Trump’ın Venezuela’ya karşı savaş hazırlıklarını takip ederken bir deja vu hissi yaşıyorsanız, özellikle de 2003’e geri döndüğünüze dair o tuhaf önseziyi yaşıyorsanız, hislerinizde tamamen haklısınız. 2003’te George W. Bush’un yaptığı gibi, Trump da petrol zengini egemen bir ülkeyi işgal etmeye hazırlanırken başka bir ülkenin kıyılarının açıklarında güç topluyor. Ve selefi gibi Trump da savaşı saçma ve tamamen absürd bahanelerle kabul ettirmek için mesai yapıyor.
2003’te Bush Jr. gibi, Trump da var olmayan ama kulağa korkutucu gelen bir tehdide ilişkin tamamen uydurulmuş gerekçelerle nefes nefese kalmış bir propaganda yürütüyor. Bush için bu, Irak’ın mitolojik Kitle İmha Silahlarıydı (KİS). Trump içinse bu, başka bir tür sözde “kimyasal silah”: fentanil. Her iki durumda da, planlanan ABD işgali ile bahane arasındaki bağlantı tamamen hayal ürünü.
2003 öncesinde nispeten istikrarlı, müreffeh ancak yaptırımlarla felç edilmiş Irak’ın kimyasal, biyolojik ya da nükleer silahlardan oluşan bir cephaneye sahip olduğuna dair hiçbir zaman güvenilir bir kanıt yoktu. Bu hikâye tamamen propagandaydı, neo-concuların ateşli hayal gücünün ürünüydü. Neo-concular, halkı savaşa razı etmek için korkutucu büyük bir yalan icat etmeleri gerektiğini biliyorlardı. Bush’un meşhur sözü şöyleydi: “Tehlikenin açık kanıtlarıyla karşı karşıya olduğumuzdan, mantar bulutu şeklinde gelebilecek nihai kanıtı, yani kesin kanıtı bekleyemeyiz.” Başka bir deyişle bunun anlamı şuydu; Kime kanıt lazım? Kime delil lazım? Hiçbir temeli olmayan akıl almaz suçlamalara dayanarak hadi büyük bir savaş başlatalım, yüz binlerce insanı katledelim, bütün bir ulusu mahvedelim.
Trump’ın Venezuela fentanili hakkındaki iddiaları, Bush’un KİS sahtekârlığı kadar aptalca. Trump’ın, ordusu yargısız infazlarla havaya uçurduğu 20 teknede 80’den fazla kişiyi öldürdü; bu infazlar, birinci derece cinayete varan kasıtlı infazlar niteliğindedir. Ancak Baş Katil, bu teknelerden herhangi birinin fentanil taşıdığına dair en ufak bir kanıt bile sunmadı. Ve durumun iddia edilenin tam aksi olduğunu rahatlıkla varsayabiliriz, çünkü ABD’de tüketilen fentanilin neredeyse tamamı Meksika’da üretiliyor, Venezuela veya Kolombiya’da değil! Hayatı boyunca bir kitap okumadığı dostları tarafından söylenen Trump bir coğrafyacı değildir, bu yüzden muhtemelen Meksika’nın ABD’nin hemen güneyinde, Kuzey Amerika’da bulunduğunu; Venezuela ve Kolombiya’nın ise Güney Amerika’da olduğunu ve Meksika kaynaklı fentanille hiçbir ilgilerinin olamayacağını fark edemiyor.
Trump’ın bu konudaki dengesiz yalanları bütünüyle inandırıcılıktan uzak. Trump bir konuşmasında, “her Venezuela (fentanil) botunun” -ki gördüğümüz gibi bahsettiği botlardan bir tane bile yok- “25.000 kişiyi öldürdüğünü” iddia etmişti. Turuncu maymun, bir başka konuşmasında havaya uçurduğu her teknenin “25 bin Amerikalının hayatını kurtardığını” söyledi. Bu iddialar pek çok açıdan tuhaf; en basitiyle, eğer doğru olsaydı, her yıl fentanilden ölen yaklaşık 75.000 Amerikalıyı öldürmek için sadece üç uyuşturucu teknesi yeterli olurdu. Trump 20 tekneyi havaya uçurduğuna göre, 500.000 kişiyi kurtardığını iddia ediyor. Bu sayılar elbette tutarlı değil. Ama tutarlı olmaları da gerekmiyor, çünkü Venezuela’da fentanil teknesi yok. Tüm olay akıl almaz derecede zırva, Amerikan halkının, ABD Silahlı Kuvvetlerinin ve dünyanın zekâsına yönelik ağır bir hakarettir.
Masum balıkçılar ve teknedekileri öldürürken Trump gerçek uyuşturucu kaçakçılarını affediyor. 3 Aralık’ta Trump, yüzlerce ton kokaini ABD’ye kaçırdığı için 45 yıllık hapis cezası çekmekte olan eski Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernández’i affetti. Bu af, Cumhuriyetçileri bile şoke etti ve şaşkına çevirdi; Venezuela’ya yönelik savaşın arkasındaki “uyuşturucuyla savaş” bahanesinin tamamen düzmece olduğunu ortaya koydu.
Hedeflenen Liderlerin Şeytanlaştırılması
Trump, yalnızca hayalî bir tehdit uydurarak değil, aynı zamanda hakkında yalan söylediği ülkenin liderini şeytanlaştırarak da Bush’un yolunu takip ediyor. Bush, Saddam Hüseyin’i defalarca “katil bir zorba”, “acımasız bir diktatör”, “aldatma ustası”, “korku ve zulümle” yöneten “acımasız bir rejimin” başı, “kitle imha silahlarına bağımlı katil bir diktatör”, “dünyanın en tehlikeli silahlarına sahip tehlikeli bir adam”, “kendi halkını rutin olarak işkence edip öldüren katil bir diktatör”, “kitle imha silahlarına bağımlı biri”, “totaliter diktatör”, “bir deli”, “kendi halkını işkence eden bir korkak” vb. şeklinde niteliyordu.
Bu suçlamaların bir kısmında bir nebze doğruluk payı olsa da Saddam Hüseyin’in gerçek suçları ABD’nin Irak’ı işgal etme nedenleri arasında değildi. Aksine, ABD, Saddam Hüseyin’in en iğrenç vahşetlerinde suç ortağıydı: 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasında ABD tarafından tedarik edilen hardal gazı ve sinir gazlarını kullanarak İran’a yönelik kimyasal saldırılar. Bush’un Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 1980’lerde Reagan’ın Bağdat özel elçisi olarak bu kimyasal silah sevkiyatlarını bizzat onaylamıştı. Saddam Hüseyin bu silahları defalarca, başlangıçta ABD’nin isteğiyle kullanmış ve 100.000’den fazla insanın ölümüne yol açmıştı. İronik bir şekilde, 1983’te Irak’ı kimyasal silahlarla donatan aynı Rumsfeld, yirmi yıl sonra artık kitle imha silahına sahip olmayan Irak’ı, Irak’ın KİS’e sahip olduğu yalanıyla işgal eden kişiydi.
Bush, 2003 işgalinin gerçek nedenini gizlemek için Irak’ı şeytanlaştırdı: Saddam Hüseyin’in kötü yönlerini değil, iyi yönlerini karartıp şeytanlaştırdı. Irak diktatörü, düşmanlarına karşı acımasız olsa da Irak’ın petrol gelirlerini halkına birinci sınıf eğitim, ulaşım, sağlık ve diğer altyapıları sağlamak için kullanıyordu. Hüseyin ayrıca nihai amacı Filistin’i özgürleştirmek olan bir askerî güç inşa etme hususunda kararlıydı. Ve ABD ile dostane ilişkileri sürdürmeye istekli olmasına rağmen, soykırımcı Siyonist oluşumu yatıştırarak Filistinlilere ihanet etmesi yönündeki Amerikan baskısına asla boyun eğmeyecekti. Siyonist işgal altındaki ABD’nin ona düşman olmasının gerçek nedenleri, onun vahşeti değil, bu iyi nitelikleriydi.
Aynı şekilde, ABD’nin onu defalarca devirmeye çalışmasına yol açan şey; Caracas’taki Nicolas Maduro hükümetinin olumsuz yönleri değil, olumlu yönleridir. Trump burada da Bush’un taktiklerinden yararlanarak Venezuela Devlet Başkanı’nın şahsına yönelik çocukça saldırılarda bulunuyor. Bush’un Saddam Hüseyin’e hakaret etmesi gibi, Trump da Maduro’ya sürekli “diktatör” ve “zorba” diyerek saldırıyor. Trump’ın Maduro’ya yönelttiği diğer Bush-vari hakaretlerden bazıları: “O bir kukla,” “tam bir başarısız,” “bir aptal,” “bir kaybeden,” “bir suçlu,” “bir yalancı,” “kendi halkını öldüren bir zorba,” “yalanların arkasına saklanan bir diktatör.”
Trump’ın Maduro karşıtı zehirli söylemlerinde, Bush’un Saddam Hüseyin’e yönelik tiradlarına kıyasla çok daha az gerçek vardır. Maduro muhtemelen Trump’ın ABD’de sahip olduğundan bile daha fazla geniş bir halk desteğine sahiptir. Bolivarcı selefi Hugo Chavez gibi, Venezuela liderinin popülaritesi ülkesinin dışına, dünyanın o bölgesindeki entelijansiyanın çoğunluğunu temsil eden tüm Latin Amerika soluna kadar uzanıyor. Zengin Venezuelalıların çoğu, tıpkı varlıklı Kübalıların Fidel Castro’dan nefret ettiği gibi Maduro ve temsil ettiği Bolivarcı hareketten nefret etse de, bu zenginler, zenginlerin kârı yerine yoksulların eğitim ve sağlığına öncelik veren hükümetlerden yararlanan o ülkelerin sıradan halkı tarafından “gusanos” (kurtçuklar) olarak görülüyor.
Maduro aslında ülkesini kuzeydeki yağmacı komşusuna karşı savunmak için hayatını riske atan bir vatanseverdir. Trump’ın aksine, düşünceli, kültürlü bir adamdır; zarafet ve tutarlılıkla uzun süre doğaçlama konuşabilir. Edebiyat festivalleri ve kültürel kampanyaların demirbaşı olan Maduro; Eduardo Galeano, Rómulo Gallegos ve Luis Britto García gibi büyük vatansever Latin Amerikalı yazarların eserlerini savunuyor. Kendisinden nefret eden ABD merkezli oligarkların aksine Maduro, dünyaya zenginlik toplamak için değil, etik ve tefekkür dolu bir hayat yaşamak için gönderildiğimizi biliyor. Tarafsız herhangi bir karakter öğrencisi, Trump’ın “O bir kukla,” “tam bir başarısız,” “bir aptal,” “bir kaybeden,” “bir suçlu,” “bir yalancı,” “bir zorba” diyerek boş ve anlamsız bir şekilde konuşurken aslında kendisini tarif ettiğini kolayca görür.
Trump rejiminin Venezuela’ya karşı komplo kurmasının gerçek nedenleri, tıpkı 2003’te Bush rejiminin Irak’ı işgalinin gerçek nedenlerinin kitle imha silahları veya Saddam Hüseyin’in karakter kusurlarıyla ilgili olmaması gibi ne “kimyasal silah” fentanille ne de Maduro’ya yönelik iftiralarla ilgilidir. Her iki durumda da (hem Irak hem de Venezuela için) savaşın gerçek nedenleri iki kelimeyle özetlenebilir: “petrol” ve “İsrail.”
Hem Irak hem Venezuela jeostratejik açıdan önemlidir ve büyük petrol rezervleri nedeniyle ABD tarafından hedefe konulmuşlardır. Bush, büyük ölçüde tahmini 145 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezervleri nedeniyle Irak’ı işgal etti. Venezuela ise 303 milyar varil ile dünya birincisidir; bu miktar Irak’ınkinden iki kat fazladır. Bu petrolü kim kontrol ederse, sadece kâr elde etmekle kalmaz, aynı zamanda onu dostlara sunabilir ve düşmanlardan esirgeyebilir.
Ancak gerek Bush’un 2003 savaşı gerekse Trump’ın 2025 versiyonu olan tekrarında petrol birincil mesele değildir. Birincil mesele Siyonizmdir.
Maduro hükümeti, tıpkı 2003’te ve öncesinde Saddam Hüseyin gibi, Amerikan şirketlerinin kendi petrol zenginliğinden çok uygun şartlarla pay almalarına fazlasıyla istekli olduğunu gösterdi. Fakat her iki durumda da Amerikalılar “evet” cevabını kabul etmez. Neden? Çünkü hem 2003’ün Irak’ı hem de bugünün Venezuela’sı tam egemenliği korumaya kararlıdır; bu tutumun bir yansıması da Filistin direnişinin Siyonist soykırıma karşı mücadelesine destek vermektir.
Bugün Venezuela; İran ve Yemen gibi anti-soykırım ülkeleriyle güçlü bir ittifak içindedir. Hizbullah ile siyasi, finansal ve lojistik bağlarını sürdürüyor. Ve Maduro’nun Bolivarcı hükümeti ABD şirketleriyle kazan-kazan anlayışıyla petrol anlaşmaları yapmaktan memnun olsa da, genel olarak egemen bir dış politika sürdürme ve özel olarak da Filistin halkının Siyonist soykırıma karşı mücadelesiyle ittifak içinde olma hakkını saklı tutmaktadır. Bu, Saddam Hüseyin hükümetinin 2003’te benimsediği tutumun aynısıdır.
Bu, ABD için kabul edilemez bir tutumdur; çünkü ABD, kendi çıkarlarına değil Filistin’i işgal eden soykırımcı oluşumun çıkarlarına sadık olan, orantısız biçimde Yahudi-Siyonist milyarderlerden oluşan bir oligarşi tarafından yönlendirilmektedir. Irak veya Venezuela gibi petrol zengini, potansiyel olarak güçlü bir ülke Filistin kurtuluş mücadelesiyle ittifak kurduğunda, Yahudi Siyonistler ne kadar cana ve servete mal olacağına bakmaksızın o ülkenin yok edilmesi gerektiğinde ısrar ederler.
İşte bu nedenle Bush ve Trump savaşın sebepleri hakkında yalan söylemek zorundadır. Eğer gerçeği söyleselerdi Amerikan halkı “İsrail için anlamsız ve yıkıcı savaşlar yürüterek Amerika’yı batırmak isteyen Siyonist milyarder suç patronlarından” oluşan oligarşiyi ve kötü niyetli Siyonist oluşumun kendisini ortadan kaldırabilirdi.
Kevin Barrett, Doktoralı bir Arap dili–İslam İlahiyatı uzmanı ve Amerika’nın Teröre Karşı Savaş eleştirmenleri arasında en tanınmış isimlerden biridir.
Kaynak: https://kevinbarrett.substack.com/p/venezuela-invasion-iraq-war-redux
Tercüme: Ali Karakuş
