Suriye İzlenimleri- 3

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ABD emperyalizminin etki alanı içinde ve dışında, ona karşı mücadele olan her yerde ayrılıkçı bir selefi grubun ortaya çıkmasına potansiyel katkı sunuyordu. Özellikle soğuk savaş dönemi balkanlarda bağımsız yönelimler olarak tanımlanabilecek selefi bireyler 2012 yılından itibaren örgütlü bir yapı gibi Suriye’ye geldiler. Bu durum Esed rejiminden çok bağımsızlık mücadelesi veren Suriye halklarının mücadele alanını daralttı ve iç savaşın kangrene dönüşmesine neden oldu.         
Ağustos 1, 2026
image_print

12 Şubat 2008 yılında uzun süredir gergin bir sessizlik içinde Ortadoğu’daki karışıkları izleyen Şam’da FBI’ın en çok arananlar listesinde yer alan İmad Muğniye bombalı araçla bir suikast sonucu şehit edildi. ABD ve Avrupa istihbaratlarına göre Muğniye 1983 yılında 241 Amerikan ve 58 Fransız askerinin öldürüldüğü Beyrut saldırısının sorumlularındandı. O yıllarda sadece 21 yaşında olan Muğniye’nin bir numaralı sanık haline getirilmesi oldukça ilginç ama daha ilginç olanı ise 1983 yılında bu patlamadan sonra bölgeye konuşlanan barış gücü askerlerinin çekilmiş olmasıydı. Bu durum elbette İsrail’in bölgesel işgal politikası ve Filistin direnişi açısından oldukça farklı gelişmelere sebep olacaktı. 2008 yılının Şubat ayında Muğniye suikastından yaklaşık 7 ay sonra Şam bu defa başka bir bombalı araç saldırısı ile sarsıldı. Bu defa kimi hedef aldığı belli olmayan bir saldırı oldu ve Suriye istihbaratı ve emniyeti yüzlerce yabancı öğrenciyi gözaltına aldı. Bunların arasında elbette Türkiyeli öğrenciler de vardı. Bu saldırılar özellikle 2004 yılından sonra birtakım reformları gündemine alan Beşşar için bir kırılma noktası da sayılabilir. Genelde 2011 yılındaki olaylar Suriye iç savaşı için başlangıç sayılsa da ülkedeki kırılmaları 2001 ABD’de İkiz Kuleler, 2003 Türkiye’de Sinagog saldırıları, Irak işgali ve İsrail’in bölgede sınır tanımayan suikast eylemleri ciddi manada etkilemişti.

2003 yılının Kasım ayında İstanbul’da 2 farklı Sinagoga, HSBC bankasına ve Birleşik Krallık konsolosluğuna saldırılar düzenlenmişti. Saldırıyı düzenleyen örgüt üyeleri Türkiyeliydi. Saldırıdan kısa süre sonra Suriye’de eğitim gören Türk öğrencilerden yaklaşık 20 kişi tutuklandı. Bu öğrencilerin El-Kaide bağının olup olmamasının Suriye hükümeti açsısından bir anlamı yoktu. Nitekim 2008 yılında meydana gelen patlamadan sonra da rastgele seçildiği bariz yüzlerce öğrenci sınır dışı edildi. Sinagog saldırısına dair bir inisiyatif Suriye hükümetinin yeni politik perspektifi açısından İsrail’le diyalog kurma çabası olarak okunabilir. Zira 2000 yılından sonra özellikle Türkiye ile ilişkilerin oldukça samimi olduğu zamanlardan itibaren Türkiye’nin arabuluculuğu ile İsrail ile normalleşme yolunda bir takım dolaylı adımlar atıldı. Ak Parti iktidarının her ne kadar Milli Görüş geleneğinden gelen bir İsrail karşıtlığı üzerine kurulu sembolik dindarlığı olsa da ilk zamanlarından itibaren dış politikanın Ortadoğu ayağında İsrail’in varlığını kabul eden hatta komşu ülkelere onun kabulü anlamında doğrudan veya dolaylı çabaları hep olmuştur. Nitekim Ortadoğu gerçekliği ve İsrail’in durmak bilmeyen işgal ve katliam stratejisine rağmen 2 devletli çözüm söylemini en fazla dile getiren devlet başkanlarından biri Erdoğan’dır.

Oğul Esed devlet başkanı olduktan kısa süre sonra Türkiye’de de Ak Parti iktidar oldu. Bu tarihten sonra özellikle başörtülü ve imam hatipli öğrencilerden çok ciddi sayıda kişi eğitim için Suriye’yi tercih ediyordu. 2004 yılından itibaren normalleşme yolunda atılan daha ciddi adımlar Türkiye’den çocuklarına Arapça ve İslami ilimler eğitimi aldırmak isteyen ailelerin göç rotasını Şam’a kaydırmıştı. Uzun süreli kalmak için göç edenlerin yanında sadece yaz aylarında Arapça eğitimi almak için on binlerce insan Suriye’ye gidiyordu. Bu durum Suriye açısından ciddi bir gelir kapısı haline gelirken Türkiye’nin yeni devlet ve toplum planı için de alt yapı oluşturuyordu. Cumhuriyetin kurucu ilkelerinin yüzünü batıya dönmesine karşın yeni iktidar sahipleri geldikleri kültürel bağ ve dünyadaki yeni muhafazakâr siyasi yönelimin bir sonucu olarak yüzünü doğuya dönmeyi hedeflemişlerdi. Bu doğu fikri klasik dindarlığın kültürel kökleri olan doğu mu yoksa yeni batılı siyasal paradigmanın dizayn etmek istediği bir coğrafya mı sorusu o günün sert tartışmaları arasında sorulamadıysa da bugün yaşanan olaylardan sonra sorulmayı hak ediyor. Ek olarak Suriye’de 2011 sonrası gelişen olayların Türkiye, Malezya, Avrupa, Rusya vs. gibi ülkelerde önü açılan eğitim göçleriyle olan bağı da bir diğer yapısal soru olarak göz ardı edilmemeli.

Ama tüm bunlardan önce Beşşar’ın iktidara geldiği dönemin Arap dünyasındaki kritik dönüşüm zamanı olduğunu söylemek gerekir. 1952’den sonra, belki de yüzyıllar sonra Nasır’ın liderlik karizması etrafında şekillenen “Arap özgüveni” 1967’de çok ciddi bir darbe aldı. Fakat Baas düşüncesi Araplar için o günlerin en büyük kazanımıydı. 2000 yılına gelindiğinde ise 2 Baas liderinden biri olan Hafız Esed öldü ve geriye sadece Irak lideri Saddam Hüseyin kaldı. Darbeci diktatörler çağı bitiyor ve artık seçimle gelmiş meşru diktatörlerin dönemi başlıyordu. Beşşar Esed batılı alışkanlıkları olan bir tıbbiyeliydi ve eşi İngiliz vatandaşıydı. Bir anlamda yeni neo-liberal dünyanın taleplerini karşılama potansiyeli taşıyordu. Ayrıca Arap dünyasının C. Abdülnasır’dan sonra karizmatik bir lider çıkaramaması bölgenin krizlerini daha da derinleştirmişti. Arapların 1967 yenilgisinden sonra İsrail’in önce Mısır’la sonra da ABD’nin arabuluculuğu ile Suriye ile antlaşma masasına oturması Ortadoğu’da Filistin başta olmak üzere çözüm getirmek şöyle dursun sorunları daha da karmaşık hale getirdi. İsrail’in Golan tepelerinden sonra Lübnan’ı işgali Arap aydınları arasındaki tartışmaların boyutunu da değiştirdi. Albert Hourani’ye göre askeri zayıflık, farklı çıkarların ve ekonomik bağımlılıkların gelişmesi, 1973 savaşına kadar var olduğu görülen ortak cephenin dağılmasına neden oldu: “Cephenin dağılması sırasında ortaya çıkan hat, nihayetinde ABD’ye, İsrail ile siyasal uzlaşmaya ve serbest kapitalist ekonomiye eğilim duyanlar ile tarafsızlık siyasetine bağlı olanları birbirinden ayırdı. İkinci kamp, Arap devletleri resmen hükümet statüsünde görülen FKÖ ile birlikte, Cezayir, Libya, Suriye, Irak ve Güney Yemen’i kapsıyordu.”[1] Bu ayrışma sadece siyasal bir ayrışma olarak da kalmadı elbette. Toplumsal yapının temelini oluşturan dini düşünce ve onun etrafında şekillenen kültürel yapı da zamanla bu kamplaşmanın etkisine girdi. Baas düşüncesinin etkin olduğu ilk yıllardaki sosyalist direniş hattı zamanla diktatör rejimlerin kendi etnik aidiyetlerini merkeze alan seçkin sınıfları üzerine kurulu yoksul ülkeler ortaya çıkardı. Suriye rejimin neredeyse tüm üst düzey sivil bürokratların ve askeri komuta sınıfının Nusayri olması bu anlamıyla rejimin kendini koruma içgüdüsü olarak okunabilir. Beşşar Esed başkanlığının ilk yıllarında babasının kurduğu kadroya çok dokunmasa da sonraki yıllarda bazı girişimlerde bulunduğu biliniyor. 2010 yılından hemen önce kayıtlara geçmese de bazı üst düzey subayların tutuklanması belki de 2011 yılına giden sürece dair alınan istihbaratın bir neticesiydi, henüz bilmiyoruz. Lakin bilinen bir şey varsa Ortadoğu’da yaşanan hareketliliğin tüm dünyada ortaya çıkan sokak hareketliliği ile organik bir bağı vardı.

2011 yılında Mısır’da 25 Ocak devrimi, hemen ardından Amerika’da Wall Street’i İşgal et eylemleri, İspanya’da Öfkeliler ve dünyadaki diğer tüm eylemler benzeri parametrelerin ekseninde şekillense de motivasyonları ve sokağı ikna gücü anlamında ciddi farklar barındırıyordu. Suriye, Mısır ve Irak gibi ülkelerde rejimlerin yarattığı korku ekseni hukukun da sosyolojinin de ekonominin de temelini oluşturacak bir etkiye sahipti. Bu açıdan zikredilen ülkelerde protesto eylemi yapmak aynı zamanda devletin varlık sebebine meydan okumaktır. Arap Baharı ile başlayan süreç anılan bağlamda halkların bir isyanı olarak görüleceği gibi aynı zamanda yeni bir devlet-sermaye-toplum ilişkisinin kendini var etme biçimidir. 2. Dünya Savaşı sonrasında toplumları dizayn eden sosyo-ekonomik hayatın temel parametresi büyük anlatıya uygun olarak devletleri merkeze alıyordu. “büyük devlet büyük ekonomi” olarak formüle edilebilecek bu dönem Ortadoğu’da askeri kökten gelen devlet başkanlarının hırs ve güç fetişizmi etrafında sosyal ve siyasal hayatı şekillendirmesine sahne oldu. Fakat 2000 sonrası hem teknik gelişmeler hem de onu da etkisi altına alan yaşam biçimi devletlerden bireylere doğru bir seyir halindeydi. Devletlere büyük asker teçhizat sunan dünya devi firmalar güçlü şirketler listesinin zirvesindeki yerlerini bireylere bilgisayar veya daha sonra telefon satan şirketlere bırakıyordu. Bu atmosfer Arap Baharı sürecinin “Facebook Devrimi” olarak ifade edilmesinin de temelini oluşturuyordu. Bireyler özgürlük söylemini büyük anlatılar yerine sosyal medya organizasyonları ile evlerindeki küçük dünyalarından dünyaya duyurabiliyordu. Haliyle Suriye’deki rejim için de çanlar çalmaya başlamıştı. Ama elbette tüm silahlı örgütlenme biçimleri gibi Suriye’deki hareketlilik de büyük güçlerin ilgisini oldukça çekmekteydi.

Dünyadaki ve Ortadoğu’daki bu sosyo-ekonomik değişimlerin bir boyutu da Oliver Roy’un deyimi ile “radikalizmin İslamileşmesi” idi. 1950’lerden itibaren dünyada emperyalizme ve kapitalizme karşı sesi daha radikal tonlarda çıkan sol hareketler kırdaki yoksulların sorunlarını merkeze taşıyordu. Fakat 1980’lerden sonra dünyanın fakir bölgelerinden Avrupa’nın büyük kentlerine artan göç ve gettolaşma kapitalizme isyanın dilini de değiştiriyordu. Özellikle 1800’lerden itibaren artan sömürgecilik faaliyetleri ile dünyanın en verimli bölgelerinde ağır yoksulluk yaşayan Müslüman halklar kentlerde 1980 sonrası etkin örgütlü faaliyetler göstermeye başladılar. Haliyle kent yoksullarının tepkisi artık “İslam” kimliği ile hayat buluyordu. Bu durum radikal eğilimlerin Müslüman coğrafyada İslam tarihinin bazı potansiyel iddialarını da kullanıp silahlı eylemlere yönelmesini sağladı. 1967 İsrail-Arap savaşından sonra özellikle Mısır Sünniliği çerçevesinde selefi söylem dünyanın her yerinde karşılık buluyordu. Her ne kadar körfez bölgesinden, Afganistan, Pakistan, Afrika gibi farklı bölgelerden Sünni radikal eğilimler çıksa da form olarak İhvan’ın da etkisi ile Mısır bu yönelimin merkezi sayılabilir. Artan radikal örgütlenmeler için Suriye oldukça kritik bir yerdi. Esed ailesinin Nusayri olması, İran ve Rusya’nın etkin desteği Suriye’yi “dar’ul-harb” ilan etmeye yetti ve Suriye’deki özgürlük mücadelesi bu örgütlerin yaşam sahasına döndü. İran Şii olduğu için tarihsel bir düşmandı, Rusya ise ‘komünizmin’ yani Amerikan emperyalizminin 2. Dünya Savaşı sonrası kadim düşmanlığının sembolüydü. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ABD emperyalizminin etki alanı içinde ve dışında, ona karşı mücadele olan her yerde ayrılıkçı bir selefi grubun ortaya çıkmasına potansiyel katkı sunuyordu. Özellikle soğuk savaş dönemi balkanlarda bağımsız yönelimler olarak tanımlanabilecek selefi bireyler 2012 yılından itibaren örgütlü bir yapı gibi Suriye’ye geldiler. Bu durum Esed rejiminden çok bağımsızlık mücadelesi veren Suriye halklarının mücadele alanını daralttı ve iç savaşın kangrene dönüşmesine neden oldu.

 

[1] Hourani, A. (2014). Arap Halkları Tarihi. Çev. Yavuz Alogan. İletişim Yayınları

M. Mücahid Sağman

Sosyoloji Doktora öğrencisidir. Çeşitli Sivil Toplum Kuruluşlarında aktif görevlerde bulundu. Bir süre editörlük görevi yürüttü. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.