Tarih, ABD ile İran’ı Nasıl Bir Çatışma Rotasında Tutuyor

ABD–İran çatışması yalnızca stratejik anlaşmazlıklar nedeniyle değil, aynı zamanda her iki ülkenin de zehirli ilişkilerini şikâyet ve meşru müdafaa anlatıları üzerinden yorumlaması nedeniyle sürmektedir. Her iki taraf da kendisini öncelikle mağdur olarak gördüğü sürece, uzlaşma riskli olmaya devam edecektir. Bu temel anlatılarda bir değişim olmadığı takdirde, diplomasi dönemleri kırılgan ve geçici kalacaktır.
Mart 24, 2026
Dramatic view of cityscape with dark cloudscapes. Halloween background
image_print

ABD ve İran yalnızca farklılıkları nedeniyle değil, aynı zamanda benzerlikleri nedeniyle de çatışmaktadır. Her iki ülke de kendilerini din tarafından şekillendirilmiş ve bir mağduriyet duygusuyla ayakta duran istisnai medeniyetler olarak görmektedir. Her biri, diğer taraf tarafından defalarca haksızlığa uğradığına inanmakta ve bu nedenle savunmacı bir tutum sergilemektedir. Bu karşılıklı anlatı, ABD–İran ilişkilerini şekillendiren en güçlü güçlerden biri hâline gelmiştir.

Her iki ülke de bu ilişkiyi farklı tarihsel başlangıç noktalarından yorumlamaktadır. Çatışmaya dair hafızaları farklı anlarda başladığı için, her ülke kendisini öncelikle mağdur, diğerini ise saldırgan olarak konumlandırdığı bir anlatı kurmaktadır.

Amerikan Anlatısı

Birçok Amerikalı, çatışmanın 1979 İran Devrimi ve ardından gelen rehine kriziyle başladığını düşünmektedir; bu olayda İranlı öğrenciler Tahran’daki ABD büyükelçiliğini ele geçirmiş ve 52 Amerikalıyı 444 gün boyunca rehin tutmuştur. Bu kriz diplomatik ilişkileri koparmış ve İran’ın ABD’deki imajını düşmanca bir devrimci devlet olarak pekiştirmiştir.

Bu anlatıya göre İran, daha sonra militan grupları destekleyen ve Orta Doğu’daki Amerikan müttefiklerini tehdit eden istikrarsızlaştırıcı bir aktör hâline gelmiştir. Washington’un bakış açısına göre yaptırımlar, askerî baskı ve çevreleme politikaları, kendisini Amerika Birleşik Devletleri’ne karşıtlık üzerinden tanımlayan (ancak ABD ana karası için fiziksel bir tehdit oluşturmayan) ideolojik bir rejime karşı savunmacı tepkilerdir.

İran’ın Anlatısı

İran’ın anlatısı genellikle daha erken bir tarihte, 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddık’a karşı gerçekleştirilen darbeyle başlar. Popülist bir figür olan Musaddık, Anglo-İran Petrol Şirketi İran’ın hesaplarını denetlemesine izin vermeyi reddettikten sonra şirketi kamulaştırmıştı. CIA ve İngiltere’nin MI6 teşkilatı, onu iktidardan uzaklaştıran ve huzursuzlukların başlamasıyla İtalya’ya kaçan Şah’ı yeniden iktidara getiren darbeyi destekledi.

Birçok İranlı için bu olay, ABD’nin jeopolitik çıkarlarını korumak ve İran’ın ulusal mirasını kontrol etmek amacıyla ülkenin demokratik hükümetini devirmeye hazır olduğunu göstermektedir. Uluslararası Af Örgütü tarafından “dünyadaki en yüksek idam cezası oranı, geçerli bir sivil mahkeme mekanizmasının olmaması ve akıl almaz bir işkence geçmişi”ne sahip olarak tanımlanan Şah’ın sonraki yönetimi, ABD’nin İran’ın siyasetini ve ekonomisini hâkimiyeti altına almak istediği inancını pekiştirmiştir.

İran-Irak Savaşı sırasında ABD’nin Irak’a verdiği destek, 1988’de 290 sivilin ölümüne yol açan İran Havayolları 655 Sefer sayılı uçağın düşürülmesi ve onlarca yıl süren ekonomik yaptırımlar gibi diğer olaylar da bu algıyı derinleştirmiştir.

Tahran’ın bakış açısına göre ABD, ya İran’ı kontrol etmeye ya da hükümetini devirmeye kararlı bir emperyal güç olarak görünmektedir.

Mağduriyet Anlatılarının Gücü

Karşılıklı mağduriyet anlatıları çatışmayı pekiştirir. Her iki taraf da kendi eylemlerini savunmacı, karşı tarafın eylemlerini ise saldırgan olarak yorumlar. Yaptırımlar, vekâlet savaşları, füze programları ve askerî saldırılar, karşı tarafın düşmanlığına verilen gerekli tepkiler olarak çerçevelenir.

Her iki ülke de defalarca haksızlığa uğradığına inandığı için, güven son derece düşüktür.

Diplomatik açılımlar kırılgandır çünkü her iki taraftaki liderler aldatılma veya ihanete uğrama beklentisi içindedir. Tavizler iç politikada teslimiyet olarak yorumlanabileceğinden, uzlaşma siyasi açıdan tehlikeli görünebilir.

Bu dinamik kendini pekiştiren bir döngü yaratır. Taraflardan biri zorlayıcı bir adım atar; diğeri bunu kendi mağduriyet anlatısının teyidi olarak yorumlar ve misillemede bulunur; ardından her iki taraf da eylemlerinde daha da haklı olduklarını düşünür.

Kısacası, her ülke savunmada olduğunu düşünmektedir.

Döngüyü Pekiştiren Kilit Olaylar

1953’ten bu yana yaşanan birkaç önemli olay, bu karşılıklı anlatıları pekiştirmiş ve çatışmayı derinleştirmiştir.

1953 Darbesi

CIA ve MI6, İran’ın petrol endüstrisini kamulaştırmasının ardından Başbakan Musaddık’ın devrilmesini destekledi. İran açısından bu darbe, ABD’nin ülkenin kaynaklarını ve siyasi yönünü kontrol etmek amacıyla müdahale edeceğini göstermiştir. Dönemin Amerikalı politika yapıcıları ise bu operasyonu büyük ölçüde olası Sovyet etkisini önlemeye yönelik bir Soğuk Savaş tedbiri olarak görmüştür.

Günümüzde darbe, ABD–İran ilişkilerine dair Amerikan tartışmalarında genellikle çok az yer bulmakta; bu tartışmalar çoğunlukla 1979 devrimiyle başlamaktadır.

İran Devrimi (1979)

Devrim, ABD destekli Şah’ı devirmiş ve Ayetullah Ruhullah Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Birçok İranlı devrimi diktatörlükten ve yabancı etkiden kurtuluş olarak görmüştür. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde Şah’ın devrilmesi, önemli bir bölgesel müttefikin kaybı ve düşmanca bir devrimci rejimin ortaya çıkışı olarak değerlendirilmiştir.

Rehine Krizi (1979–1981)

İranlı öğrencilerin Tahran’daki ABD büyükelçiliğini ele geçirerek 52 Amerikalıyı 444 gün boyunca rehin tutmasıyla ilişkiler keskin bir şekilde kötüleşmiştir. Amerikalılar bu krizi uluslararası hukukun ihlali ve 1980 başkanlık seçimlerini etkileyen ulusal bir aşağılanma olarak görmüştür. Birçok İranlı ise bu ele geçirmeyi, yabancı destekli bir başka darbeyi önlemek amacıyla meşru kabul etmiştir.

İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 1980 yılında kesilmiştir.

İran-Irak Savaşı (1980–1988)

Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın İran’ı işgal etmesinin ardından ABD zamanla Bağdat’tan yana tavır almıştır. Washington ekonomik yardım, çift kullanımlı teknoloji, askerî istihbarat ve diğer destekleri sağlamıştır.

İran’da bu durum, ABD’nin saldırganı desteklediği yönündeki inancı pekiştirmiştir. Irak’ın İran güçlerine karşı kimyasal silah kullanması ve bunun 50.000 kişinin ölümüne veya yaralanmasına yol açması, Batılı güçlerin İran’a yönelik saldırıları tolere ettiği algısını güçlendirmiştir. Buna karşılık Amerikalı politika yapıcılar, Irak’a verdikleri desteği büyük ölçüde bölgede İran devrimci yayılmasını önlemenin bir yolu olarak değerlendirmiştir.

İran Havayolları 655 Sefer sayılı Uçuş (1988)

Temmuz 1988’de bir ABD Donanması kruvazörü İran’a ait bir yolcu uçağını düşürmüş ve 290 sivilin ölümüne yol açmıştır. İran, özellikle geminin daha sonra İran karasularında faaliyet gösterdiğinin ortaya çıkması nedeniyle bu olayı sivillerin pervasızca ya da kasıtlı olarak öldürülmesi şeklinde değerlendirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ise olayı, gergin bir deniz çatışması sırasında meydana gelen trajik bir hata olarak nitelendirmiştir.

“Şer Ekseni” Konuşması (2002)

2002 yılında Başkan George W. Bush, İran’ı Irak ve Kuzey Kore ile birlikte “Şer Ekseni”nin bir parçası olarak nitelendirmiştir. Bu ifade, İran’ın militan gruplara verdiği destek ve kitle imha silahları geliştirme arayışında olduğuna dair Amerikan endişelerini yansıtmaktadır. Ancak İran’da bu konuşma, özellikle Tahran’ın kısa süre önce Afganistan’da Taliban’a karşı ABD ile iş birliği yapmış olması nedeniyle, hem reformistleri hem de sertlik yanlılarını öfkelendirmiştir.

11 Eylül Sonrası İşbirliği ve Kaçırılan Fırsat (2003)

11 Eylül saldırılarının ardından İran, Taliban’a karşı yürütülen operasyonlarda ABD’ye sessizce yardım etmiştir. Mayıs 2003’te Tahran, İsviçre büyükelçisi aracılığıyla Washington’a, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların kapsamlı bir şekilde çözülmesine yönelik bir öneri iletmiştir.

İran, nükleer şeffaflık sağlamaya, terörle mücadelede işbirliği yapmaya, Hizbullah’ı esas olarak siyasi bir örgüt hâline gelmesi için baskı altına almaya ve İsrailliler ile Filistinliler arasında iki devletli bir çözüm için Arap Birliği çerçevesini kabul etmeye istekli olduğunu göstermiştir. Buna karşılık İran, yaptırımların hafifletilmesini, güvenlik garantileri sağlanmasını ve bölgesel çıkarlarının tanınmasını talep etmiştir.

Washington bu öneriyi takip etmemiştir; bunun nedenlerinden biri, birçok yetkilinin İran’ın devrimci hükümetinin yakında zayıflayabileceğine veya çökebileceğine inanmasıdır.

Nükleer Anlaşma (2015)

Temmuz 2015’te Amerika Birleşik Devletleri, İran ve birkaç dünya gücü, yaygın olarak İran nükleer anlaşması olarak bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (JCPOA) ulaşmıştır. İran, bu anlaşmayı diplomasinin Batı ile ilişkileri iyileştirebileceğinin bir kanıtı olarak görmüştür. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki eleştirmenler ise anlaşmanın İran’ın bölgesel faaliyetlerini yeterince kısıtlamadığını savunmuştur.

ABD’nin JCPOA’dan Çekilmesi (2018)

2018 yılında ABD anlaşmadan çekilmiş ve yaptırımları yeniden uygulamaya koymuştur. İran’da bu karar, Washington’un uluslararası anlaşmalara sadık kalacağına güvenilemeyeceği yönündeki inancı pekiştirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde çekilmeyi destekleyenler ise anlaşmanın yetersiz olduğunu (o dönemde başkan adayı olan Donald Trump’ın bunu “şimdiye kadar müzakere edilmiş en kötü anlaşma” olarak nitelendirdiği gibi) ve İran’ın bölgesel etkisini güçlendirdiğini savunmuştur.

Trump’ın JCPOA’dan çekilmesi, muhtemelen İran’a Fransa merkezli Eurodif uranyum zenginleştirme konsorsiyumuna yaptığı kötü yatırımı hatırlatmıştır. Şah hükümeti projenin yüzde 10’u için 1,18 milyar dolar yatırım yapmış, ancak Şah’ın devrilmesinin ardından Avrupa nükleer yakıt teslimatlarından vazgeçmiş ve İran bir mahkeme sürecinin ardından 1991 yılında yatırımını geri almıştır.

Kasım Süleymani’nin Öldürülmesi (2020)

Ocak 2020’de ABD, Irak’ın Bağdat kentinde düzenlediği bir insansız hava aracı saldırısında, İslam Devrim Muhafızları’nın üst düzey komutanlarından İranlı General Kasım Süleymani’yi öldürmüştür. Washington bu saldırıyı, bölgedeki Amerikan personeline yönelik saldırılara verilen bir yanıt olarak gerekçelendirmiştir; ancak İran’ın bu saldırılardaki rolünün kapsamı güvenilir biçimde tartışmalıdır. İran’da ise suikast, ulusal bir şahsiyetin yasa dışı şekilde öldürülmesi ve çatışmada büyük bir tırmanış olarak geniş ölçüde değerlendirilmiştir.

Süleymani, Bush’un “Şer Ekseni” konuşmasıyla etkisi zayıflatılmadan önce “Amerikalılarla ilişkilerimizi” yeniden gözden geçirmeyi önermiş olan kişiydi. Süleymani, Irak’ın ilettiği Suudi Arabistan’dan gelen bir mesaja İran’ın yanıtını taşımaktaydı. Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’ye göre Trump, kendisinden İran ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasını istemiştir; bu durum, muhtemelen İran’da Trump’ın yaklaşan bir saldırıdan dikkatleri başka yöne çekmek için diplomasiyi kullandığı yönündeki şüpheleri beslemiştir. (Daha sonra öğrendiğimiz üzere bu, tek seferlik bir durum değildi.)

ABD-İsrail Saldırıları (2025, 2026)

Haziran 2025’te İsrail, diplomatik görüşmelerin ortasında İran’a saldırmış, İranlı askerî liderleri ve nükleer bilim insanlarını öldürmüş ve birkaç gün sonra ABD, İran’ın nükleer tesislerine saldırarak Trump’ın ifadesiyle nükleer programı “yok etmiştir.” İran karşılık vermiş ve birkaç gün sonra ABD, İsrail’in talebi üzerine bir ateşkes sağlamıştır.

Şubat 2026’da ABD ve İsrail, diplomatik görüşmeler sürerken İran’a yeniden saldırmış ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i öldürmüştür. İran, buna karşılık İsrail’e ve bölgedeki ABD askerî tesislerine füze saldırıları düzenlemiş ve bir gün sonra Trump ateşkese ilgi gösterdiğini belirtmiştir. İran “olmaz” yanıtını vermiş ve saldırılarını sürdürmüştür. Trump daha sonra kara birlikleri konuşlandırma ihtimaline işaret etmiş ve ABD’nin hükümeti devirmek için İranlı Kürt milisleri kullanabileceğini ima etmiştir. Ardından Trump, İran’dan “koşulsuz teslim” talep etmiştir.

Şubat ayındaki saldırı sırasında İran, bölgede ABD güçlerine saldırmayı planlamıyordu; bu durum çatışmalar başladıktan sonra Pentagon tarafından da kabul edilmiştir. İran ayrıca, Trump’ın 2018’de feshettiği JCPOA’dan “nesnel olarak daha iyi” tavizler sunmaktaydı; Trump’ın anlaşmayı feshetmesinin nedeni büyük olasılıkla anlaşmanın yetersiz olması değil, selefi Barack Obama tarafından yapılmış olmasıydı.

Çatışmanın Uzun Gölgesi

On yıllar boyunca bu karşılaşma; vekâlet çatışmalarını, yaptırımları, gizli operasyonları ve zaman zaman doğrudan askerî çatışmaları içermiştir. 1980’lerde Lübnan’daki Amerikan tesislerine yönelik saldırılardan siber operasyonlara, yaptırımlara ve bölgesel vekâlet mücadelelerine kadar uzanan olaylar, bu düşmanca ilişkiyi pekiştirmiştir.

Sessiz ve pek de sessiz olmayan bu savaş; Lübnan’ın Beyrut kentindeki Deniz Piyadeleri kışlası ve ABD büyükelçiliğinin bombalanmasını (1983); Beyrut’taki bir CIA istasyon şefinin kaçırılması ve öldürülmesini (1984); Praying Mantis Operasyonu kapsamında ABD’nin İran petrol tesislerine yönelik saldırılarını (1988); açık deniz petrol sahalarını geliştirmeye yönelik İran-Conoco anlaşmasının iptal edilmesini (1995); Khobar Towers bombalamasını (1996); İranlı nükleer bilim insanlarına yönelik suikastları (2010’dan bu yana, büyük olasılıkla İsrail ve Mücahitler-i Halk tarafından, ancak muhtemelen ABD’nin onayıyla) ve ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları (1979–2026) kapsamaktadır.

Diplomasiye yönelik dönemsel girişimlere ve reformist cumhurbaşkanlarının seçilmesine rağmen, her yeni kriz her iki tarafın da zaten inandığı tarihsel anlatıları pekiştirme eğilimindedir. Her iki tarafın da birbirine karşı meşru şikâyetleri bulunsa da İran ve Amerika bazı yararlı adımları kendi başlarına atabilir: İranlılar, Savaş Partisi ve İsrail’in işini kolaylaştıran “Amerika’ya Ölüm” sloganlarını bırakabilir; Amerikalılar ise bir tarih kitabı açarak mevcut çatışmanın “temel nedenlerinin” 1953 darbesi ve Washington tarafından kurulan Pehlevi rejimi olduğunu öğrenebilir.

ABD/İsrail ile İran arasında devam eden savaş er ya da geç sona erecektir; ancak bu süreçte Tahran ile Washington arasındaki güvensizlik daha da derinleşecek ve çatışmayı sona erdirmek, onu başlatmaktan daha zor hâle gelecektir.

Sonuç

ABD–İran çatışması yalnızca stratejik anlaşmazlıklar nedeniyle değil, aynı zamanda her iki ülkenin de zehirli ilişkilerini şikâyet ve meşru müdafaa anlatıları üzerinden yorumlaması nedeniyle sürmektedir. Her iki taraf da kendisini öncelikle mağdur olarak gördüğü sürece, uzlaşma riskli olmaya devam edecektir. Bu temel anlatılarda bir değişim olmadığı takdirde, diplomasi dönemleri kırılgan ve geçici kalacaktır.

Kaynak: https://oilprice.com/Geopolitics/International/How-History-Keeps-the-US-and-Iran-on-a-Collision-Course.html

SOSYAL MEDYA