TEOLOJİNİN JEOPOLİTİĞİ*
Tarım çağlarında, askeri tarım imparatorlukları ve ürettikleri pagan dinlerle tevhidci tek dinin çatışması, sosyo-ekonomik çelişkileri ifade ettiği kadar, devletler arası hegemonya çatışmalarını da ifade eder. Teoloji, yani tanrı telakkileri ve dinlerle devletlerin ve politikalarının ilişkisi, tarımsal imparatorluklar çağında şekillenmiş ve modern siyaset de dahil, tüm tarihin baskın politika biçimi haline gelmiştir. Bu nedenle, politik gözlükle yapılacak bir teoloji tarihi okuması, bugünü anlamamıza da imkan verecektir.
Unutulmamalıdır ki, Tevhid mesajı tamamen somut ekonomi-politik içerimlere (zalim otoritelerin ve sömürücü din adamları ve bezirgan sınıfa isyan) ve de felsefi ve etik bir alternatif dünya görüşüne çağrıdır. Yani klasik din yorumlarının anlattığı masalımsı öykülerdeki gibi, ne tevhid gökte sadece bir tane Allah olduğu iddiasıdır, ne de isyan edilen otoriteler taptıkları tanrı sayısındaki çokluk nedeniyle bu kadar inat etmişlerdir. Esasen Allah açısından, insanın kendisini tanımaması ya da şirk koşmasının hiçbir önemi yoktur. İnsanın Allaha şirk koşması, kendi zararınadır. Zalim otoritelere boyun eğerek, tefeci-bezirganlara itaat ederek, akıldışı büyücü sahtekar din adamlarına hizmet ederek kendini küçülten, varlığının mana ve öneminden uzaklaşan, beşer yanına esir olarak aşağılanan insan, ancak ve sadece tek ve yüce olan, rahman ve kadir-i mutlak olan, ezeli ve ebedi olan bir Allah telakkisi sayesinde şuurlanabilir. Kendi varlığının ve şahsiyetinin (Adem şuurunun) idrakine varabilir. Bu nedenle, tüm peygamberler, geldikleri toplumlara Allah’ın Adem’e yüklediği bu misyon ve onuru hatırlatmışlardır. Ve her peygambere ilk karşı çıkanlar da bu mesajın içeriğini en doğru anlayan egemen sınıflar olmuştur. Bu manada, tevhid mücadelesi, insanlaşma çabasının politik dışa vurumudur ve eski çağlarda egemen olan din diliyle kendisini ifade etmiştir.
Eski çağların din dili, paganist-animist-büyülü-mucizeli bir dildir. Bu dil, tarımsal çağa geçilirken, önceki avcı-toplayıcı dönemin somut yaşam tarzının, tarımsal çağda ise ilk dönemlerin giderek kutsanması ve mitleştirilmesini ifade eder. (Boğa, su, toprak, güneş,ay,yıldız örnekleri gibi tanrı, fetiş, totem tipleri, aslında önceki dönemlerin yaşam kaynaklarıdır.) Tevhid peygamberleri, mesajlarını anlatmak için, köleleştirilmiş yani idrak düzeyleri kötürümleştirilmiş, cahilleşmiş kitleleri gütmek için kutsallaştırılmış olan işte bu ‘dinsel’/ teolojik dille konuşmuşlardır. Gerçekte, Kuran-ı Kerim’in dikkatli bir okunmasında görüleceği üzere, Kuran, işte bu dili kullanarak bu dili ve çağrıştırdığı pagan cahilliği deşifre etmekte, eleştirmekte ve akla, idrake, insafa ve vicdana yani pagan teoloji dilinin zıddı olan insanın sahici diliyle (Adem diliyle) düşünmeye, konuşmaya ve yaşamaya çağırmaktadır.
Yine aynı şekilde şirk (Allaha eş koşma-paganizm-putperestlik), basitçe birden çok tanrıya inanıyor olmak değil, o çok tanrıların temsil ettiği egemen sınıflar ve dayattıkları ekonomi-politik düzeni kabullenmeyi ifade eder. Takdir edilecektir ki, insanların birden fazla tanrıya inanıyor olması, eğer hiçbir somut yaşam tarzına tekabül etmeyen salt bir kişisel inanç olsaydı, üzerinde bu kadar kavga etmeye değecek, devletler ve peygamberler arası savaşlara yol açacak, büyük çaplı değişimleri tetikleyecek tarihsel gelişmelerin hiç biri yaşanmazdı. Bu bağlamda, pagan toplumların egemen sınıflarının da, bütün siyasi ve ticari kıvraklığa sahip olmakla birlikte, güneşe, aya, taşa, toprağa tapan akılsız insanlar olmadığı, aksine bu tapınma biçimlerinin sayesinde kitleleri güdebildikleri, çalıştırabildikleri ve savaştırabildiklerini unutmamak gerekir.
Tarih boyunca da bugün de, bütün egemen sınıf ve zümreler, sadece güce taparlar ve halkların inançlarının kendilerini güçlendirecek tarzda şekillenmesine çalışırlar. Ancak bu inançlar kendilerine isyanı öğütlüyorsa, o zaman karşı çıkar ve her tür zulmü dayatırlar. Eski Mısır’ın, Babil’in, Sasani’nin, Roma’nın ve Arap eşrafının tevhid çağrısına karşı bu kadar öfkeli olmasının nedeni basitçe bir inanç türünün yayılması değil, o inançla birlikte yeni bir yaşam tarzı, politik ve ekonomik alternatifin yeşermesi ihtimalidir. Bu açıdan bakıldığında, teoloji ve mitoloji esasen politika, sosyoloji ve psikoloji demektir.
Öte yandan devletlerarası savaş ve rekabet, yani jeopolitik çelişkiler, dinleri, inançları ve isyanları kendi lehlerine kullanma siyasetini de üretmiştir. Tamamen bağımsız bir karakterle halkçı ve özgürlükçü bir hareket ortaya çıktıktan sonra, mutlaka rakip devletin ilgisini çeker ve o hareketi kendi devlet siyaseti için değerlendirir. İşte bu gerçeği, yani teolojinin jeopolitiğini analiz etmeden, ne teoloji ve tarihsel anlamı, ne de ekonomi-politik mücadeleler doğru bir şekilde anlaşılamaz. Bu amaçla, dinlerle devletlerin, inançlarla siyasetlerin, uygarlıkla geleneğin ilişkisini bir tür teo-politik perspektifle analiz etmeye çalışacağız:
DİNLERİN POLİTİK DOĞUŞU
Elimizdeki veriler ışığında baktığımızda, tevhid peygamberlerinin ortaya çıktığı devirlerde devletlerarası çatışmaların doruğa çıkıp halkların yorulduğu ve genel bir bunalım devrinin yaşandığı görülür.
Nuh, (tahminen M.Ö. 3200-2700 arası) Büyük Tufan sonrası yeniden tarımsal düzenin inşa dönemidir. Sümer metinlerinde Ziusudra, Akad-Babil Gılgamış Destanı’nda Utnapiştim olarak geçen Hz. Nuh, adeta ikinci Adem olarak tufan sonrası insan türünün yeniden gelişmesi ve insanlaşma sürecinin devamı için ikinci ata konumundadır.
Hz. İbrahim, Akad-Babil-Elam savaşlarının bütün bölgeyi yorduğu zamanda çıkmıştır. (Tahmini M.Ö 1700-1500 civarı) Kuran-ı Kerim’de İbrahim kıssası, Hz. İbrahim’in sırayla güneş, ay ve yıldız tanrısallığını reddedişini anlatır. Yani Sümer, Elam, Babil ve Akad‘ın bozulmuşluğunu simgeleyen bu pagan dinlerin üzerinden eski düzen reddedilmekte, yeni bir dünya kurma çağrısı yapılmaktadır.
Hz. İbrahim, Babil’in Ur şehrinden çıkarak Harran, Filistin, Mısır ve Arabistan’ı dolaşır. Dönemin jeopolitik dengesi, Elam-Babil-Akad yani Mezopotamya ile Mısır imparatorlukları arasındadır. Hz. İbrahim, tüm iç ve dış çatışmalara karşı tevhidci birlik ve barışı temsil eder. İbrahim’in tevhid mesajı, Elam-Akad ve Hitit-Mısır savaşları sonrası kurulan yeni Babil’de Hammurabi Yasalarının temsil ettiği düzene renk verir. Ancak bölgesel düzeni kurmada başarısız olur. Bölge, büyük Kassit halklarının göçüyle alt üst olmuştur. Yeni Babil, Kassit hanedanlığının egemenliğine girer.
Hz. Musa, (tahmini M.Ö. 1300’lü yıllar), Mısır’da Hiksosların yani -bir rivayete göre kuzeyden, Kafkaslardan gelen yabancı istilacıların- egemen olduğu dönemde sahneye çıkar. Musa, İbrahimî mesajın dönemin en büyük devletlerinden birinde yeniden dirilmesini ifade eder. Antik Mısır, Nil’in çocuğudur. Afrika, Akdeniz ve Mezopotamya’nın sentezidir. Hind ve Afrika kaynaklı animizm ile Mezopotamya paganizmi, Mısır teolojisinin kaynağıdır. Mısır aynı zamanda Batı Anadolu ve Yunan’ın da kaynağıdır. Yunan uygarlığı olarak anlatılan hemen bütün felsefi ve mitolojik birikim, Mısır (ayrıca Fenike, İran ve Hind) kökenlidir. Yunan site devletleri, ilk başlarda (M.Ö. 1300-400’lü yıllar arasında) birer Mısır kolonisidir. Mısır, İbrahimi mesajla tanıştıktan sonra dönem dönem tektanrılı teolojinin egemenliğine girmiştir. Firavun Akhenaton -muhtemelen M.Ö. 1500lü yıllarda Hz. Yusuf dönemi – güneş tanrılı panteonu değiştirerek Aton-adonai isimli tek tanrıcılığı resmi din yapmıştır. Hz. Musa, işte bu dönemden kalan mesajın yeniden diriltilmesini ifade eder.
Mısır, tanrı kral ve kutsal rahip devlet sisteminin özgün bir örneğidir. Mısır rahipleri, kelimenin tam anlamıyla birer bilim adamı ve teknokrattır. Yani Mısır, bugünkü manada bir teknokrat devletidir. İnşaat ve sulama sistemi üzerine oturan teknik, Mısır dininin özüdür. Hermes olarak bilinen İdris peygamber, Mısır’daki felsefi bilim geleneğinin kurucusu olarak bilinir. (Muhtemelen bundan bin yıl sonra bugünkü egemen kapitalist ekonomi dili, teolojiye dönüşecek ve ekonomistler de o zamanın rahipleri-büyücüler ya da din adamları olacaktır. Eski Mısır’da rahipler, bilinen manada din adamı değil, tam da kendi zamanlarının teknokratlarıdır. Ancak, teknik bilgiyi halka ezoterik-tanrısal bilgi gibi sunarak karizma yaratmış ve kurumsal bir dinsel geleneği sürdürmüşlerdir. Tıpkı İran ve Babil’de olduğu gibi.)
Hz. Musa’nın isyanı, işte bu güçlü ve gelişmiş uygarlığın bozulma devresine tekabül eder. Firavunların zalimleştiği, rahiplerin halkı sömürdüğü, savaşçıların da bunların sopasına dönüştüğü bir zamanda Musa, Mısır halkını ayaklandırmış ve tevhidin hürriyete çağıran içeriğini öne çıkartarak Firavun’a meydan okumuştur. Ne var ki Musa devrimi başarısız olmuş ve Mısır halkının bir bölümü ile birlikte Musa, Filistin’e hicret etmek zorunda kalmıştır. Hz. Musa’nın isyan ettiği tarihlerde Mısır ile Hitit arasında özellikle Suriye-Filistin bölgesini paylaşmaya dönük savaşlar sürmektedir. Ve muhtemelen Hz. Musa hicret ettiğinde, Filistin bölgesi, Hitit kontrolündedir. Tarihen somut veriler henüz elde olmamasına rağmen, Firavun’un Hz. Musa hareketine dönük sert tutumu, tevhidi mesajın düzeni sarsan içeriğinin ve etkisinin yanında onu Hitit destekli bir isyanın lideri olarak görmüş olma ihtimalinden kaynaklanmış olabilir.
Hz. Davut ve Süleyman, Filistin’e gelen Musa bağlılarının ardılı olan toplumun önderleridir. Kurdukları krallık, zamanın en kritik ticaret yolunun tam ortasında, Kudüs-Lübnan hattındadır ve Mezopotamya ile Akdeniz (Mısır) arasındaki barışı temsil ederler. (M.Ö. 1000-800 arası) Süleyman ve Davud, İbrahim’le Musa’nın mesajını en iyi algılamış ve devlet siyasetine dönüştürmüş iki sembol isimdir. Süleyman Krallığı, o dönemin en önemli çatışma noktası olan, yani ticaret yollarının denetim merkezindeki, Akdeniz, Kızıldeniz ve Fırat havzasının kavşak noktası olan Kudüs‘te, Mısır- Babil ve Hitit arasında denge oluşturmuştur. Süleyman’ın ihtişamı, yani balıklar ve kuşlardan karınca ve cinlere kadar her şeyi yönetmesi, esasen dönemin birbirine yabancı ve düşman devletleri arasında oynadığı barışçı rolü ifade eder. Balık ve su, denizcilerdir (Fenikeliler), cinler Babilliler (astrolog-büyücü), karıncalar Yemenliler, kuşlar Hitit (sembolü kartal) ve Mısır’dır (sembolü atmaca-horus).
Süleyman ölünce krallık dağılır. Kuzey bölgesi, Hitit-Babil etkisine girer. Güney ise Mısır yörüngesi olur. Hititlerin yerine geçen Asurlular sahneye çıkınca, bölgeyi istila ederler. Asur çağı, (takriben M.Ö. 1000-600), bölgede dengelerin yeniden kurulduğu ve eski düzenin yıkıldığı çağdır. Asur, sert ve kanlı savaşçılığı ile diplomatik ve tüccar karakteri bir arada barındıran ilginç bir devlettir. Babil’le çatışır ve Babil’i ele geçirir. Basra Körfezi’nden Akdeniz ve Kızıldeniz’e kadar tüm kritik ticaret kavşaklarını kontrol altına alır. Mısır etkisindeki Filistin’i de istila eder. M.Ö. 600’lü yıllardaki bu ilk istila sonrasında bölgenin ticaret tekelini elinde tutan bezirganları Babil’e sürer. (O tarihlerde henüz bir Yahudi kavmi yoktur. Asur’un sürgüne gönderdiği kişiler muhtemelen Fenike’nin ticaret tekelini yöneten Arami-Kenani kökenli karışık topluluklardır. Bu topluluklardan bazıları -Yahudi kaynaklar çok azı diyor-, Persler sayesinde Filistin’e geri dönerler. Bunlar sonradan Tevrat yazımı ile birlikte Yahudi kimliğini de icat etmişlerdir. Yahudi denilen topluluk bugünkü gibi o zaman da homojen bir etnos değildir. Üst sınıfları Fenike bölgesine yerleşmiş karışık kökenli zengin tüccarlardır, orta ve alt sınıfları ise Perslerle bölgeye gelen Hint ve İran kökenli dağınık kabilelerdir.)
Yüz yıl sonra (M.Ö. 570) bu sürgün tekrarlanır. Ünlü Babil sürgünü, aslında bir nüfus transferidir. Asur’la işbirliği yapmayan tüccarlar, Babil’e aktarılarak enterne edilmiştir. Ünlü Babil sürgünü, esasen Asurlularca icra edilmiş bir mali oligarşi tasfiyesidir. İşte bu mali oligarşi, sonradan kendine bir tarih icad ederek Yahudi kavmi adını almıştır.
M.Ö. 500 sonlarında Medler sahneye çıkar. İran’dan gelen bu savaşçı topluluk, Babil ve Mısır’la işbirliği yaparak Asur’u yıkar. Medlerin ardından Persler sahneye çıkar. İşte tam bu yüzyıl, yani M.Ö. 600-500 arası, neredeyse o zamanki uygar dünyada zincirleme bir teolojik ve jeopolitik devrim yüzyılıdır. Doğu‘da, Zerdüşt, Buddha, Tao, Konfüçyüs, Batıda, Sokrates, Platon, Aristo ve bir çok felsefe akımı bu yüzyılda ortaya çıkar.
Doğu, yani Mezopotamya-Akdeniz havzasının doğusu ilk defa kendi teoloji ve jeopolitiğini üretir. Taoculuk (Lao Tse öğretisi) ve Konfüçyüs, Çin’deki yabancı istilalara karşı Çin’in içe kapanması ve düzen kurmasını simgeler. Çin bu öğretilerinde ifade ettiği bir biçimde tarihte uykuya dalar. Taoculuk ve Konfüçyüs öğretileri, geleneğin kutsandığı katı bir muhafazakarlık ve içe kapanmayı teolojileştirmiştir. Çin, 20. yüzyılda Mao Devrimi’yle uyanmıştır. (21)
Buddha ve Zerdüşt, Hind’in doğu ve batısının Hind’den kopuşudur. Budizm, Hind’in doğusunu, Zerdüştlük batısını yani İran’ı Hind kıtasından ayırır. (Kadim Hind, bugünkü kuzey İran, Afganistan, Pakistan, Hazar kıyıları, ve Batı Çin’e kadar olan bölgeyi ifade eder.) Vedacılık, sağ (Budist) ve sol (Zerdüşt) yorumuyla iki büyük din doğurur. Hindu-Brahman dini ise, Hind muhafazakarlığını, yani ebedi kast sisteminin korunmasını ifade eder.
Zerdüşt Devrimi ve Düalizm
Zerdüşt (Zarathustra-Hurmuz), M.Ö. 600’lü yıllarda İran’da, Hz. İbrahim’in tevhid mesajının devamcısı olarak yaydığı tek tanrı (Ahura Mazda-Işık Kralı) fikri ile, hem Hind politik etkisine hem de üst sınıfa isyanı temsil eder. İran, Zerdüştlük sayesinde Hind’e meydan okuyarak politik bağımsızlığını kazanmıştır. Parsiler, Hind etkisindeki Parthlara başkaldırmış ve onları alaşağı ederek Pers bağımsız kimliğini oluşturmuştur. Zamanla tevhidci Zerdüşt dini, Pers Devleti’nin resmi ideolojine dönüşünce düalizme kaymıştır. Düalizm, yumuşak bir paganizmdir. (Ali Şeriati’nin ifadesiyle şirkin içindeki tevhiddir.) Kadim Mithra (pagan göksel ışık tanrısı) kültürü zaman içinde tevhide baskın çıkmıştır. Aslında orijinal Zerdüştlük’te Ahura Mazda tek tanrıdır. Spanta Manyu (iyilik ilkesi-Hind’de Veda, Yunan’da Sophia, İslam’da Hikmet) ile Ahura Manyu (kötülük ilkesi-iblis, şeytan), maddi alemin iki karşıt gücüdür. Bunların çatışması kıyamet öncesi gelecek olan Şauşyant (Mesih) sayesinde iyilik ilkesinin zaferi ile son bulacak ve böylece kıyamet, yani maddi alemin sonu gelecektir. (22)
Sonradan Pers Devleti’nin resmi dini olan Zerdüştlükte, Spanta Manyu ilkesi kaybolmuş ve Ahura Mazda-Ehrimen (Tanrı-Şeytan) şeklinde iyiliğin ve kötülüğün iki ayrı tanrısının ezeli çatışmasına dayalı değişmez bir düalizm tipi ortaya çıkmıştır. Tevhidci Hristiyanlığın Roma’nın resmi dini olduktan sonra pagan esintili teslis teolojinin gelişmesi gibi, Zerdüşt tevhidcilik de Pers Devleti’nin resmi dini olunca düalist sapmaya uğramıştır. Bu düalist Zerdüşt inancı sonraki tüm Ortadoğu inançlarına sirayet etmiştir.
Pers egemenliği dönemlerinde ortaya çıkan İran tesirindeki Gnostik akımlar, (Manicilik, Sabiilik, Asurilik, Yezidilik), Hıristiyanlığın doğu yorumları (Nasturilik, Kadim Süryanilik), Neo Platonizm ve İslam’ın Şia kolu, bu ikili çatışma nosyonunu içerir. Düalizm, Pers işgali döneminde (M.Ö. 600-300’lü yıllar), Yunan’a da sirayet etmiş ve Yunan diyalektik felsefelerinde madde-mana, biçim-öz, numen-fenomen, akıl-duyu, ruh-beden, din-devlet şeklindeki felsefi ayrışmalara temel oluşturmuştur. Özellikle Sokrates ve Platon felsefesinde İran etkisi belirgindir. Bu filozoflar, Pers istilası dönemlerinden hemen sonra yaşamışlardır. Sokrates’in idamında Perslere olan yakınlığının etkisi de rol oynamış olabilir. Buna mukabil, Pers’e karşı tutumun dorukta olduğu M.Ö. 4. yüzyılda Aristo, anti-Pers bir tutumu temsil eder. Büyük İskender’in doğuyu istilasında da payı olan Aristo ve çağdaşı filozoflar, Pers’e karşı Mısır etkisindedirler. Aristo mantığı, önemli ölçüde Mısır teknik aklını ifade eder. Platon’da hakikat arayışı, Aristo’da ise doğru arayışı baskındır.
Devlet düzeyinde Pers düalizminin pratik anlamı, İran milli kimliğinin oluşması için gerekli ‘öteki’ yaratma ihtiyacıdır. İran, kadim tarihlerden beri onlarca işgal ve saldırıya uğramasına rağmen bu milli kimliğini işte bu keskin düalist ruhun koruduğu diyalektiğe borçludur. Ehrimen, yani kötülüğün temsilcileri İran için önce Hind’dir, sonra İskender, sonra Roma, sonra Araplar, sonra Moğollar ve Osmanlılar… İran düalist teolojisindeki uzlaşmaz çelişki, pratik siyasette İran üst sınıflarının işgalcilerle uzlaşarak onları zaman içinde eritme geleneğinin (ünlü Fars diplomasisinin) de kaynağıdır. Felsefi düzeydeki uzlaşmazlık, asli kimliği koruduğu için politik düzlemde uzlaşmacılık (takiye) konusunda aşırı bir kendine güven vardır. Nitekim İran tüm işgal devirlerine rağmen hala 2500 yıl önceki gibi İran’dır. (Pers kurucu hanedanı Ahameniş ile İranın son rejiminin kurucusu Humeyni ve hamaney, sadece isim benzerliği değil, İran’a özgü devamlılığın da göstergesi gibidir.) Aynı nosyon ne Mısır’da ne de Yunan’da söz konusudur. Bu ülkeler her gelen işgal ya da büyük göçlerle gelen nüfusun kültürüne göre kimlik değiştirmiştir.
M.Ö. 520’li yıllarda Hareketli uygarlık havzasına yani Mezopotamya-Akdeniz bölgesine büyük bir hız ve hırsla giren İran, Pers imparatorluğuna dönüşür. Elam, Med, Asur, Hitit, Babil ve Süleyman krallıklarının mirasına konar. Pers’in sahneye çıkışı, Yahudiliğin de sahneye çıkışıdır. Persler, Asur jeopolitiğinin aksini yaparak Asur nefreti ile dolu tüm halkları yanlarına çekerler. Zerdüştlük bu nedenle hızla yayılır. Kadim pagan inançlar zayıflar. Yeni Zerdüşt mezhepler doğar. Bunlardan biri de Yahudiliktir.
JEOPOLİTİĞİN TEOLOJİ ÜRETMESİ: YAHUDİLİK VE HRİSTİYANLIK
Yahudilik, kelimenin tam manasıyla jeopolitik dinselliğin adıdır. Yahudiliği çözümleyerek tarihe ve insana dair bir çok şeyi kavrayabiliriz. Teolojinin jeopolitiğini kavramak için Yahudilik elverişli bir örnektir.
Perslerin Asurluları tasfiye ederek bölgeye yerleştirdiği Hint-iran-Irak kökenli koloni topluluklar, zaman içinde Fenike- Arami paganizmini, Babil’de öğrendiği Mezopotamya birikimini ve Zerdüştlüğü sentezleyerek yeni bir din icat eder. Perslerin bu sadık topluluğu, hem ödül olarak hem de sadakat gereği Akdeniz-kızıldeniz ticaret hattının kalbi olan Filistin’e yerleştirilir. Ve Filistin bölgesinin kritik ticari imtiyazları, bu topluluktan insanlara teslim edilir. İşte Yahudi denilen topluluğun ilk ortaya çıkışı böyle başlar.. M.Ö 520’lerde bir Pers karakolu olarak İsrail/Yahuda devleti kurulur. (Bu devletin kuzeyine İsrail, güneyine Yahuda devleti -ya da tersi- dendiğine dair hiç bir tarihi-arkeolojik belge yoktur. Batılı tarihçiler Tevrat’a dayanarak bu iddiayı dile getirir. Biz de ihtiyat payı bırakarak kullanıyoruz. Böyle bir devletin kurulmadığı, sadece Perslerin bölge satraplığı olarak bir idari birimin olabileceğini düşünüyoruz.) Bölgeye gelen Yahudilerin ilk işi, yerli halkı tehcir etmek olur. Bölgedeki Süleyman Krallığının kalıntısı olan Musevi topluluklar katledilir. Samiriler ve Sabiiler, bunların en yaygın olanlarıdır. Birer banker ve tüccar olan Yahudi hahamlar, İran-Babil rahip geleneğinin taklidi halinde örgütlenmiştir. Bunlar, Zerdüşt Moğ-Magus (molla) tarzını (23) Babil büyücü (astrolog) ve tefeci rahip tarzıyla sentezleyerek, etkin bir sınıf halinde örgütlenmişlerdir. (Mogus, sonradan M.S. 500’lerde sapkın bir Zerdüşt yorumu olan Sasani Mecusiliğinin de adının kaynağı olmuştur. Mecus, batı dillerine sihir-büyü anlamıyla –Maji– geçmiştir.)
Bu rahipler, Tevrat’ı (töre) yazıya geçirmeye koyulurlar. Tevrat (Yani Yahudi Tevrat’ı… Bize göre Musevi Tevrat’ı, esasen İslam’ın da içerdiği 7 Emir’dir. Yani asıl Tevrat Kuran-ı Kerim gibi bir kitap değil, 7 emre dayalı bir nizamnamedir. Ki bu manada Kuran şahsında aslını korumaktadır), M.Ö. 600’lerden M.Ö. 100 yıllarına kadar parça parça yazılmıştır, ekleme ve çıkarmalar yapılmıştır. İlk 5 bölümü, Eski Ahit, Sümer-Babil efsane ve mitleridir. Sonraki bölümleri de sırasıyla Pers, Fenike ve Mısır efsaneleridir. Cennet, cehennem, kıyamet, Mesih, melek mitleri, Sümer-Babil’den ve Zerdüştlük’ten alınmadır.Yani Tevrat, Yahudilerin ekonomik ve politik çıkarlarının süzgecinden geçirilmiş bir bölge tarihi gibidir. Yahudilik, Filistin’de tutunmak için, Süleyman Krallığı’nın mirasını üstlenir. Süleyman Tapınağı’na sahip çıkar. Perslerin yardımıyla tapınağı tekrar inşa eder. İbrahim’i geleneğin tek tanrıya inananların kurtulacağı, yani manevi olarak insanlaşacağı ve tanrının rızasını kazanacağı inancı, Yahudi hahamlar tarafından seçilmiş millet inancına dönüştürülür. Arzı mevud-vaad edilmiş topraklar inancı ise Perslerin Yahudilere onları bölge karakolu olarak kullanma karşılığı verdiği bir sözdür. (Bu olayın aynısı, 20. yüzyılda İngiltere-ABD güçleri tarafından taklit edilmiş, İsrail devleti tekrar ve neredeyse eskinin aynen tekrarı şeklinde kurulmuştur.)
Bölgedeki orijinal Musevi cemaatlerden öğrenilen Musevi inançlar ve Mısır efsaneleri ve Musa, Yakup, Yusuf, Davut, Süleyman öyküleri, kendi tarihleri imiş gibi kayda geçirilir. Aslında bu kayda geçiş, önceleri düşman topluluğun anlatımı gibidir. Yani Tevrat’taki peygamber öyküleri aslında açıkça peygamberlere hakaret edildiği, dalga geçildiği ve aşağılandığı ifadelerle doludur. Örneğin; Abram (İbrahim) karısını Mısır firavununa kardeşim diye yutturmaya kalkar, Lut, kızlarıyla yatar, Yakup kaynatasını aldatır, Davut tanrıyla güreş tutar, Süleyman iflah olmaz bir kadın düşkünüdür, vb… Bu anlatım, bu öykülerin aslında bölge halkının yani Musevilerin inançlarıyla dalga geçmek için yazılarak dağıtılan propaganda broşürlerine benzemektedir.
Yahudi tüccarlar, bugünkü kapitalist egemenler gibi, aslında para ve hükmetmek dışında hiçbir şeye inanmazlar ve halkların inançlarına küçümseyerek bakarlar. Ancak zamanla bölgede yerleşip, ticari rantın politik vazgeçilmezlik kazandırdığı görüldükçe, bu metinler sürekli tashih edile edile en son Yahudilerin tarihiymiş gibi kodifiye edilmiştir. Artık Yahudiler, neredeyse tüm insanlık tarihinin, tüm uygarlık tarihinin, tüm Mezopotamya-Akdeniz havzası birikiminin ve Zerdüştlükten sonra moda olan tevhidciliğin merkezi, sahibi haline gelmiştir!. Oysa Yahudi tanrısının Musa’nın Allah’ıyla bir alakası yoktur. M.Ö. 100’lere kadar Yahudilerin bir kısmı Mammon denen altın ve güç tanrısına, daha alt sınıflar ise Yahve denilen bir volkan cinine, bir kısmı ise Elohime yani Baal-Marduk gibi isimleri olan Arami tanrılarına tapıyorlardı. Yine Musevilik ve Yakup’la (İsrail) da bir alakaları yoktur… İsrael isminin manası muğlaktır. Yahudi tarihçiler ‘Allah’la (El, ilah demektir) yürüyen ya da güreşen’ manası vermiştir. Bize göre, Yahudilerin kullandığı manada ‘İsrail’ ifadesinin Yahudileri tarih sahnesine Perslerle anlaşarak çıkaran lider olan Ezra‘ ile alakalı (Ezrayil) bir niteleme olma ihtimali bulunmaktadır… Tevrat’ın Ezra ile ilgili bölümleri onun Perslerle ilişkili rolünü gayet açık anlatır. Kuran’da geçen İsrail ve İsrailoğulları ifadesi ise, aslında Akad-babil uygarlığının dağılmasından sonra bölgeye yayılan ve İbrahimi gelenekle bağları zayıflayan veya farklı inançlarla karıştırarak yeni yollar edinen tüm Ortadoğu halklarını ifade etmektedir. Bu sıfatın sonraki dönemlerde sadece Yahudilere hamledilmesinin nedeni ise, M.Ö. 4. yüzyıldan itibaren bölgedeki Yahudilerin Museviliği sahiplenmesi ve orijinal Musevileri de yok etmesi sonrasında, kendilerini Yakup ve bağlılarına atfetmeleri sonucu geri kalan halklarında onlara bu sıfatı atfetmelerini sağlaması nedeniyledir. Tevrat gibi neredeyse tek yazılı kaynağa sahip olan bu topluluğun sonraki dönemlerde hafızasını ve kimliğini kaybetmiş asıl bölge halkları nezdinde kutsal bir referansın üstünlüğüne sahip olmaları nedeniyle, İbrahimi geleneğin söylencelerindeki tek kaynak Yahudiler olmuştur. Bu inhisarcılık, bu topluluğun diğer bir çok konuda da öne atılıp kendilerini vazgeçilmez, üstün, ayrıcalıklı ve özel kılma psikolojisinin de kaynağıdır.
Yahudiler, Perslerin sunduğu imkanlar sayesinde 400 yıl içinde bir din ve millet inşa etmişlerdir.(24) Mesela İbranice esasen bölgedeki egemen dil olan Aramice ile Akadcanın karması bir dildir. İbranice, Akad şiveli Aramicedir. Ve sadece hahamlar, yani Babil’den gelenler konuşur, normal halk ise Aramice konuşur. Akadca o dönemde İran’ın da yaygın dilidir.
Yahudilerin Kudüs sevdası ise tamamen kadim Kudüs’ün ticari ve stratejik konumundan kaynaklanır. Ki bu sevda, 19. yüzyıl sonu Siyonist harekete kadar Yahudi topluluklarında Kudüs kenti için değil, ideal bir Yahudi ülkesi manasında geçerliydi. (Ortaçağ’da en yaygın Yahudi duası: ‘Gelecek yıl Yeruşaleym’de’ diye başlardı.) Alman ve İngiliz emperyalistlerinin 20. yüzyıl petrol bölgelerinin keşfiyle birlikte bölgeye bir plantasyon yerleştirmek maksadıyla desteklediği Siyonist hareket, bu hayali ülke ismini Kudüs şehrini ifade için kullanmaya başlamıştır. Oysa 20. yüzyıl başında Filistin’de 30 bin civarında Yahudi yaşamaktadır. Ve dünya Yahudiliği için Kudüs böyle bir önem taşımamaktadır.
İran kolonisi olan İsrail/Yahuda Krallığı, M.Ö. 300’lerdeki İskender istilasına kadar egemen olur. İskender istilası ile Yahudiler Doğucular ve Batıcılar halinde ikiye bölünür. Doğucu Yahudiler Pers çizgisini sürdürür. Batıcı Yahudiler, bölgeye egemen olan bu yeni Helenik güçle işbirliği yapar. İskender’in komutanı olan Ptoleme’nin egemenliğini tanırlar. M.Ö. 270’lerde Tevrat Yunancaya çevrilir. Mısır merkezli yeni bir Yahudi yorumu gelişir. Sonradan Torah, Mişna ve Kabala şeklindeki Tevrat yorumlarının kaynağı bu bölünmedir. Helen etkisi, Yahudilerin bir kısmını Roma ile işbirliğine kadar getirir. M.Ö. 140’lardaki Makkabeler İsyanı, Roma’ya olduğu kadar işte bu işbirlikçi Yahudi gruba karşı da bölgedeki Musevilerin ortak isyanı gibidir. Bu isyan, İsa’nın çıkışına kadar Musevilerle Yahudiler arasında bir çok kanlı çatışmayı da tetiklemiştir.
Ferisiler ismi ilk Persli Ezra’dan kalma bir niteleme gibidir. Ferisi-Persi. Bunlar sonradan yükselen güce yaslanarak var olma alışkanlıkları gereği, yükselen Roma ile ilk işbirliğine giren gruptur. Roma orduları İran etkisindeki Kudüs’ü yıktığı sırada yol göstericilik ve işbirliği yapmışlardır. M.Ö. 40’larda işte bu Ferisiler Kudüs’e yerleştirilir ve Roma idaresinin imtiyazları verilir. Hz. İsa, gerçek Musevilerin, yani Samiri, Sabii, Esseni, Nasıri ve Vaftizci Yahya mezhepleri olarak tanımlanan cemaatlerin devamı olarak sahneye çıkar. Yahudiler, İsa’nın yeni bir Pers destekli Musevi ayaklanması çıkartacağı söylentisi ve korkusu yayarak, Roma valisini kışkırtırlar. Ve İsa’yı öldürtürler. Ancak daha sonra, Roma ile işbirliği yanlısı Yahudi ekolden Pavlus, İsa mesajını Romalılara uygun hale getirerek anlatmaya koyulur. Roma, uzun süre, Pers yörüngesinde olarak gördüğü Musevi tevhidci akımlara karşı zalimane davranır. Anadolu’da, Filistin’de, Irak’ta çıkan birçok ayaklanma, gerçekten de o dönem İran’da iktidarı ele geçirmiş olan Sasaniler tarafından desteklenir. Bölgede giderek İran-Roma çelişkisi gelişir ve iki jeopolitik kutup, bölgenin tüm kadim çatışma geleneğinin mirasçısı olarak İslam fetihlerine kadar savaşır.
Hıristiyanlığın Roma’da kabulü (M.S.313), İran-Roma Savaşlarının Roma lehine döndüğü ve kuzeydeki barbar saldırıları ve göçlerinin Roma’yı ele geçirmek üzere olduğu bir zamana denk gelir. Roma, adeta İran’ın elinden bu silahı alır ve resmi din yaparak hem bölgedeki halkı kendine bağlar, hem de barbar Germen kabilelerin kültürüne karşı direnecek bir zırh edinir. Roma Hıristiyanlaştıktan sonra daha da güçlenmiş ve İran bu tarihten sonra bölgede etkisini kaybederek bugünkü sınırlarına çekilmiştir. Pers istilasının sonucu Sparta Platonizmi’dir. İskender döneminde gelişen Aristo felsefesi ise, Mısır-Yunan’ın buna cevabıdır. Hristiyanlık, Aristo felsefesi ile Pavluscu Hristiyanlık sentezi üzerinden bölgede İran’ın teolojik etkisini de kırar.
Jeopolitik gözle bakıldığında Yahudilik olarak bilinen topluluğun tarih sahnesine çıkışı Pers derin siyasetinin bir sonucudur. Yahudilik, teolojik olarak Zerdüştlükle Museviliğin sentezidir. Babil ve Fenike inançları da bu sentezde yer almıştır. Ancak asıl baskın inanç, Pers jeopolitiğinin bu topluluğa yüklediği misyondur. Yani seçilmiş millet olma narsizmi, Arz-ı mevud vaadi ve azınlık imtiyazcılığı… Bugün dahi Yahudiliği ayakta tutan tek tanrıcılık ya da yoksul Yahudilerin ısrarla sürdürmeye çalıştığı Şeriat (Yani Babil Hammurabi Yasaları, Zerdüşt ve Musevi ahlakçılığı ve geleneklerinin sentezi) değil, işte bu jeopolitik kaynaklı Yahudi asabiyesidir. Bu topluluğun tarih boyunca yaşadığı tüm diasporalar, tehcir ve katliamlar, esasen bu jeopolitik kullanım değerinden kaynaklanmaktadır. Asur’un ve Roma’nın Antik dönemde yaptığı sürgün de, Katolik dünyanın Ortaçağ ve 20. yüzyılda yaptığı baskı ve katliamlar da, esasen inanç çatışmasından çok Yahudi topluluğun seçtiği müttefiğin rakipleri tarafından kendilerinin kolay bir düşman konumuna düşmelerinden beslenmiştir. Roma’da, Katolik Kilisesi de, Hitler de, rakiplerine vurmadan önce bir tür arazi temizliği yapmak istemiş ve rakiplerinin kritik misyon yüklediği (yani ticaret ve finans işlerini teslim ettiği) bu toplulukları tasfiye ederek savaşı başlatmıştır. Ortaçağ Avrupa’sında Endülüs’ün (Katolik Kilisesinin asıl düşmanının) yok edilmesi, Endülüs tüccarı olan Yahudilerin tasfiyesini de zorunlu kılmıştır. 20. yüzyılda Hitler, aynı tasfiyeyi asıl düşmanı olan İngiltere ve Rusya ile savaşa tutuşmadan önce yapmıştır. Yahudiler, bugün de çoğunlukla Anglo-Sakson gücün müttefiği durumundadır. Ve olasıdır ki, bu güç inişe geçtiği zaman yani Anglo- Saksonlar yenilirken, onları yenen gücün ilk hedefi yine Yahudiler olacaktır. En azından tarih bunu böyle göstermektedir.
Hristiyanlık’ın jeopolitik anlamı?
Yahudilik gibi, benzer şekilde Hıristiyanlığın Roma ile ilişkisi de jeopolitik bir hadisedir. Esasen Aziz Pavlus (Paul)un kodifiye ettiği Hıristiyanlıkla, Hz. İsa’nın İbrahimi-tevhidi mesajı aynı değildir. Pavlus, Yahudi topluluğun Roma ile işbirliği yapan kanadından bir kişidir. M.Ö. 520’lerde Pers Kralı II. Kyros’un Yahudileri Filistin’e yerleştirmesiyle başlayan Hezeikel-Ezra dönemi tarihsel Yahudi uyanışına benzer bir şekilde, Pavlus da, yeni yükselen Roma ile işbirliği içinde İseviliği Roma’ya götürerek ikinci bir Hezeikel ya da Ezra olmaya niyetlenmiş gibidir. Yani aynı jeopolitik güdü ile ama bu kez inişe geçen Persler yerine yükselen Romalılarla işbirliği yaparak tarih sahnesinde kalma çabası, Pavlus’ta açığa çıkmıştır. Ne var ki, dönemin Roma’sı, gerek iç karışıklıklar gerekse güneyde Kartaca, kuzeyde ise Germanik barbar akınları ile boğuşmaktadır ve bu mesajı algılaması için 200 yüzyıl beklenecektir.
Bu iki yüz yıl boyunca İsevilerin Roma ile savaşında Sasani desteği söz konusudur. Ancak, Roma’nın Hıristiyanlıkla mücadele adı altında sürekli Anadolu ve Filistin’de asker bulundurduğu, bölgede İran sınırına kadar hareket kabiliyeti geliştirdiği göz önüne alınırsa, Hıristiyan direnişinin Sasanilerden çok Romalıların işine yaradığı söylenebilir. İşte bu sürecin sonundadır ki, Roma askeri zulmü altında inleyen bölge halklarının doruğa çıkan isyanı ve bir tepki olarak Hıristiyanlaşması sonucunda, İmparator Konstantin zamanında Roma aristokrasisi hayati bir karar vererek, istemeyerekte olsa kadim pagan geleneği terk edip, Hıristiyanlığı benimsemiştir. Bu hamle, Roma derin iradesi adına, tükenmekte olan imparatorluğa yeni bir ruh kazandırmış ve Kilise ile sembolize edilen bu ruh, Roma bölündükten sonra dahi Roma’yı toparlayan, yaşatan ve güçlendiren bir rol oynamıştır. Kilise, artık yoksulların dayanışma ve direnme evi değil, derin Roma’nın yedek örgütüdür.
Hıristiyanlık ismiyle İznik (M.S. 313), Kadıköy (M.S. 383) konsüllerinde kodifiye edilen inanç biçimi, esasen Mısır-Yunan kaynaklı Roma paganizminin tek tanrıcılık formu içinde reforme edilişidir. Yahudiliğin Musevi form içinde şekillenişi gibi, Hıristiyanlık da İsevi form içinde şekillenmiştir. Yahudilik Pers jeopolitiğinin, Hıristiyanlık da ona hem cevap hem de taklit hüviyetinde Roma jeopolitiğinin teolojiyi üretme ve yönetme biçimidir. Tek tanrıcılık ya da İsevi tevhidi gelenek, bu jeopolitik saptırmalardan sonra dağlara, çöllere çekilmiş, Filistin’de Esseniler-Nasıriler, Anadolu’da orijinal İseviler, Arabistan’da Hanifler, İran’da Maniciler olarak, İslam’ın doğuşuna kadar kapalı cemaatler halinde yaşamıştır.
Bu arada, M.S. 2. yüzyılda ortaya çıkan Manicilik, İranlı bir aristokratın oğlu olan Mani şahsında, Zerdüştlükle İseviliğin sentezini denemiştir. Bir dönem hayli yaygınlaşan bu inanç, hem Roma’nın ve Kilisenin sert tedbirleri hem de Sasani Devleti’nin yeni kralının basiretsiz siyaseti nedeniyle kanlı bir şekilde tasfiye edilmiştir. Maniciliğin bu iki jeopolitik tarafından tasfiyesi, adeta soğuk savaş döneminde ABD-Rusya muvazaalı savaşının sürmesinin her iki tarafın dünyayı paylaşmasını sağladığı gibi, İran ve Roma’nın karşılıklı savaş pozisyonunda denge kurduğu bir dönemde bu dengeyi bozma teşebbüsü olarak algılanmış gibidir. Maniciler, İran’dan Hind, Afganistan ve Orta Asya’ya sürülmüş ve bir dönem Uygur Türk Devleti’nin resmi dini olmuştur. Roma’dan ise önce Bulgaristan’a, oradan Bosna Hersek ve Güney Fransa kıyılarına kadar dağılmış Kathar-Bogomil mezhebi olarak varlığını sürdürmüştür. M.S. 8. yüzyılda Anadolu’da ortaya çıkan Ermeni Paflikyan mezhebinin de Maniciliğin Anadolu’daki kalıntısı olduğu ileri sürülmektedir. Paflikyanlar, uzun süre Bizans’a karşı isyan etmiş ve Anadolu’nun Bizans egemenliğinden koparak Arap ve Türk akıncıların kolayca yerleşmesinde bir tür psikolojik öncü rolü oynamışlardır. İşte bu Anadolu Ermeni grubu, İslam orduları geldiğinde Bizans’tan değil, Müslümanlardan yana tavır almış ve sonra da bir çoğu gönüllü bir şekilde Müslümanlaşmışlardır.
Katharlar ise, Katolik engizisyonun ilk kurbanlarıdır. Topluca yakılma ve vahşi işkencelerle katledilme sonucu Hıristiyanlıktan tamamen kopmuşlar ve zaman içinde tasfiye olmuşlardır. Bosna Hersek bölgesindeki Kathar-Bogomil kalıntıları ise, Osmanlı’nın bölgeye gelişiyle birlikte Müslümanlaşmıştır. Yani, bugünkü Bosna Müslümanlarının Hristiyan nefretine muhatap oluşunun İslam olmaları dışında tarihsel nedenleri de vardır.
Teolojinin, İran-Roma çelişkisi ekseninde bu kullanımı, modern çağda ideolojilerin doğu ve batı arasında kullanımının da kaynağıdır. Özellikle 20. yüzyıldaki soğuk savaş dönemi, bu karşılıklı kullanımın doruğu olmuştur. Sosyalizm, milliyetçilik, İslamcılık akımları, tıpkı tevhid dinleri gibi başka amaçlar ve içeriklerle doğmuş, ama zamanla devletlerin siyaset aracına dönüşmüştür. Daha doğrusu, kadim jeopolitik, yani İran-Roma çelişkisinin yansıttığı imparatorluk düzenleri, modern çağda da devam etmektedir. Rusya’nın çökmesinden sonra ihtimaldir ki Çin tarafından oluşacak yeni bir doğu gücü ile batıdaki güçlerin çelişkisine dayalı dünya düzeni kendini yeniden kurgulayacaktır. İşte bu zalimane jeopolitik geleneğin ilk nüvesi, yani tarihsel jeopolitiğin laboratuarı, Mezopotamya-Akdeniz havzasıdır. Buranın tarihi, hala insanlığın tarihidir. Ve burada doğan uygarlık diyalektiği, tarihin motoru olmaya devam etmektedir. Adeta bir ‘ilk hareket ettiren hareket’ hüviyetindeki Mezopotamya-Akdeniz havzası diyalektiği, suya atılan bir taşın giderek genişleyen halkaları gibi, zaman ve mekan içinde genişleyerek ve büyüyerek tüm insanlığı saran bir tarih olarak devam etmektedir.
İslam’ın doğuşu, bu tarihsel çağrının son örneğidir ve belki de ilk defa tevhidi teoloji, animist ve pagan teolojiyi yıkarak kendi jeopolitiğini üretmiştir. Ancak kısa süre sonra, kadim jeopolitik çelişki İslam’ın iç çelişkisi halinde yeniden nüksedecektir.
Ortadoğu Jeopolitiği: İran-Roma Diyalektiği
Persler, M.Ö. 6. yüzyılda, Asurluları yenerek bölgeye hakim olmuştur. Daha sonra Mısır’ı ve Mısır kolonileri olan Anadolu ve Yunan kentlerini de ele geçirmişlerdir. M.Ö. 300’lere, yani bu işgale bir cevap olarak Mısır tarafından organize edilen Büyük İskender Seferi’ne kadar bölgede tek hakim güç olan Persler, Babil ve Mısır’la tanışarak, Zerdüştlüğü icad ettiler. Zerdüşt-Zarasudra/Hürmüz muhtemelen İbrahimi inanca sahip bir Babil rahibiydi. Ve bu inancı İran’a taşıyarak kuzeydeki istilacılar karşısında zayıf durumda olan İrani halkların dirilişine vesile olmuştu. Zerdüşt inancı, Alemin mutlak tanrısının, Ahura mazda isimli bir baş melek-iyilik- (Babil mitolojisinde tanrının yarattığı ve dünyayı yaratması için görevlendirdiği yaratıcı melek-Demiorg) ile kötülük-karanlık tanrısı Ehrimen (Şeytan) arasındaki savaşın ‘iyilik’ lehine sonuçlanmasını ister. Dünya bu savaşın arenasıdır. İnsanlar, saflarını seçerek kıyamet öncesi gelecek şeoşyand (Mesih) zamanına kadar savaşacaklardır. Kıyametten sonra İyiler, cinvat köprüsünden (Sırat köprüsü) geçerek cennete, kötüler ise sonsuz karanlık alem olan cehenneme gidecek, alemdeki kaos böylece son bulacaktır.
Zerdüştlük Pers aristokrasinin resmi inancına dönüşünce, her dinin başına geldiği gibi, dönemin ekonomi-politik koşullarına uygun olarak kodifiye edilmiş, özellikle İran’ın baş düşmanı Turan’ın (Dağların ötesindeki ülke demektir) yani Hindistan‘ın üst kast sınıfının İran üzerindeki tasallutuna reddiye biçimini almıştır.
Hind dini, Vedacılık (Veda hikmet, ilahi bilgi demektir), varlığın birliği ve birlik içinde çokluk ilkesine dayanır. Hind üst kastı, alt kastları egemenliği altında tutmak için çokluğu hiyerarşik bir düzene sokmuş ve bunu teolojileştirmiştir. Vedacılığın ilk hali, Babil-İbrahim- tevhidciliğinden izler taşır. Hind kast sisteminde, en üstte Brahmanlar (din adamları) ve Raca’lar(Soylular), sonra Kşatriyalar (savaşçılar-yöneticiler), sonra çiftçiler, sonra zanaattkarlar ve tüccarlar vardır. En altta ise hiç bir değeri olmayan halk-köleler (dravidler-paryalar) bulunur. Baş tanrı en tepedeki Brahman ve Racaların tanrısı Mithra ve yardımcısı Varuna’nın birleşmiş hali, Varunamithra‘dır. Kaynağı Ageni-ateş‘tir. Dravidlerin tanrısı ise Ahura’dır. Kötülük, düşkünlük demektir.
Zerdüştlük, Hind üst kastlarının zulmünden kaçan kölelerin yerleştiği İran’ın dönüp Hind’e meydan okumasıdır. Ahura, baş tanrı yapılır ve geri kalan tüm tanrılar reddedilir. Mithra kültürüne savaş açılır. Tapınakları yok edilir. Sadece Ehrimen (Spanta manyu) bütün Hind’i temsilen kötülük tanrısı, baş düşman yapılır. Zerdüştlük sayesinde İranlılar, milli bir kimlik edinir ve Zerdüştlüğün en önemli sosyal emri olan çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşarak yerleşik hayata geçerler. Zerdüşt inancı, resmi din haline dönüştükçe, tamamen politik bir içerik kazanır. Hind’e duyulan nefret, iki gerçeklik fikrini, mutlak iyi ve kötünün ezeli savaşı şeklinde bir düalizm üretir. Mutlak bir olan tanrı inancı zamanla kaybolur, Ahuramazda- Ehrimen’den oluşan iki tanrılı bir sisteme dönüşür. İran, Ahura mazda’nın, İran’ın düşmanları ise Ehrimen’in askerleridir. Her iki tanrının altışar yardımcısı-melekleri vardır. Böylece antik dünyanın Babil kozmolojisindeki 7 gezegen sistemi, Zerdüştlüğün 7’li teolojik sistemine dönüşür. (Yahudiliğin 7 kollu şamdanı, buradan gelmedir) Eldeki verilere göre, aynı tarihlerde (M. Ö. 7-6. yüzyıllar) Hind’in doğusunda Budha, daha doğuda Lao Tse sahneye çıkmıştır. Adeta büyük Hind iç savaşı doğuda ve batıda yeni dinler ve siyasal birimler doğurmuştur.
Hemen belirtelim, Hindistan’ı uygarlık merkezi gören tezlere şüpheyle yaklaşmak gerekir. Hind, tarihin erken devirlerinden beridir bir tür nüfus deposu gibidir. Sonsuz çeşitlilikte canlılar kadar insan toplulukları da üremiştir. Bu nüfus sürekli dışarıya ihraç edilir. Antik Hind, bugünkü Çin’in batısından İran, Afganistan, Orta Asya ve Kafkasların bir bölümüne kadar olan büyük Asya demektir. Hind’in iç savaşları, dışarıya nüfus transferinin kaynağıdır.
Hind alt kıtası Afrika kökenlidir. Bunlar sayesinde kıtaya gelen İbrahimi inançlar bir süre sonra Vedacılık olarak Hind üst kastın dini haline dönüşmüştür. Nasıl ki, Romalı alt sınıfların dini olan İsevilik Roma resmi dinine dönüşerek Hıristiyanlık olmuşsa, yine yoksul Arapların dini İslam, bir süre sonra Arap eşrafının -Emevilerin- resmi ideolojisine dönüştürülmüşse, aynı kural Vedacılık ve Zerdüştlük için de geçerlidir. Zerdüştlükte Hind paryaların dini olarak doğmuş ve İran aristokrasisinin resmi dinine dönüşmüştür. Her resmi din olma süreci gibi, Zerdüştlük de bir önceki inançlarla karışmış ve mesela ateş kültü gibi Mitracı adetler Zerdüştlüğün alameti farikası haline gelmiştir.
Pers resmi dini olarak Ortadoğu’ya taşınan bozulmuş Zerdüştlük derin izler bırakmıştır. Politik bir güç eşliğinde yayılan her din gibi Zerdüştlük de Mısır, Anadolu, Yunan, Irak, Filistin, Yemen, Kafkaslar ve kısmen Hindistan’da farklı tezahürleriyle yüzyıllar boyu yaşamıştır.
Zerdüştlüğün asli vasfı, düalizmdir; iyi ve kötünün ezeli savaşı… Bu savaş çerçevesinde alemde bir kaos olduğu, bu karşıt kutupların Şaoşyand-Mesih gelene kadar savaşacağı, iyiliğin üstünlüğü sayesinde şeytanın yok edilip neden olduğu kaosun kosmosa-düzene dönüşeceğine inanılır.
Tanrı’nın seçilmiş kavmi Yahudiler ve Yahudi olmayanlar (gentile), gentilelerin Yahudilere ya hizmet etmesi veya yok edilmesi, Yahudilerin özel misyonu Yahudi teolojisinin bu temel inançlarının kaynağı, işte bu düalist Zerdüştlüktür. Bu düalizm, diyalektik, kaos-kosmos ve seçkincilik fikri, Pers istilası boyunca Anadolu ve Yunan’da Platon düşüncesinin de kaynağı olmuştur. Ortaçağ Yahudiliği yeniden yorumlanırken Neo-Platonculuğa dayanılması tesadüf değildir. Modern çağda, Faşizmin ve bugün Neo-Conların yani Hıristiyan Siyonistlerin ideolojik kökleri de bu antogonist çatışma, düalizm ve seçkinciliğe dayalı Zerdüşti aryaniliktir.
Okurların, Aryan, Pers, Zerdüşt ifadelerini bugünün İran’ıyla özdeşleştirmemesi için hemen belirtelim, bugünkü İran, bu Zerdüşti Aryaniliğe en uzak ülkelerden biridir. Her ne kadar Şiiliğin bazı müfrit kolları ve Fars aristokrasisinin bir kanadı bu düşünme biçimine yakın olsa da, özellikle İran İslam Devrimi’nin yarattığı kültür, Zerdüşti çerçeveden sıyrılma çabası olarak okunabilir. Nasıl ki, bu düşünme biçimi İran’la ve İran tarihiyle alakasız coğrafyalarda, modern Almanya’da ve Amerika’da birer ideolojik güç halinde sahneye çıkabilmiştir, aynı şekilde İran’ın kendisinde de artık etkisiz bir durumdadır. Dolayısı ile, Zerdüştlük ve Aryanilik, İran’dan bağımsız birer kavram olarak anlaşılmalıdır. Tabi, bir gün İran antik tarihindeki bir çok faktörden biri olan Zerdüşti köklerine dönmediği sürece.
Zerdüşti Aryaniliğin yani düalizmin karşıtı, Mısır-Roma’nın düzen teorisidir. Mısır, Nil’in denetlenmesi ve kullanımı için gerekli matematiğin ürünüdür. Kaynağı Babil astronomisi olan bu matematik, Mısır’da dev bentler, piramitler, saraylar inşa ettiren mühendislik bilimini var etmiştir. Mısır, bu matematik düşünce biçimiyle düzen kurma ve onu sürekli kılma çabasına dayalı bir teolojiye dayalıdır. Firavunlarla sembolleşen kadir-i mutlak düzen fikri, Mısır üzerinden Fenike tüccarları kanalıyla Akdeniz kolonileri olan Girit, Miken, Efes, Bergama, Atina, Sparta gibi Ege’nin iki yakasındaki İyon kentlerine taşınmıştır. İşte Yunan mucizesi diye anlatılanların kaynağı budur. Bütün Yunan filozofları, ya İran-Babil ya da Mısır’da eğitim görmüş veya oralarda eğitilmiş hocalardan ders almıştır. Yunan site devletleri deneyimi, Pers istilası dönemindeki Satraplıklar çağı boyunca gelişmiştir.
Büyük İskender Seferi, Mısır siyasal iradesinin örgütlediği ve Aristo gibi, İran etkisindeki Platon’un talebesi olup, Mısır düşüncesi adına onu eleştiren bir düzen filozofunun yönlendirmesiyle bütün Mısır-Yunan-İyon kolonilerinin örgütlenerek başlattığı bir Pers karşıtı seferdir. M.Ö. 300’lerdeki bu sefer, İran’ı geri püskürtmüş ve Roma’yı doğurmuştur. İşte bu iki büyük karşılıklı sefer, -ki her biri ortalama 300’er yıl etkili olmuştur- sonraki 2300 yıllık tarihin ana motoru olmuştur.
Roma, kaos’a karşı düzen, dualizme karşı çokluk içinde birlik, antogonizme karşı mutlak otorite, çelişkiye karşı hiyerarşidir. Roma, bir tür Akdeniz’de yeniden doğmuş Hind‘in İran’dan intikamıdır. Ve İran’ı, yani Zerdüşti Aryaniliği düşüncede yenerek düalizmi ve kaos düşüncesini tarihte heretik akımların sığınağı düzeyine indirmiştir. Bu düşünce, 2 bin yıl sonra ilk defa 20. yüzyılda faşizmle, şimdi de Neo-Con küreselciliği ile bir ideolojik akım olmaktan öte, bir siyasal egemenlik şansı yakalamıştır.
Sonuç olarak, Mezopotamya-Akdeniz havzası, İran ve Roma olarak kodladığımız iki farklı düşünce biçimi ve siyasal iradenin çelişkisini üretmiştir. İran, Hind’in zıddı ve tekrarı, Roma, Yunan’ın devamı, Mısır’ın tekrarıdır. Zerdüşti İranilik düalizm, Roma ise paganizmdir. Bu şema, binlerce yıllık tarihi anlamamız için gerekli bir basitleştirme, şemalaştırma, agrandize etme ve formüle etme çabasıdır.
ÖZGÜRLÜKÇÜ TEOLOJİNİN JEOPOLİTİK ÜRETMESİ: İSLAM
İslam’ın doğuşu, önceki peygamberlerin gelişi gibi, yine bu çatışmaların sona ermesi mesajını içerir. Ve 30 yıl içinde, İran, Anadolu ve Mısır fethedilerek gerçekten de bölge barışı, birlik ve esenlik sağlanmıştır. Hz. Muhammed, İbrahimi geleneğin son temsilcisi olarak, önceki peygamberlerin teolojide gerçekleştirdiği devrimi ilk defa pratikte de gerçekleştirir. Ve tanrı devletlerini, egemen sınıf düzenlerini, efendi- köle sistemini yerle bir ederek insanlık tarihinde yeni bir sayfa açar. Geriye sadece Roma kalmıştır ve onu da Osmanlılar yıkar.
İslam’ın doğuş dönemi, tıpkı M.Ö. 2000’lerdeki Akad-Asur Savaşları ve Hz. İbrahim’in çıkışı gibi, İran-Roma savaşlarının bütün bölgeyi yıprattığı, kitlelerin çaresiz ve sahipsiz kaldığı, yerel otoritelerin, aşiretlerin iç savaşlarla düzeni bozduğu, sadece güçlü olanların ayakta kalabildiği bir çağdır. Bu nedenle, kısa sürede İslam, tutunarak yeni bir dünya kurabilmiş ve tamamen bölgesel jeopolitikten bağımsız yeni bir jeopolitik üretmiştir. İslam ne İran’ın ne de Roma’nın devlet siyasetleri tarafından kullanılamamış, aksine her iki büyük imparatorluk İslam’ın tarihsel mana ve misyonunu tam olarak ölçemeden, İslam dinamiğini başkentlerinin dibinde bulmuşlardır.
İslam’ın politik bir güç olarak tarihte ilk defa Arap toplumlarının asabiyesini de toparlayacak bir tarzda yükselişi, her iki büyük gücü bir daha oldukları haliyle dirilemeyecekleri şekilde tarihe gömmüştür. İslam’ın getirdiği yeni jeopolitik, 3500 yıllık savaş ve çatışmalara da son vermiş, İran’ı da Roma’yı da Mısır’ı da Mezopotamya’yı da Hindistan’ı da, Orta Asya’yı da tek bir jeopolitik altında bütünleştirmiştir. İslam’dan sonra, artık tüm ekonomi-politik çelişki ve çatışmalar, yani tarihin -uygarlığın- diyalektiği, İslam’ın iç savaşına dönüşmüştür. Yani, artık pagan ve animist teolojinin jeopolitiği yerine, tevhidi-İbrahimi jeopolitik, tarihin ve toplumların egemen dili olmuştur.
Tarım uygarlığının bütün iç ve dış çelişkileri, İslam’ın doğuşu ile İslam’ın iç savaşı halinde yeniden nüksetmiştir.
Bu nüksediş, Şam (Bizans Havzası) valisi Muaviye’nin Hz. Ali’yi tasfiye ederek bir darbe ile iktidarı alıp, bu yeni teolojik ve jeopolitik devrimi rayından saptırışıyla başlar. Ve Şia, buna bir tepki olarak gelişir. Bir anlamda İran düalizmi Şia’da yeniden yorumlanarak sahneye çıkar. Ahuramazda-Ehrimen, Ali-Muaviye ya da Hüseyin-Yezit’tir artık. Abbasi ve sonradan Fatımi devletleri, bu kültürün ürünüdür. Emevi yayılması, Kuzey Afrika üzerinden İspanya’ya kadar genişler. Endülüs Devleti, Mezopotamya’nın Roma’ya dönük saldırısıdır. Ne var ki, İspanya’yı aşamaz ve sonra da kanlı bir şekilde tasfiye edilir. Doğuda ise, Moğol istilası sonrasında İran Havzası, Moğol dinamiğinin üssüne dönüşür. Ve ardından Safevilik ortaya çıkar. Safevilik, tıpkı Zerdüştlüğün Hind’e tepkisi gibi, önceleri Moğol kalıntılarına bir tepkidir. Sonra ise kadim jeopolitiğin İran-Roma diyalektiği devreye girer ve Osmanlı-İran savaşları başlar. Safevi Şiası, tam manasıyla İran jeopolitiğinin Roma ile savaşı halinde kendini kurgular. 18. yüzyılın ortalarına kadar süren bu savaşlar, Osmanlı’nın (Müslüman Roma’nın) galibiyeti ile biter.
*Kaynak: Teolojinin Jeopolitiği-Allah Vatan Özgürlük, Ahmet Özcan, Yarın yay. 2012
