Bu coğrafyanın insanı, yaklaşık iki asırdır kendi tarihini kendi kalemiyle yazmıyor. Ne Türk, ne Arap, ne de Kürt… Son iki yüz yılın hikâyesi, büyük ölçüde başkalarının kütüphanelerinde şekillendi; bu topraklar üzerine yazılan kitapların çoğu, bu toprakların çocuklarına ait değildi. Batılı zihinlerin kaleminden çıkan bu metinler, sadece geçmişi anlatmadı; bugünü de biçimlendirdi. Ve ne acıdır ki, bu coğrafyanın aydınları, komşusunu ve hatta akrabasını, çoğu zaman bu çarpık aynalardan tanımaya çalıştı.
Bu durum, yalnızca bir entelektüel eksiklik değil; derin bir tarih utancıdır. Çünkü başkasının yazdığı tarih, eninde sonunda başkasının kurduğu düşmanlıkları da beraberinde getirir. Oryantalist metinler üzerinden kurulan bu zihin dünyasında, dostluklar bozuldu, akrabalıklar parçalandı, aynı coğrafyanın çocukları birbirine yabancılaştırıldı.
Bugün Suriye Kürtlerini konuşuyoruz. Oysa ne Arap, ne Türk, ne de Kürt; Suriye Kürtlerinin gerçek sıkıntılarını bilmiyor değil. Biliniyor. Fakat bilinen hakikatler, çoğu zaman silahların gürültüsü altında boğuluyor. Kürt halkının tamamını değil, yalnızca bir kısmını temsil eden PYD/SDG; Esad rejiminin yanı sıra Rusya, İran, Almanya, ABD ve İsrail’den aldığı askerî ve maddî destekle, Suriye’nin mazlum Kürtleri üzerinde ağır bir vesayet kurdu. Bu yapı, PKK örneğinde olduğu gibi, Kürt halkının sosyal ve ekonomik sorunlarıyla ilgilenmedi; siyaseti ise silahın gölgesinde susturdu.
Tarih, bu konuda nettir: İster devlet, ister örgüt olsun; siyasetçilerin silahlı adamlara tâbi olduğu toplumlar daima kaybetmiştir. Silaha yaslananlar dünyayı siyah ve beyazdan ibaret görür. Oysa siyaset, gri alanların sanatıdır. Birlikte yaşamanın imkânını arar, ortak geleceğin yollarını zorlar. Silah ise yalnızca ayrılığı derinleştirir.
Suriye Kürtleri, maalesef hem tarihsizliğin hem de siyasetsizliğin kurbanı oldu. Tarih bize şunu söyler: Irak’ta, İran’da ve Türkiye’de Kürt bölgeleri vardır; ancak Suriye’de tarihsel anlamda bir Kürt bölgesinden söz etmek mümkün değildir. Halep’te, Şam’da ve bazı dağlık alanlarda sınırlı Kürt nüfusunun varlığı bilinmektedir. Bu tarihsel bilgiden yoksun olan kimi Kürt gruplarının, “Suriye Kürtlerine destek” kisvesi altında ABD ve İsrail’in kapısını çalması, yalnızca bir zillet değil; aynı zamanda mazlum Suriye halkına karşı işlenmiş büyük bir haksızlıktır.
Yetmiş yıl boyunca kimlikten ve vatandaşlıktan mahrum bırakılmış Suriye Kürtleri, nihayet tarihî bir fırsat yakalamışken; bu kazanımların, İsrail’in ve PYD’nin asılsız siyasal emelleri uğruna heba edilmesi, nasıl bir körlüktür? Lenin ve Stalin’in kitaplarında donup kalmış bir örgütün, Kürt halkının yüz yıl sonra bölgenin kadim halklarıyla yeniden ortak bir gelecek kurma imkânını, ABD, İsrail ve marjinalleşmiş bir grubun çıkarları uğruna feda etmesi… Bu, yalnızca vizyonsuzluk değil; tarihe karşı işlenmiş bir suçtur.

Suriye Kürtleri meselesine döndüğümüzde, bu konuyu en iyi kavrayan isimlerden biri karşımıza çıkar: Muhammed Kürd Ali. Bir Osmanlı aydını olan Kürd Ali, sadece bir tarihçi değil; aynı zamanda geleceği okuyabilen nadir zihinlerden biriydi. Türkçe de dâhil olmak üzere pek çok eseri bulunan bu mütefekkir, Suriye’nin sosyal dokusunu ve etnik dengelerini derinlikli biçimde analiz etmişti.
1931 yılında, Şeyh Taceddin el-Hasani hükümetinde Maarif Nazırı iken, henüz yeni kurulmuş olan Cezire Sancağı’nı ziyaret etti. Köprülerin, yolların, kamu binalarının inşasını gözlemledi. Ardından hükümet başkanına bir mektup yazarak, eğitim seferberliğinin bir parçası olarak bölgede ilkokullar açılmasını talep etti. Ancak bu mektup, sadece bir eğitim çağrısı değildi; derin bir tarih uyarısıydı.
Kürd Ali, hatıratında yayımladığı bu metinde, Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Türk devletine karşı gerçekleştirilen isyanlar nedeniyle Suriye Ceziresi’ne yönelen Kürt göçlerini dikkatle analiz eder. 1925’te Şeyh Said olayıyla başlayıp 1938’de Dersim’de Seyid Rıza’nın bastırılmasıyla sona eren bu süreçte, bölgedeki Kürt nüfusu birkaç yıl içinde katlanarak artmıştır.
1927’de altı bin olan Kürt nüfusunun, 1932’de kırk yedi bine yükselmesini Kürd Ali, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından potansiyel bir tehdit olarak görür. Göçlerin iskân edilmesini savunur; ancak bunun özellikle sınır bölgelerinde yapılmaması gerektiğini vurgular. Aksi takdirde, siyasî krizler anında Cezire’nin tamamının ya da büyük bir kısmının Suriye’den koparılabileceği uyarısında bulunur. Daha da ileri gider: Kürtlerin bugün devlet kurmaktan aciz olsalar bile, milliyet fikrinde ısrar eder ve taleplerini diri tutarlarsa, zamanla bunu başarabileceklerini söyler.
Bu mektup, doksan yıl öncesinden bugüne uzanan bir zihinsel haritadır. Kimlik olarak Kürt, aidiyet olarak Osmanlı-Şamlı olan bir tarihçi; kendi halkının, ileride siyasî krizleri nasıl kullanabileceğini, hatta mültecilik ve göç hâlini bile bir devlet kurma aracına dönüştürebileceğini öngörmüştür.
Bugün yaşananlar, Kürd Ali’nin kehaneti değil; tarih bilgisiyle yapılmış bir uyarının gecikmiş yankısıdır. Asıl mesele, bu yankıyı duymak isteyip istemediğimizdir.
İşte O Mektubun / Belgenin Tam Metni
Muhammed Kürd Ali, 1931 yılında hükümet başkanı Taceddin el-Hasani’ye yazdığı mektubunda (Hatıralar, cilt 2, s. 440–442) şu ifadelere yer verir:
“Cezire Sancağı’nın bazı bölgelerinde gördüğüm önemli çalışmalardan dolayı son derece memnuniyet duydum. Zira önceki yönetimler orada taş üstüne taş koymamıştı. İnşa edilen birkaç köprü, açılan yollar, okullar ve devlet daireleri, bu yeni sancakla ilgilenildiğinin açık bir göstergesidir. Hikmet, bu ilginin daha da artırılmasını; gelecek yıl on bin Suriye lirasını aşmayacak bir maliyetle on ilkokul açılmasını ve Ayn Dîvar’da görkemli bir cami inşa edilmesini gerektirmektedir.
Halkın Cezire topraklarındaki faaliyeti ise daha da dikkat çekicidir. Altı yıl önce küçük bir köyden ibaret olan Haseke’nin nüfusu bugün beş bin civarına ulaşmıştır. Yine altı yıl önce yalnızca bir ev ve bir değirmenden ibaret olan Kamışlı, bugün on iki bin nüfusu, geometrik planlı yerleşimi, elektrikle aydınlatılmış sokakları ve ağaçlandırmasıyla öne çıkmaktadır. Yarın Ayn Dîvar ve diğer yerleşimler de bu gelişime katılacaktır.
Bilirsiniz ki bu bölgelere göç edenlerin çoğu Kürt, Süryani, Ermeni, Arap ve Yahudi unsurlardandır. Ancak göçmenlerin büyük bir kısmı sınır bölgelerine yerleşmiş Kürtlerden oluşmaktadır. Kanaatimce bundan sonra bu nüfusun Kürdistan sınırlarından uzak bölgelere yerleştirilmesi gerekir; zira sınır hattındaki varlıkları, yakın ya da uzak gelecekte, Cezire’nin tamamının veya büyük bir kısmının Suriye devletinden koparılmasına yol açabilecek siyasî sorunlar doğurabilir. Kürtler bugün devlet kurmaktan aciz olsalar bile, taleplerini sürdürür ve milliyetlerini yüceltmeye devam ederlerse, zamanla bunu gerçekleştirebilirler.
Aynı durum İskenderun Sancağı’ndaki Türkler için de geçerlidir. Onların bu bölgede yoğunlaşması, ileride Suriyelileri rahatsız edecek sorunlara yol açabilir. Bu nedenle Türk ve Kürtlerden isteyenlere Humus ve Halep yörelerinde devlet arazilerinden toprak verilmesi daha uygun olacaktır. Kürt ve Ermeni göçmenler her hâlükârda ülkenin orta kesimlerindeki köylerde Araplarla birlikte iskân edilmeli, sınır bölgelerine yerleştirilmemelidir; her türlü saldırı ihtimaline karşı. Şu anda barışın başındayız ve düşünme ile değerlendirme imkânına sahibiz.
Bu yıl etkisi hissedilecek bir diğer mali mesele de koyun sayımıdır. Hayvancılık, Cezire Sancağı’nın en önemli gelir kaynağını oluşturmaktadır. Yün, tereyağı ve hayvan fiyatları düştüğünde, bundan en çok zarar görenler geçimini yalnızca koyun ve develerinden sağlayanlardır. Bizde koyundan kırk beş kuruş vergi alınırken, Irak’ta yirmi, Türkiye’de ise kırk Türk kuruşu (yaklaşık yirmi beş Suriye kuruşu) alınmaktadır. Bu vergiyi yarıya indirdiğimiz takdirde, daha önce olduğu gibi Irak ve Türkiye’den birçok aşiretin topraklarımıza girmesi ve buraları yurt edinmesi mümkün olacaktır. Ayrıca geçmiş yıllarda büyük ölçekte yaşanan kaçakçılıktan da kurtulabiliriz.
Öte yandan Kamışlı kazasında bir yaşını doldurmuş koyunun değeri yüz elli Suriye kuruşuna ulaşırken, Ayn Dîvar kazasında bu rakam yüz kuruşu geçmemektedir. Bu durum da dikkate alınmalıdır; zira yüzlerce kilometrelik mesafelerde hayvanların, canlı bir pazarın kurulabileceği merkezlere taşınması son derece zordur.”
Şam, 18 Kasım 1931
Maarif Nazırı Muhammed Kürd Ali
Hasıl-ı kelâm, Kürt toplumu, geleceğini silahların dar ufkundan ve emperyal güçlerin geçici hesaplarından kurtarmadıkça, gerçek bir yarın kuramayacaktır. Tarih, bu coğrafyada defalarca aynı hakikati fısıldadı: Kurtuluş, başkasının planlarında değil; birlikte yaşama iradesinde saklıdır.
Bugün, yüz yıl önce Batı’nın cetvellerle inşa ettiği yapay coğrafyalar çözülürken, bu toprakların kadim halkları yeniden tarihin eşiğindedir. Türküyle, Arabıyla, Kürdüyle aynı iklimin rüzgârını soluyan, aynı acıları paylaşan bu halklar için yeni bir başlangıç imkânı doğmuştur. Bu imkân, ne silahın zoruyla ne de dış müdahalelerin lütfuyla gelir; ancak ortak hafızanın, müşterek ahlâkın ve asırlardır paylaşılan inancın gölgesinde filizlenir.
Kürt meselesi, silahların sustuğu; siyasetin, aklın ve hikmetin konuştuğu bir zemine taşındığında çözülebilir. Çünkü siyaset, ayrıştırmak için değil; birlikte yaşamanın imkânlarını çoğaltmak için vardır. Kadim halklarla kurulan her samimi bağ, dış güçlerin kurduğu her yapay ittifakı anlamsız kılar. Emperyalist projeler, ancak içerideki ortaklıklar zayıfladığında güç kazanır.
Bugün yapılması gereken, tarihin uyarılarını yeniden okumak ve gecikmiş dersleri nihayet ciddiye almaktır. Muhammed Kürd Ali’nin doksan yıl önce işaret ettiği tehlikeler, aynı zamanda bir imkânın da adıdır: Silaha dayanmayan, kimliği düşmanlık üzerinden değil; adalet ve hukuk üzerinden tanımlayan bir gelecek. Bu imkânı heba etmek, yalnızca Kürtler için değil; bu coğrafyada yaşayan herkes için telafisi güç bir kayıp olacaktır.
Zira tarih bir kez daha kapıyı aralamışken, geçmişin hatalarını tekrarlamak değil; onlardan ibret alarak yeni bir yol açmak gerekir. Bu yol, ayrılığın değil; ortak kader bilincinin yoludur. Ve bu yol tutulursa, bu coğrafya uzun bir aradan sonra ilk kez başkasının kalemiyle değil, kendi iradesiyle yazılmış bir geleceğe uyanabilir…
Dipnotlar:
1. Haseke: Metinde kastedilen yer Haseke’dir; eski kullanımlarda “k” harfi zaman zaman “c” gibi telaffuz edilmiştir.
2. Kamışlı: Kuruluşundan itibaren kazanın tarihî adıdır; bazı Kürt çevrelerin iddia ettiği “Qamishlo” adı tarihî değildir.
3. “Kürd Bölgeleri”: Muhammed Kürd Ali’ye göre bu ifade, Türkiye’nin Suriye sınırına bitişik güney bölgeleri ile Kuzeybatı Irak’ın bazı kesimlerini kapsamaktadır.

Bölge halkını tanıyan veya tanımayanların emperyal amaçlarla olaya yaklaşması ve çözüm önermesi bu güne kadar işe yaramadı ve yaramayacak. Ta başından beri dönemin Avrupa devletleri sürekli en azından ekonomik olarak kendilerine bağımlı olan yapay devletçikler kurmak birinci amaçlarıydı. Sonrada onların da uzak ara ilerisinde bu silsileyi devam ettirip bu günün Amerika’sını kurmayı o gün hayal ediyorlardı. İşin içinde vahşi kapitalizm olunca hesaplar tutmadı . Nitekim, dünya iki defa paylaşım savaşı yaşadı. Bu savaşlar bu yapay devletleri daha da perişan etti. Aynı oyun tekrarlanıyor ama bu oyunun tekrarı yok.