarak yok oluşlarının kesin habercisidir.” Başka bir deyişle, James Burnham yanılıyordu. Batı intihar etmedi. Yahudiler tarafından öldürüldü.
Yahudilere atfedilen bu kötü niyetli etki, iç politikayla sınırlı değildir. İsrailliler, buradaki dindaşlarıyla iş birliği içinde, bizim pahasına kendi çıkarlarını ilerletmek için Amerikan dış politikasını ele geçirmiştir. Bunun en açık örneği elbette Irak Savaşı’dır; John Mearsheimer ve Stephen Walt’un değerlendirmesine göre (kendileri JQ’cu olmasalar da Yahudilere takıntılıdırlar), İsrail lobisi olmasaydı bu savaş “neredeyse kesinlikle gerçekleşmezdi.” Bazıları daha da ileri giderek 11 Eylül saldırılarından da İsraillileri sorumlu tutmaktadır. En azından Tucker Carlson, onların saldırıdan önceden haberdar olduklarını, ancak bizi Orta Doğu’ya saplanmış hâlde görmek istedikleri için sessiz kaldıklarını öne sürmektedir.
Kesin rakamları elde etmek imkânsız olsa da, JQ’nun her iki ayağını da —solculuğun siyasallaşmış Yahudilik olduğu iddiasını ve Amerikan dış politikasının Yahudi kontrolünde bulunduğu savını— maksimalist bir biçimde benimseyen insan sayısının fazla olmadığı kesindir. Yahudiler ve Yahudi olmayanlar, Unz Review ile The Occidental Observer’daki saçmalıkları görmezden gelmeye devam edebilir. ADL’nin antisemitizm olarak nitelediği her şey bir yana bırakılacak olursa, gerçek ve kötü niyetli antisemitizm en fazla 5/95 oranında bir sorun olmaya devam etmektedir. Buna karşılık, JQ’nun sulandırılmış versiyonları yayılmakta ve genç erkek kitlelerde karşılık bulmaktadır. Anlatılara dayanan gözlemlere göre, JQ’nun bazı unsurlarını benimseyen genç erkeklerin çoğu antisemitik değildir. Onlar sadece Amerikan yaşamındaki Yahudi izlerini fark etmektedir; tıpkı siyahların yüksek suç oranlarını ya da IQ ile yaşam sonuçları arasındaki korelasyonu fark ettikleri gibi.
Gerçekten de, Yahudiler ve filosemitler için kabul etmesi hoş olmasa da, JQ —Candace Owens’ın Brigitte Macron’un sözde erkekliğine olan takıntısının aksine— kısmen de olsa olgusal bir temele sahiptir. Bir İsrail lobisi vardır. Washington’da güçlü müttefikler edinmiştir. Ve 2002’de savaş yanlısı seslerin yüksek korosunun bir parçası olmuştur. Bugün bile, Nikki Haley ya da Lindsey Graham gibi isimlerin Amerika ile İsrail’i özdeşleştirdiğini duymamak elde değildir (“Bu sadece İsrail’e yönelik bir saldırı değil, Amerika’ya yönelik bir saldırıdır,” demişti Haley, 7 Ekim’den sonra).
Yahudiler — daha özel olarak Aşkenaz Yahudileri — tüm sol hareketlerde orantısız biçimde aşırı temsil edilmektedir. “Amerikan İlericiliği ve Liberalizmi” başlıklı bir ders veriyorum ve ders programındaki yazarların yaklaşık dörtte biri Yahudidir (Yahudilerin toplam nüfusun yaklaşık yüzde 2’sini oluşturduğu bir ülkede). Marx, Lassalle, Troçki, Luxemburg ve sayısız diğer önde gelen komünist, en azından etnik olarak Yahudiydi (Marx’ın ailesi Lutheranizme geçmişti ve kendisi de vaftiz edilmişti). Cinsel devrimin vaftiz babası Sigmund Freud Yahudiydi; bu terimi fiilen ortaya atan asi öğrencisi Wilhelm Reich da öyleydi. Yirminci yüzyılın en önemli iki Amerikalı feministi olan Betty Friedan ile Shulamith Firestone da Yahudiydi. 1965 Göç ve Vatandaşlık Yasası’nı sunan iki kongre üyesinden biri olan Emanuel Celler da Yahudiydi. Liste uzayıp gitmektedir.
Böylece, açıkça ya da örtük biçimde, Yahudiler olmasaydı solun da var olmayacağı sonucuna ulaşılır. Ve bu “Yahudi sol” olmasaydı, Amerika bugün çürüyen bir imparatorluk değil, sağlıklı bir cumhuriyet olurdu. Bu bakış açısından JQ, her şeyin temel meselesi, tüm sorunların kök nedeni hâline gelir. Diğer her şey ya tali bir yan üründür ya da önemsizdir. Bu nedenle JQ’cuların, hem kendi ülkelerinde hem de İsrail’de Yahudilere yönelik tekil bir saplantısı, hatta tekdüze bir takıntısı vardır.
“Başka bir deyişle, James Burnham yanılıyordu.”
Tüm bunlar çoğu kişiye kuşkusuz itici gelecektir; ancak JQ’nun inkâr edilemez bir cazibesi vardır. Yahudileri işaret ederek, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların suçlusunun kim olduğu sorusuna son derece parlak ve net bir cevap sunar. Yayılmış güç merkezleri ve birbiriyle çatışan fraksiyonlarıyla yönetimsel neoliberal dünya düzeninin akıl almaz karmaşıklığı, yalnızca bir yanılsamadan ibarettir. Gerçekte ise merkezi bir kontrol düğümü vardır: küresel Yahudilik. JQ’cuların burada elbette her bir Yahudiyi kastetmediği açıktır; Batı’yı zayıflatarak Yahudilere fayda sağlamak amacıyla Siyonist gündemi uygulayan ya da destekleyenleri kastediyorlar. Churchill’in İkinci Dünya Savaşı’nı, Soljenitsin’in Gulag Takımadaları’nı ya da Adam Smith’in toplu eserlerini didik didik etmeye gerek yoktur. Bilmeniz gereken tek şey JQ’dur.
Ortalama bir Fox News izleyicisinin JQ’dan tamamen bihaber olması, onun cazibesini daha da artırır. JQ bir tür gnosis, aydınlanmış azınlığın sıradan siyasetin yanılsamalarını delip geçerek nihai gerçeği kavramasını sağlayan gizli bir bilgidir. Erken dönem Gnostikler, “Her şeyin kökenini bilmeyen kişiden her şey gizlidir” diye öğretmişlerdi. Ve bilmeyenlere tepeden bakmanın, herkesten daha zeki olduğunu hissetmenin, “İşte size onların bilmenizi istemediği şey” diyebilmenin ne büyük bir zevk olduğu açıktır. İnsanın neredeyse, JQ’cuların dünyanın Yahudilerin ihanetine uyanmasını istemediği hissine kapılası geliyor; çünkü bu, kıymetli öğretilerinin değerini düşürecektir.
JQ, diğer çağdaş kutsallıklarla alay etmenin sahip olmadığı ölçüde, gerçekten sınır aşan bir nitelik de taşır. Sağ, ırk, cinsiyet ve cinsellikten oluşan kimlikçi üçlü konusunda bir tür gündeme sahiptir; ancak Yahudi Sorunu söz konusu olduğunda sessizlik kulakları sağır eder. Bu alana girme yönündeki her türlü girişimin antisemitizm suçlamalarıyla karşılanacak olması, JQ’nun cazibesini daha da artırmaktadır.
Ve her tekrar edilen sınır ihlalinin kaçınılmaz biçimde yaptığı gibi, sıradan JQ da bir süre sonra sıkıcı hâle geldiğinde, bu kez Holokost revizyonizmine yönelinir (Holokost’un açıkça inkâr edilmesi artık demode sayılmaktadır). Bu, nihai tabu ve dolayısıyla nihai entelektüel sınır aşımıdır. Tüm JQ’cular bu noktaya varmaz; ancak JQ zorunlu olarak buraya işaret eder. Holokost yalnızca en yüce kutsallık değildir; aynı zamanda egemen sınıfın ahlaki dayanağıdır. En büyük kötülüğün, farklı olanlardan nefret etmek olduğu öğretisini verir. Bu ders daha sonra, LGBTQ kimliklerinin kutlanmasından sınırsız göçün savunulmasına kadar sayısız yolla Batılı uluslara karşı bir silaha dönüştürülür.
Son olarak — ve belki de en önemlisi — JQ Amerika’yı aklar. Amerika bugün bu kadar berbat bir durumdaysa, bunun nedeni biz değilizdir. Suç Yahudilerindir. JQ’cular fiilen Ibram X. Kendi’nin temel ahlaki öğretisinin değiştirilmiş bir versiyonunu benimsemişlerdir: Yahudi olmayanlarda hiçbir sorun yoktur. Amerika yozlaşmış olabilir, belki de onarılamaz biçimde; ama en azından bununla bizim bir ilgimiz yoktur. En fazla, safdilliğimizden ötürü suçlanabiliriz.
“JQ Amerika’yı aklıyor.”
Ne var ki, JQ’nun cazibesi ve kısmen olgulara dayanıyor olması, onun temel öncülünün doğru olduğu anlamına gelmez. Tüm komplo teorileri caziptir ve çoğu en azından bir miktar doğruluk payı içerir. Ancak aynı zamanda pek çok yanlışlık da barındırırlar ve en az bunun kadar önemli olmak üzere, kendi dünya görüşleriyle çelişen tüm olguları ustalıkla görmezden gelirler. JQ’nun ayırt edici özelliği, düpedüz yalan söylemekten bile daha fazla, seçici farkındalıktır. Nitekim Yahudilerin tüm sorunlarımızdan sorumlu olduğu yönündeki temel yalan, bazıları diğerlerinden daha doğru olan, özenle seçilmiş olguların bir araya getirilmesine dayanır.
Örneğin JQ’cular, soldaki tüm Yahudileri fark ederler; ancak bir şekilde, düzen karşıtı sağ da dâhil olmak üzere, sağdaki tüm Yahudileri görmezden gelmeyi başarırlar. Pat Buchanan’dan sonra yaşayan en büyük paleokonservatif sayılan Paul Gottfried bir Yahudidir ve neokonservatiflere karşı herkesten daha fazla yazmıştır. Yönetimdeki en ilkesel Trumpçı —kimi zaman başkanın kendisinden bile daha Trumpçı— Stephen Miller’dır. Fransa’da ise en güçlü Fransız milliyetçisi ve göçe yönelik en sert kamuoyu eleştirmeni olan Éric Zemmour Yahudidir. Jean-Marie Le Pen, son başkanlık seçimlerinde kendi kızı yerine onu desteklemiştir.
Bu dar sınırların ötesine bakıldığında, Yahudilerin Avrupa gettolarından çıkmalarına izin verilmesinden bu yana, insanın daha yüksek yetileriyle bağlantılı olup da orantısız biçimde üstünlük sağlamadıkları herhangi bir alan bulmak zordur — hatta öyle ki, “Yahudi üstün başarısı” ifadesi bile durumu olduğundan az gösterir. Sanat ve bilim alanlarında insan mükemmelliğini kapsamlı biçimde inceleyen çalışmasında Charles Murray, Yahudilerin medeniyete yaptıkları katkıların, görece küçük sayılarına kıyasla bütünüyle orantısız olduğunu belirtir: Dünya nüfusunun istatistiksel olarak önemsiz, hatta görünmez sayılabilecek bir kesimi (yüzde 0,3), modern dönemdeki tüm kayda değer insanî entelektüel başarıların dörtte birini üretmiştir. Yalnızca Amerika’da, fen bilimleri ve ekonomi alanlarında Nobel ödülü alanların yüzde 38’i Yahudidir. Jonas Salk’ın çocuk felci aşısından Karl Landsteiner’in kan gruplarını tanımlamasına kadar, Yahudiler tarafından yapılan keşifler milyarlarca insanın hayatını kurtarmıştır.
Yahudilerin Batı medeniyetine katkısı o denli büyüktür ki, bunu fark etmemek için en büyük çabayı gösterenler bile zaman zaman bunu kabul etmek zorunda kalmaktadır. Culture of Critique’in ikinci baskısının önsözünde MacDonald, Yahudilerin medeniyete katkıda bulunduğunu geçerken kabul eder; ancak Yahudi olmayanların er ya da geç bu katkıları yapmış olacağını ısrarla savunur. “Modern Batı yönetiminin ve toplumsal örgütlenmesinin (kesinlikle) ve iş dünyası, bilim ve teknolojinin (büyük olasılıkla) Yahudi katkısı olmadan gelişmeyeceği herhangi bir alan düşünmekte zorlanıyorum; ancak bazı durumlarda belki de bu gelişmeler bu kadar hızlı gerçekleşmezdi,” diye yazar. “Genel olarak, Yahudilerin olumlu etkileri niteliksel olmaktan ziyade niceliksel olmuştur. Örneğin, finans ve bilimin bazı alanlarında bazı gelişmeleri mümkün kılmaktan ziyade hızlandırmışlardır.”
Gerçek ise bunun tam tersine daha yakındır. Bilimsel keşif ve yenilik sürecini yöneten herhangi bir zorunluluk yoktur. Eğer böyle olsaydı, yapay zekânın yakında doğanın geriye kalan tüm sırlarını çözmesini beklerdik. Bazı keşifler kuşkusuz diğerlerinin önünü açar. Fermi nükleer enerjiyi keşfettikten sonra, birilerinin bunu askerî amaçlarla kullanması sadece zaman meselesiydi. Bu kişinin Oppenheimer olması ise bir rastlantıydı (ki bu, bu alanda ve daha pek çok başka alanda ilk olmanın önemini hatırlatır—çoğu durumda Yahudi bilim insanları sayesinde). Watson ve Crick’in DNA’yı keşfi gibi diğer atılımlar ise deneysel çalışmalardan türemiştir ve muhtemelen başkaları tarafından da yapılabilirdi. Ancak bazı bilimsel atılımlar, başkalarının gördüğünün ötesine geçen bireysel dehalar tarafından gerçekleştirilir. Einstein genel göreliliği keşfetmemiş olsaydı, bugün büyük olasılıkla hâlâ bilinmiyor olurdu.
Buna karşılık liberal demokrasilerin tümü, demokrasinin çekim gücüne (eşitleyici eşitlikçilik) ve liberalizmin merkezkaç gücüne (bireycilik ve bunun yol açtığı iktidarın merkezileşmesi) tabidir. Ayrıca modern materyalist bilimi büyük bir coşkuyla benimsedikleri için, dinî inancı savunma konumuna iterler. Bu nedenle, sol içinde Yahudilerin kayda değer bir rol oynamadığı İskandinav ülkeleri gibi yerler de dâhil olmak üzere, tüm modern liberal demokrasiler aynı sorunlardan mustariptir. Hatta en yüzeysel Haaretz taraması bile, Yahudi devletinin dahi bu patolojileri sergilediğini açıkça ortaya koyar. Batılı liberal demokrasilerin DNA’sında, onları eşitlikçi düzleme, ahlaksızlığa, bürokratikleşmeye ve çokkültürlülüğe yönelten bir şey vardır.
Örneğin, JQ’cuların şu öncülünü kabul ettiğimizi varsayalım: siyah yurttaşlarımıza hiçbir zaman sivil eşitlik tanınmamalıydı. Peki Yahudiler olmasaydı, Jim Crow yasalarının hâlâ yürürlükte olacağına kim ciddi biçimde inanabilir? “Tüm insanların eşit yaratıldığı” önermesine adanmış bir ulus, bir zamanlar köleleştirdiği insanların torunlarına sonsuza dek ikinci sınıf yurttaşlık statüsünü nasıl hoşgörebilir? Evet, Yahudiler sivil haklar hareketine yoğun biçimde dâhil olmuşlardır. Ancak Hıristiyan Amerika, tek bir Yahudi bile yer almamış olsaydı dahi, 1964 Sivil Haklar Yasası’nın ve 1965 Oy Hakkı Yasası’nın bir versiyonuna mutlaka ulaşacaktı. Bu daha uzun sürebilir ve bazı ayrıntılar farklı olabilirdi; fakat sonuç neredeyse baştan belliydi.
Nitekim Tocqueville’in başyapıtı Amerika’da Demokrasi, ülkenin sola doğru kayışını esasen öngörür ve bunu Yahudilerden tek kelime bile etmeden yapar. Örneğin Tocqueville, bugün ikinci dalga feminizm dediğimiz şeyin er ya da geç Amerika’ya ulaşacağını neredeyse açıkça söyler. Bu olgu, kendi döneminde Avrupa’da zaten mevcuttu ve Tocqueville, eşitliğe duyulan demokratik tutkunun, “erkeği kadından ayıran tüm hayali ya da gerçek engelleri” kaçınılmaz biçimde nasıl yıktığını görmüştü. Dolayısıyla evet, hem Friedan hem de Firestone Yahudiydi; ancak ikinci dalga feminizmin kurucusu Simone de Beauvoir Yahudi değildi. Şunu da eklemek gerekir ki, Catharine MacKinnon’dan Susan Moller Okin’e kadar uzanan sayısız takipçisi de Yahudi değildi.
Bu meselelerde —göçten cinsel devrime kadar uzanan diğer tüm konularda olduğu gibi— JQ’cular Yahudileri fark eder, ancak çok daha büyük sayıdaki Yahudi olmayanları asla fark etmezler. JQ’cular ayrıca, Almanya’dan Kanada’ya kadar, yirminci yüzyılın ikinci yarısında kültürel devrimler yaşamış ve belirgin bir Yahudi varlığı bulunmayan ülkeleri de hiç fark etmiyor gibidir. JQ doğru olsaydı, neredeyse tamamen judenfrei olan İrlanda ve Norveç gibi ülkelerin, bugün oldukları gibi çokkültürlü AB alt birimleri değil, Hıristiyan milliyetçiliğinin kaleleri olmaları beklenirdi.
Her şeyden önemlisi, JQ’cular kendi dünya görüşlerinde Yahudi olmayanların ne kadar aptal göründüğünü fark etmiyor gibidir. Bu bakış açısına göre, Yahudi olmayanlar Yahudi efendileri tarafından sığır gibi güdülmektedir. Üstelik bu durum kuşaklar boyunca sürmüş olmasına rağmen, Yahudi olmayanlar bunun farkına varmış da değildir. Radikal Yahudilerin son çevresi tarafından pazarlanan her türlü saçmalığı yutmaya devam ederler. JQ, GQ’yu çağırır. İkinci sınıf bir eyalet üniversitesinde psikoloji profesörü olarak çalışmış, kurtlar üzerine bir tez yazmış olan Kevin MacDonald ile Kongre’de düşük seviyeli bazı çalışanlar, evet, her şeyi çözmüşlerdir. Ama Batı’nın en büyük zihinleri —sağın en büyük zihinleri de dâhil olmak üzere— bir şekilde bunların hepsini kaçırmışlardır. Ve hâlâ görmeyi reddetmektedirler.
Şunu da belirtmek gerekir ki, Yahudilerin kendileri —Yahudi olmayanları kandırmadaki tüm sihirbazlıklarına rağmen— eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını düşünme konusunda özellikle mahir görünmemektedir. MacDonald’ın, Yahudiliğin ev sahibi toplumları zayıflatarak Yahudi halkının hayatta kalmasını güvence altına almak üzere tasarlanmış bir grup evrim stratejisi olduğu yönündeki iddiası doğruysa, o zaman bunun son versiyonunun tekdüze bir başarı olmadığı sonucuna varmak gerekir. Eğer kitlesel göçten Yahudiler sorumlu tutulacaksa, Batı Avrupa’ya milyonlarca Müslüman getirerek kendileri için etkili “giriş yasak” bölgeleri yaratmışlardır. Eğer uyanıklığın sorumlusu onlarsa, o hâlde elit kurumların kendi akrabaları yerine “renkli insanları” kabul etmelerini ve işe almalarını fiilen talep etmişlerdir. Sonuç olarak, Yahudilerin, manipülasyonlarına kanan Yahudi olmayanlardan aslında daha zeki olmadıkları kabul edilmelidir. Görünüşe göre yalnızca JQ’cular zekidir.
“JQ, GQ’yu zorunlu kılar.”
Hem Yahudilerin hem de Yahudi olmayanların ima edilen aptallığı ile seçici farkındalığın önyargıları, JQ’cuların İsrail’in Amerikan dış politikası üzerindeki etkisine ilişkin analizlerinde tüm açıklığıyla sergilenir. Bizden, Yahudilerin dış politikamızı bütünüyle kontrol ettiğine ve Amerika Birleşik Devletleri’ni İsrail’in bir vasal devletine dönüştürdüğüne inanmamız istenir. Bunun sonucunda Amerika’nın İsrail’i desteklemek için milyarlarca dolar harcadığı ve daha da kötüsü, onun talimatları doğrultusunda bitmek bilmeyen savaşlara girdiği söylenir. Jeffrey Sachs, kısa süre önce Tucker Carlson’ın programında, “Orta Doğu’nun her yerinde İsrail adına savaşıyoruz” diye açıkladı. “Yıllar önce bir şekilde dış politikamızı İsrail’e teslim ettik ve bu kesinlikle yıkıcı oldu.” Böylece, ABD hükümetinin gerçekte bir ZOG, yani Siyonist İşgal Altındaki Hükümet olduğu (diğer Batı ülkelerinin hükümetleri gibi) sonucuna varılır.
JQ’cuların analizinin, Arap sokağının, Ilhan Omar’ın (“İsrail dünyayı hipnotize etti”) ve Mel Gibson’ın sarhoş hezeyanlarının analizleriyle bütünüyle örtüştüğünü belirtmek gerekir. Elbette, ilişki yoluyla suçluluk kesin bir argüman değildir. Ancak ZOG’un küresel bir kavram olarak işleyebilmesi için JQ’cuların yapması gereken tek şey, İsrail’in bugün dünyanın en nefret edilen ülkelerinden biri olduğu gerçeğini —ve kuşkusuz “küreselciler” tarafından en çok nefret edilen ülke olduğunu— görmezden gelmektir. Birilerinin Siyonistlere, Yahudi olmayan uşaklarına Birleşmiş Milletler’de ve Avrupa Parlamentosu’nda farklı oy kullanmalarını söylemeleri gerektiği düşünülebilir. Küresel Yahudiliğin gücünü, İsrail’in hem BM Genel Kurulu’nda hem de İnsan Hakları Konseyi’nde en çok kınanan ülke olması kadar iyi gösteren pek az şey vardır (ki bu konsey, dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla İsrail aleyhine karar almıştır); Filistinlilerin dünyada mülteci statüsünü miras alan tek halk olmaları gerçeğinden söz etmeye bile gerek yoktur.
Amerika’ya dönecek olursak, JQ’cuların, ülkemizin İsrail’e sağladığı olağanüstü desteği tespit etmekte haklı olduklarını kabul etmek gerekir. Nitekim İsrail, ABD dış yardımının kümülatif olarak en büyük alıcısı olmuş; toplamda 300 milyar doların üzerinde ekonomik ve askerî yardım almıştır (enflasyona göre ayarlanmış olarak). Ukrayna bugün her yıl çok daha fazla yardım almaktadır (son üç yılda 175 milyar dolar); ancak İsrail hâlâ yılda yaklaşık 4 milyar dolar almakta ve Gazze’de savaşa girmesinden bu yana daha fazla yardım almaktadır.
İsrail’e yardımın sürdürülmesi lehinde ve aleyhinde güçlü argümanlar vardır. Başbakan Netanyahu, örneğin, yakın zamanda bu yardımı kademeli olarak sona erdirmek istediğini söylemiştir. Ne var ki büyük resme bakıldığında, Mearsheimer ve Walt’un da kabul ettiği gibi, İsrail’e yapılan yardım devede kulak kalmaktadır. Amerika bir gün iflas edecek olursa, bunun nedeni İsrail’e yapılan yardım olmayacaktır; zira bu yardım hâlihazırda federal bütçenin binde biri düzeyindedir (ve normalde bunun yarısı kadardır). Daha da önemlisi, İsrail’e yapılan yardım, Yahudilerin —pardon, İsrail lobisinin— federal hükümeti kontrol ettiğini hiçbir şekilde kanıtlamaz. Rejimin doğası harcama önceliklerinden okunacaksa, o zaman biz bir ZOG değil, bir gerontokrasiyiz. Federal harcamaların en büyük iki kalemi Medicare (yüzde 22) ve Sosyal Güvenliktir (yüzde 19). Sam Amca’nın mali durumuna duyulan kaygı, askerî yardımın dörtte üçünün Amerikan silahlarının satın alınmasına harcanmak zorunda olduğu İsrail’e yönelik askerî yardıma takıntılı bir odaklanmayı haklı çıkaramaz. AARP, Amerika için AIPAC’ten çok daha büyük bir mali tehdittir.
Elbette, AARP bizi Irak Savaşı’na sürüklemedi; oysa bu savaş büyük bir stratejik hataydı, maliyeti 2 trilyon doların üzerindeydi ve dolaylı olarak bizi (ve İsrail’i) en çok nefret eden rejime fayda sağladı: İran’a. Üstelik bu savaş, giderek “Yahudiler” demenin kibar bir yolu hâline gelen neokonların bir ürünüdür. Mearsheimer ve Walt’un açıkladığı gibi:
Irak Savaşı’nın arkasındaki itici güç, uzun süredir dünyanın kritik bölgelerini yeniden şekillendirmek için Amerikan gücünün enerjik biçimde kullanılmasını savunan küçük bir neokonservatif gruptu. Bu grup, 1990’ların ortalarından beri Saddam’ın devrilmesini savunuyor ve bu adımın Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’e fayda sağlayacağına inanıyordu. Bu grubun içinde Bush yönetiminde görev yapan bazı önde gelen yetkililer yer alıyordu: Pentagon’daki ikinci ve üçüncü sivil yetkililer olan Paul Wolfowitz ve Douglas Feith; etkili Savunma Politikası Kurulu’nun üyeleri Richard Perle, Kenneth Adelman ve James Woolsey; başkan yardımcısının özel kalemi Scooter Libby; silahların kontrolü ve uluslararası güvenlikten sorumlu devlet müsteşarı John Bolton ve onun özel asistanı David Wurmser; Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Orta Doğu politikasından sorumlu Elliott Abrams. Ayrıca Robert Kagan, Charles Krauthammer, William Kristol ve William Safire gibi tanınmış birkaç gazeteci de bu grubun içindeydi.
İnsan, bu grubun Amerika Birleşik Devletleri’nin görevdeki başkanını ve silahlı kuvvetlerin başkomutanını, yani George W. Bush’u içermediğini fark etmeden edemiyor. Aynı şekilde, Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Dışişleri Bakanı Colin Powell ya da Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice gibi “Bush yönetiminin önde gelen yetkilileri” de bu grubun içinde yer almıyordu. Başka bir deyişle, Irak Savaşı’ndan sorumlu beş asli karar vericinin hiçbiri ne neokondur, ne Yahudidir, ne de “İsrail lobisi”nin bir parçasıdır. Bu nedenle, Mearsheimer ve Walt’un savaşın nedenine ilişkin açıklamasında ikincil, hatta asgari bir rol oynarlar. Onların anlatımında, AIPAC ile Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı Doug Feith’in her biri, Başkan Bush’tan daha fazla anılmaktadır.
Mearsheimer ve Walt, Irak’ta savaşa girme yönündeki gerçek kararı alanların, kabine düzeyinin altındaki Yahudi yetkililer ve bir avuç Yahudi köşe yazarı tarafından manipüle edildiğine inanmamızı isterler. Bir kez daha, JQ GQ’yu zorunlu kılar. Donald Rumsfeld’e bir keresinde, Yahudi astlarının Amerika’yı savaşa itmedeki rolü sorulduğunda, unutulmaz bir yanıt vermişti: “Sanırım bunun ima ettiği şey, Başkan’ın, Başkan Yardımcısı’nın, benim ve Colin Powell’ın bu görevlere gelmek için bir turp kamyonundan düşmüş olduğumuzdur.”
Savaşa girme kararına ilişkin en kapsamlı anlatım olan Michael Mazarr’ın Leap of Faith adlı çalışması ise, buna karşılık, doğrudan gerçek karar vericilere odaklanır. Ne Yahudi ne de neokon olan Mazarr, kitabı için yaptığı araştırmada 100’ün üzerinde mülakat gerçekleştirmiştir (Mearsheimer ve Walt ise tek bir mülakat bile yapmamıştır). Mazarr, 11 Eylül’ü izleyen günlerde başkanın ve yakın çevresinin, her birinin kendi “son derece kişisel, kendine özgü yollarıyla”, “Soğuk Savaş’tan sonra ABD ulusal güvenlik camiasına hâkim hâle gelen Amerikan gücünün mesihçi anlayışı”nın rehberliğinde küresel bir terörle savaş başlatmaya karar verdiklerini titizlikle ortaya koyar. Bu çerçevede, 17 Eylül 2001’de, Mearsheimer ve Walt’un tarif ettiği lobicilik faaliyetlerinden çok önce, Başkan Bush, Afganistan’da savaş emrini imzaladıktan hemen sonra Irak’ta savaşmak üzere güncellenmiş askerî planlar talep etmiştir.
Mearsheimer ve Walt’un The Israel Lobby adlı kitaplarındaki tüm eksikleri belgelemek ve tüm yanlış nitelendirmelerini düzeltmek için başlı başına bir kitap yazmak gerekir. Bölümlerinin her biri aşağı yukarı aynı kalıbı izler: İsrail Lobisi’nin rolünü büyütmek; çoğu zaman AIPAC’ın bağış toplama mektuplarını örgütün nüfuzunun kanıtı olarak kullanmak; AIPAC’ın Amerika’da politikayı belirlediği izlenimini vermek için diğer tüm grupların ve ülkelerin lobi faaliyetlerini büyük ölçüde görmezden gelmek; belirli lobi girişimlerinin karar vericileri gerçekten etkilediğini ortaya koyma zahmetine hiç girmemek; ve Amerika’nın lobinin isteklerine aykırı hareket ettiği tüm durumları kayıtsızca geçiştirmek. Mearsheimer ve Walt, anti-Amerikan İslamcı terörü İsrail’e verdiğimiz destekle suçlayacak kadar ileri giderler. Neredeyse bize, AIPAC olmasaydı 11 Eylül’ün asla gerçekleşmeyeceğine ve Usame bin Ladin’in bugün aile inşaat işini yürütüyor olacağına inandırmaya çalışırlar.
Mearsheimer ve Walt, Irak Savaşı’ndan İsrail lobisini sorumlu tuttukları bölümlerini, “bazı İsrailliler ile onların Amerikalı müttefiklerinin, Irak felaketinden İsrail’i sorumlu tutmamak için tarihsel kaydı yeniden yazmaya çalışmış olmalarına şaşırmamalıyız” diyerek bitirirler. Oysa gerçekte, savaştan Amerika’yı aklamak için suçu Yahudilerin üzerine yıkarak tarihi yeniden yazanlar Mearsheimer, Walt ve onların hayranlarıdır. George W. Bush, savaşla ilgili vicdan azabını yaralı askerlerin portrelerini çizerek yatıştırmaktadır. Tucker Carlson ise bunu, suçu kurnaz Yahudilere ve onların Hıristiyan Siyonist dostlarına yükleyerek yapmaktadır.
İsrail’in Amerikan dış politikasını belirlemediğini ve Irak Savaşı’nı düzenlemediğini kabul etmek, ABD–İsrail ilişkilerinin bazı yönlerinin sorgulanamayacağı anlamına gelmez. Ya da Yahudiler ve Yahudi olmayanlar tarafından dile getirilen bazı İsrail yanlısı söylemlerin aşırı olduğunu düşünmeye engel değildir. Ya da İsrail adına lobi yapan bazı kişilerin, Washington’un Veda Konuşması’ndaki uyarısını alıntılamak gerekirse, yabancı bir ulusa “tutkulu bağlılıklar”la hareket ettiklerini fark etmeyi dışlamaz. Ancak aynı uyarının diğer yarısını yine Washington’dan alıntılamak gerekirse, JQ’cuların ve benzerlerinin de aynı yabancı ulusa karşı “kalıcı, kökleşmiş antipatilere” sahip oldukları en az bunun kadar doğrudur.
“İsrail’e yardımı sürdürmenin lehinde ve aleyhinde iyi argümanlar var.”
Hem Yahudilerin hem de Yahudi olmayanların ima edilen aptallığı ile seçici farkındalığın önyargıları, JQ’cuların İsrail’in Amerikan dış politikası üzerindeki etkisine ilişkin analizlerinde tüm açıklığıyla sergilenir. Bizden, Yahudilerin dış politikamızı bütünüyle kontrol ettiğine ve Amerika Birleşik Devletleri’ni İsrail’in bir vasal devletine dönüştürdüğüne inanmamız istenir. Bunun sonucunda Amerika’nın İsrail’i desteklemek için milyarlarca dolar harcadığı ve daha da kötüsü, onun talimatları doğrultusunda bitmek bilmeyen savaşlara girdiği söylenir. Jeffrey Sachs, kısa süre önce Tucker Carlson’ın programında, “Orta Doğu’nun her yerinde İsrail adına savaşıyoruz,” diye açıkladı. “Yıllar önce bir şekilde dış politikamızı İsrail’e teslim ettik ve bu kesinlikle yıkıcı oldu.” Böylece, ABD hükümetinin gerçekte bir ZOG, yani Siyonist İşgal Altındaki Hükümet olduğu (diğer Batı ülkelerinin hükümetleri gibi) sonucuna varılır.
JQ’cuların analizinin, Arap sokağının, Ilhan Omar’ın (“İsrail dünyayı hipnotize etti”) ve Mel Gibson’ın sarhoş hezeyanlarının analizleriyle bütünüyle örtüştüğünü belirtmek gerekir. Elbette, ilişki yoluyla suçluluk kesin bir argüman değildir. Ancak ZOG’un küresel bir kavram olarak işleyebilmesi için JQ’cuların yapması gereken tek şey, İsrail’in bugün dünyanın en nefret edilen ülkelerinden biri olduğu gerçeğini —ve kuşkusuz “küreselciler” tarafından en çok nefret edilen ülke olduğunu— görmezden gelmektir. Birilerinin Siyonistlere, Yahudi olmayan uşaklarına Birleşmiş Milletler’de ve Avrupa Parlamentosu’nda farklı oy kullanmalarını söylemeleri gerektiği düşünülebilir. Küresel Yahudiliğin gücünü, İsrail’in hem BM Genel Kurulu’nda hem de İnsan Hakları Konseyi’nde en çok kınanan ülke olması kadar iyi gösteren pek az şey vardır (ki bu konsey, dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla İsrail aleyhine karar almıştır); Filistinlilerin dünyada mülteci statüsünü miras alan tek halk olmaları gerçeğinden söz etmeye bile gerek yoktur.
Amerika’ya dönecek olursak, JQ’cuların, ülkemizin İsrail’e sağladığı olağanüstü desteği tespit etmekte haklı olduklarını söylemek gerekir. Nitekim İsrail, ABD dış yardımının kümülatif olarak en büyük alıcısı olmuş; toplamda 300 milyar doların üzerinde ekonomik ve askerî yardım almıştır (enflasyona göre ayarlanmış olarak). Ukrayna bugün her yıl çok daha fazla yardım almaktadır (son üç yılda 175 milyar dolar); ancak İsrail hâlâ yılda yaklaşık 4 milyar dolar almakta ve Gazze’de savaşa girmesinden bu yana daha fazla yardım almaktadır.
İsrail’e yardımın sürdürülmesi lehinde ve aleyhinde iyi argümanlar vardır. Başbakan Netanyahu, örneğin, yakın zamanda bu yardımı kademeli olarak sona erdirmek istediğini söylemiştir. Ne var ki büyük resme bakıldığında, Mearsheimer ve Walt’un da kabul ettiği gibi, İsrail’e yapılan yardım devede kulak kalmaktadır. Amerika bir gün iflas edecek olursa, bunun nedeni İsrail’e yapılan yardım olmayacaktır; zira bu yardım hâlihazırda federal bütçenin binde biri düzeyindedir (ve normalde bunun yarısı kadardır). Daha da önemlisi, İsrail’e yapılan yardım, Yahudilerin —pardon, İsrail lobisinin— federal hükümeti kontrol ettiğini hiçbir şekilde kanıtlamaz. Rejimin doğası harcama önceliklerinden okunacaksa, o zaman biz bir ZOG değil, bir gerontokrasiyiz. Federal harcamaların en büyük iki kalemi Medicare (yüzde 22) ve Sosyal Güvenliktir (yüzde 19). Sam Amca’nın mali durumuna duyulan kaygı, askerî yardımın dörtte üçünün Amerikan silahlarının satın alınmasına harcanmak zorunda olduğu İsrail’e yönelik askerî yardıma takıntılı bir odaklanmayı haklı çıkaramaz. AARP, Amerika için AIPAC’ten çok daha büyük bir mali tehdittir.
Elbette, AARP bizi Irak Savaşı’na sürüklemedi; oysa bu savaş büyük bir stratejik hataydı, maliyeti 2 trilyon doların üzerindeydi ve dolaylı olarak bizi (ve İsrail’i) en çok nefret eden rejime fayda sağladı: İran’a. Üstelik bu savaş, giderek “Yahudiler” demenin kibar bir yolu hâline gelen neokonların bir ürünüdür. Mearsheimer ve Walt’un açıkladığı gibi:
Irak Savaşı’nın arkasındaki itici güç, dünyanın kritik bölgelerini yeniden şekillendirmek için Amerikan gücünün enerjik biçimde kullanılmasını uzun süredir savunan küçük bir neokonservatif gruptu. Bu grup, 1990’ların ortalarından beri Saddam’ın devrilmesini savunuyor ve bu adımın Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’e fayda sağlayacağına inanıyordu. Bu grubun içinde Bush yönetiminde görev yapan bazı önde gelen yetkililer yer alıyordu: Pentagon’daki ikinci ve üçüncü sivil yetkililer olan Paul Wolfowitz ve Douglas Feith; etkili Savunma Politikası Kurulu’nun üyeleri Richard Perle, Kenneth Adelman ve James Woolsey; başkan yardımcısının özel kalemi Scooter Libby; silahların kontrolü ve uluslararası güvenlikten sorumlu devlet müsteşarı John Bolton ve onun özel asistanı David Wurmser; Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Orta Doğu politikasından sorumlu Elliott Abrams. Ayrıca Robert Kagan, Charles Krauthammer, William Kristol ve William Safire gibi tanınmış birkaç gazeteci de bu grubun içindeydi.
“Bir kez daha, JQ GQ’yu zorunlu kılar.”
İnsan, bu grubun Amerika Birleşik Devletleri’nin görevdeki başkanını ve silahlı kuvvetlerin başkomutanını —George W. Bush’u— içermediğini fark etmeden edemiyor. Aynı şekilde, Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Dışişleri Bakanı Colin Powell ya da Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice gibi “Bush yönetiminin önde gelen yetkilileri” de bu grubun parçası değildir. Başka bir deyişle, Irak Savaşı’ndan sorumlu beş asli karar vericinin hiçbiri ne neokondur, ne Yahudidir, ne de “İsrail lobisi”nin bir üyesidir. Dolayısıyla Mearsheimer ve Walt’un savaşın nedenine ilişkin açıklamasında bu aktörler ikincil, hatta asgari bir rol oynar. Onların anlatımında, AIPAC ile Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı Doug Feith’in her biri, Başkan Bush’tan daha fazla anılmaktadır.
Mearsheimer ve Walt, Irak’ta savaşa girme yönündeki gerçek kararı alanların, kabine düzeyinin altındaki Yahudi yetkililer ve bir avuç Yahudi köşe yazarı tarafından manipüle edildiğine inanmamızı isterler. Bir kez daha, JQ GQ’yu zorunlu kılar. Donald Rumsfeld’e bir keresinde, Yahudi astlarının Amerika’yı savaşa itmedeki rolü sorulduğunda, unutulmaz bir yanıt vermişti: “Sanırım bunun ima ettiği şey, Başkan’ın, Başkan Yardımcısı’nın, benim ve Colin Powell’ın bu görevlere gelmek için bir turp kamyonundan düşmüş olduğumuzdur.”
Savaşa girme kararına ilişkin en kapsamlı anlatım olan Michael Mazarr’ın Leap of Faith adlı çalışması ise, buna karşılık, doğrudan gerçek karar vericilere odaklanır. Ne Yahudi ne de neokon olan Mazarr, kitabı için yaptığı araştırmada 100’ün üzerinde mülakat gerçekleştirmiştir (Mearsheimer ve Walt ise tek bir mülakat bile yapmamıştır). Mazarr, 11 Eylül’ü izleyen günlerde başkanın ve yakın çevresinin, her birinin kendi “son derece kişisel, kendine özgü yollarıyla”, “Soğuk Savaş’tan sonra ABD ulusal güvenlik camiasına hâkim hâle gelen Amerikan gücünün mesihçi anlayışı”nın rehberliğinde küresel bir terörle savaş başlatmaya karar verdiklerini titizlikle ortaya koyar. Bu çerçevede, 17 Eylül 2001’de, Mearsheimer ve Walt’un betimlediği lobicilik faaliyetlerinden çok önce, Başkan Bush, Afganistan’da savaşa girme emrini imzaladıktan hemen sonra Irak’ta savaşmak üzere güncellenmiş askerî planlar talep etmiştir.
Mearsheimer ve Walt’un The Israel Lobby adlı kitaplarındaki tüm ihmalleri belgelemek ve tüm yanlış nitelendirmelerini düzeltmek başlı başına bir kitap gerektirir. Bölümlerinin her biri aşağı yukarı aynı kalıbı izler: İsrail Lobisi’nin rolünü büyütmek; çoğu zaman AIPAC’ın bağış toplama mektuplarını örgütün nüfuzunun kanıtı olarak kullanmak; AIPAC’ın Amerika’da politikayı belirlediği izlenimini vermek için diğer tüm grupların ve ülkelerin lobi faaliyetlerini büyük ölçüde görmezden gelmek; belirli lobi girişimlerinin karar vericileri gerçekten etkilediğini ortaya koyma zahmetine hiç girmemek; ve Amerika’nın lobinin isteklerine aykırı hareket ettiği tüm durumları kayıtsızca geçiştirmek. Mearsheimer ve Walt, anti-Amerikan İslamcı terörü İsrail’e verdiğimiz destekle suçlayacak kadar ileri giderler. Neredeyse bize, AIPAC olmasaydı 11 Eylül’ün asla gerçekleşmeyeceğine ve Usame bin Ladin’in bugün aile inşaat işini yürütüyor olacağına inandırmaya çalışırlar.
“Mearsheimer ve Walt, Irak Savaşı’ndan İsrail lobisini sorumlu tuttukları bölümlerini, ‘bazı İsrailliler ile onların Amerikalı müttefiklerinin, Irak felaketinden İsrail’i sorumlu tutmamak için tarihsel kaydı yeniden yazmaya çalışmış olmalarına şaşırmamalıyız’ diyerek bitirirler.” Oysa gerçekte, savaştan Amerika’yı aklamak için suçu Yahudilerin üzerine yıkarak tarihi yeniden yazanlar Mearsheimer, Walt ve onların hayranlarıdır. George W. Bush, savaşla ilgili kötü vicdanını yaralı askerlerin portrelerini yaparak yatıştırmaktadır. Tucker Carlson ise bunu, suçu kurnaz Yahudilere ve onların Hıristiyan Siyonist dostlarına kaydırarak yapmaktadır.
İsrail’in Amerikan dış politikasını belirlemediğini ve Irak Savaşı’nı organize etmediğini kabul etmek, ABD–İsrail ilişkilerinin bazı yönlerinin sorgulanamayacağı anlamına gelmez. Ya da Yahudiler ve Yahudi olmayanlar tarafından dile getirilen kimi İsrail yanlısı söylemlerin aşırı olduğunu düşünmeye engel değildir. Ya da İsrail adına lobi yapan bazı kişilerin, Washington’un Veda Konuşması’ndaki uyarısını alıntılamak gerekirse, yabancı bir ulusa “tutkulu bağlılıklar”la hareket ettiklerini fark etmeyi dışlamaz. Ancak aynı uyarının diğer yarısını yine Washington’dan alıntılamak gerekirse, JQ’cuların ve benzerlerinin de aynı yabancı ulusa karşı “kalıcı, kökleşmiş antipatilere” sahip oldukları en az bunun kadar doğrudur.
Yahudi sorununun yeniden öne çıkması, sağ üzerinde bazı dikkat çekici etkiler yaratmaktadır. Örneğin bazı JQ’cular, Charlie Kirk’ün suikastını Mossad’ın (başka kim olacaktı?) gerçekleştirdiğini öne sürmekte ve böylece, zanlı saldırganın mermilerinin üzerine antifa sloganları kazımış olduğu gerçeğinden dikkati başka yöne çekmektedir. Daha da kötüsü, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı gereği, JQ’cular ve onların yol arkadaşları, İsrail karşıtlığını paylaşan solcular ve İslamcılarla kaçınılmaz olarak yakınlaşmaktadır. Nick Fuentes defalarca, “Müslüman meselesi Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamen bir sorun dışıdır” demiş, bunu Amerikan yaşamındaki Yahudi etkisinden dikkatleri uzaklaştıran bir oyalama olarak nitelemiştir.
Ben bir Yahudi olduğum için, elbette argümanımın tamamı JQ’cular tarafından basitçe reddedilecektir. Ne var ki, Amerika’yı ve Batı’yı kasıp kavuran tüm sorunları açıklarken küresel Yahudiliğin rolünü bir nebze olsun küçümsemeye çalışan bir Hıristiyan ya da ateist de aynı şekilde Siyonist, neocon ya da AIPAC’in tetikçisi olarak yaftalanacaktır. Tüm ideologlar gibi, JQ’cular da hezeyanlarına fanatikçe tutunmaktadır.
Sağcı bir perspektiften bakıldığında, bunun neden böyle olduğu kolayca anlaşılır. Karşı karşıya olduğumuz sorunlar o denli göz korkutucu, ihtimaller o denli aleyhimize görünmektedir ki, Batı’nın can çekişen uluslarını yeniden diriltmenin Herkülvari görevine girişmektense Yahudilere yüklenmek çok daha kolaydır. JQ’cular, gerçekte suçun bize ait olabileceği ihtimalini düşünmeye cesaret edemezler. Mirasımızı heba eden, ülkelerimizi kirleten ve nüfuslarımızı yerinden eden biz Amerikalılar ve Batılılarız. Düşüncesiz savaşlar başlatan ve akılsız politikaları benimseyen liderleri biz seçtik — hem de tekrar tekrar. Onlar İsrail lobisi tarafından kandırılmadılar ve Yahudi etkisi siyasetimizden tamamen silinseydi bile birdenbire basiretli devlet adamlarına dönüşmezlerdi.
Son tahlilde JQ, mağduriyet siyasetinin bir başka türünden ibarettir. Bizi Yahudi komplolarının kurbanı olduğumuza inandırarak, irademizi inkâr eder ve kulluğa özgü zihinsel alışkanlıkları — güçsüzlük ve hıncı — teşvik eder. JQ sadece aptalca bir komplo teorisi değildir; aynı zamanda Amerikan ruhuna yönelik bir hakarettir.
Makalede Geçen Bazı Kısaltmalar:
JQ – Jewish Question -Yahudi Sorunu
GQ – Gentile Question-Yahudi Olmayanlar Sorunu
ZOG-Zionist Occupied Government -Siyonist İşgal Altındaki Hükümet
USG-United States Government-ABD Hükümeti
AIPAC-American Israel Public Affairs Committee-ABD–İsrail Lobisi
ADL-Anti-Defamation League-Antisemitizm İzleme Kurumu
Kaynak: https://www.compactmag.com/article/the-return-of-the-jewish-question/
