Suriye İzlenimleri – 2

Ortadoğu’da cevapsız kalan her meydan okuma rejimi ve sahiplerini tehdit eden bir kriz yumağı haline gelme potansiyeli taşır. Golan’ın işgali hem Suriye’ye hem de dolaylı olarak Rusya’nın bölgedeki etkisine bir meydan okumaydı. Soğuk savaş Ortadoğu’da Arap-İsrail savaşı olarak kendini gösteriyordu. Haliyle Hafız’ın çekingen kalması hem Baas içinde hem de kendi ülkesinde onu güçsüz gösterecekti. Bu anlamda Avrupa’nın sık sık Esed rejimini uyardığı Filistinli radikal gruplara destek verdiği iddiası Hafız’ın imaj yaratma politikasının sonucuydu. Ama o 1990 sonrası SSCB’nin de dağılmasıyla kısmen yüzünü batıya dönmüştü.
Temmuz 19, 2026
image_print

 2011 yılının ilk baharında Suriye’nin Deraa kentinde bir grup gencin duvar yazıları ile başlayan olayların ilk günlerinde Gaziantep’te Suriye konsolosluğunun önünde bir basın açıklaması yapılmıştı. Mazlum-der, İnsan Hakları Derneği ve çeşitli cenahlardan birçok sivil toplum kuruluşu ile Gaziantep Üniversitesindeki Suriyeli ve Türkiyeli öğrencilerin destek verdiği bir açıklamaydı bu. Bir Suriyeli öğrencinin Arapça, Türkiyeli öğrencinin de Türkçe okuduğu metin genel olarak Esed yönetimine sulh ve demokratik reform çağrısı yapıyordu. Fakat basın açıklamasından sonra ilginç şekilde Suriye’nin çeşitli şehirlerinden gelen yüzlerce araç Gaziantep caddelerinde Esed’e ait poster ve Suriye bayrakları ile saatlerce tur atacaklardı. Bu ilginç anekdot Suriye devletinin hem koruma refleksini ayakta tutmak adına yaptığı bir meydan okuma hem de Türkiye’nin muhaliflerden yana politik tavır almasına karşı bir tehdit mesajı olarak okunabilirdi. Ama elbette işler pek de Esed yönetiminin istediği şekilde ilerlemedi.

Türkiye’de yükselen sağın muhafazakâr kodları Osmanlının son dönemi ve Cumhuriyetin ideallerinin etkisi ile daha batıcı bir perspektife sahipken Arap dünyasında sosyalist akımlar ciddi bir ivme kazanıyordu. 1943 yılında Şam’da kurulan Baas Partisi tüm Arap dünyasının hatta Afrika ve Ortadoğu sathında siyasal söylemin rengini değiştirecekti. Partinin Suriye’de kurulmasının elbette kadim kültür ve bölgesel başkent olma misyonu ile birebir ilişkisi var. Bugün Suriye, Lübnan, Filistin, Irak, Ürdün Türkiye’nin Hatay ilini de kapsayan Akdeniz’in doğu sahilinden başlayan Levant bölgesi dünya tarihinin en kadim yerleşim yeridir denilebilir. Arap kimliğinin tarihsel süreçte dünyanın kültürel, felsefi ve bilimsel gelişimine etkisinde yoğun olarak bu bölgeden çıkan isimler etkili oldular. Bölge için sadece Arap kimliğinden bahsedilemez elbette fakat Arapların tarih boyunca burada yoğunlaştığı bilinmekte. Arap kimliğinin daha tüketim odaklı inşası ise 1980’leren sonra Körfez Arap kimliğinin merkezileştirilmesi ile alakalı bir durumdur. Sosyalist Arap kimliğinin yok edilerek bölgenin kapitalizm açısından daha uyumlu hale getirilmesi adına Körfez ülkelerinin bir proje olarak ortaya çıkması ve Arap kimliğinin görünür aktörü olması bu açıdan tesadüf kabul edilemez.

1943 yılında Suriye’de Michel Aflaq ve Salah al-Din Bitar tarafından kurulan BAAS, 1953’te Suriye Sosyalist Partisi ile birleşerek Arap Sosyalist Baas (Rönesans) Partisi’ni oluşturdu.[1] Her ne kadar BAAS’çı olmasa da fikirleri ve politik eylemleri ile ilham kaynağı olan Cemal Abdülnasır’ın Mısır’daki millileştirme hamleleri Suriye’de BAAS içindeki milliyetçi cephenin etkisini arttırıyordu. “İlerici” “Milliyetçi” kavgasında ibre milliyetçi Hafız Esed’den yanaydı. Abdülnasır’ın batıyla kavga ederken ürettiği imaj ve karizma uzun zamandır sinik olan ve İsrail ile mücadelede sürekli alan kaybeden Ortadoğu halkları için oldukça çekiciydi. Cezayir’de Bumedyen, Suriye’de Hafız Esad, Irak’ta Saddam Hüseyin gibi birçok Arap lider için yeni bir mücadele alanının ışığı yanmıştı.

Esed diktatörlüğüne giden yolun başlangıcı sayılan 1970 darbesi Suriye için önemli bir dönüm noktasıdır. Modernleşme ile ortaya çıkan demokratik ulus devlet söyleminin ülkeleri uluslararası arenada güçlü kılması, hukuk ve insan hakları gibi idealleri merkeze alması devletleri halkların istediği bir takım reformları yapmaya icbar ediyordu. Elbette bu ideallerin sadece “beyaz batılı halkları” muhatap aldığı gerçeği yıllar içerisinde hem entelektüeller tarafından dile getirildi hem de yaşanan tecrübeler nu durumu açığa çıkardı. Batı dışı toplumları yıkıcı bir propaganda ile istemedikleri devlet başkanlarına yönlendiren emperyalist devletler için Ortadoğu tam bir deney alanıydı denilebilir. Bu anlamda sık sık darbe pratiklerine şahit oluruz. Özellikle başa gelen her diktatörün halkların sahip olduğu zenginlikleri halkın kazancı haline dönüştürme iddiası Ortadoğu’da gerçekleşen darbelerin hep merkezinde yer almıştır. Abdülnasır’ın millileştirme hamleleri bu anlamıyla anti-emperyal bir ideal olarak bölgede ciddi bir sempati ve mücadele zemini yarattı. Onun iktidarının ilk 2 yılında son yüz yılın en büyük sosyal hareketi olan Müslüman Kardeşler’in ciddi bir desteği vardı. İhvan sosyal bir hareket olarak toplumda ciddi bir tabana hitap ediyordu. Ayrıca neredeyse tüm Arap ülkelerinde sosyal potansiyele sahipti. Bu durum Abdülnasır için büyük bir fırsattı çünkü tüm Arapların lideri olmak istiyordu. Ama Müslüman Kardeşlerin şeriat talebi ve Abdülnasır’ın bazı anlaşmaları aralarında ciddi bir çatışma doğurdu. Nitekim kısa süre sonra İhvan Mısır’da yasak bir örgüt ilan edildi. Fakat İhvan Suriye, Irak, Türkiye, İran, Filistin gibi onlarca ülkede “İslami dönüşüm” düşüncesi etrafında özellikle çeviri kitaplarla ciddi etki yaratıyordu. Bu etki 1982 yılında Suriye’nin Hama kentinde Esed rejimin büyük bir katliamına sahne olacaktı. 50bin’in üzerinde sivil insan Hama’da katledildiğinde bölge devletlerinin suskunluğu aslında sivil yapılanmalara karşı olumlu bakmadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Elbette bu katliam 1979 İran devrimi ve 1981 Enver Sedat suikastının yarattığı etkiyi bastırmak amacı da taşıyordu. Özellikle Sedat suikastının ortaya koyduğu radikalizasyon etkisi devletler için ciddi bir tehdit göstergesiydi. Nitekim İran’ın da bu katliama doğrudan olmasa da Hafız Esed’le kurduğu bağ dolaylı olarak olumlu baktığının göstergesiydi. Çünkü radikal eğilimlerin öncelikli hedefi batılı değerlerden ziyade Şii ya da Sünni olsun onların bakış açısında İslam’dan uzaklaşmış Müslümanlardı. Elbette Hama katliamı Esed diktatörlüğü için kalıcı olmak anlamında çok büyük bir hamleydi ve Hama kalkışmasını bahane ederek ülkedeki tüm sivil ve siyasi hareketler yasaklanıp tutuklandı ve tutuklananların büyük kısmından da bir daha haber alınamadı.

Elbette Hama katliamının bir yönü de Filistin meselesi olacaktı. Filistin halkının 1948 yılında başlayan sürgün hayatı için Suriye önemli bir yerdi. Ciddi bir nüfus Suriye’deki mülteci kamplarına yerleşmişti. Bugün Filistin’de direnen örgütlü yapılar da Suriye’deki mülteci kamplarında ciddi bir taban çalışması yapıyordu. Hem sol hem de İslami gruplar için Suriye hayati öneme sahipti. Fakat Hafız, Filistin direnişini sadece kendine yarayacak düzeyde tutmak adına bir politika yürütüyordu. Bu anlamıyla Suriye muhaberatı oradaki grupların büyümesini engelleyecek, onları ayrıştıracak çeşitli hamleler yapıyordu. Hafız’ın Filistin direniş gruplarını bölme üzerine yürüttüğü politikanın İsrail’in uzun vadede yayılmasına olumlu katkı yaptığını söyleyebiliriz. Yermuk kampında büyüyen Suriye-Filistinli entelektüel Nidal Betare bu konuyla alakalı ilginç bir anekdot aktarır: 1966 yılında Hafız Esed’in yakın dostu olan ve Baas’çı bir subay olan Yusuf Orabi rakip Filistinli gruplar arasında çıkan bir tartışmada başka bir Baas’çı subay ile vurularak öldürülür. Bunun üzerine Suriye rejimi Filistinli milliyetçi liderler olan Yaser Arafat, Halil el-Vezir ve Ahmet Cibril ile Fetih üyesi Abdulmecid Zeğmut’u tutuklar. Diğer liderler bir süre sonra serbest bırakılır fakat Zeğmut 2000 yılında ölene kadar tutuklu kalır.[2] Bu olay başta Arafat olmak üzere Filistin direnişinin hep aklında bir kin duygusu olarak yer eder ve unutulmaz. Öte yandan Suriye rejimi için Filistin meselesi hep bölgesel konumlanmanın aracı olarak kullanıldı. Halkı Müslüman yoğunluklu ülkelerin Filistin hassasiyeti ve İsrail’in bölgesel yayılmacılığına karşı Filistinli gruplar milliyetçi Baas rejimleri için hep cazip ve kullanışlı bir araç olmuştur. Fakat ilginç şekilde hem Baas iktidarları için hem de bölgedeki neredeyse tüm devletler için Filistinli grupların büyümesi ile İsrail’in yayılmacılığı aynı düzeyde tehdit olarak görülür. Tezat olarak görülen bu durum aslında Ortadoğu’nun yapısını anlamak açısından oldukça önemlidir. İsrail’in hem işgalci oluşu ve bunun yarattığı blgesel tehdit hem de tarihsel ve ontolojik olarak Müslüman toplumla arasındaki yıkıcı bağ Filistinli grupları diğer ülkeler açısından vazgeçilmez kılar. Ama aynı zamanda İsrail’in yukarıda bahsedilen ve aslında bir grup seçkinin sosyal hayatını esas alan “batılı hayat tarzı”nın yaşandığı bir devlet olarak bölgede olması bu rejimlerin varlığını garanti altına alması açısından Filistinli grupların büyümesi istenmez. Filistin halkı uzun zamandır ye kendi topraklarında yoksul gettolarda ya da bölgede mülteci kamplarında yoğun olarak yaşadığından içlerinden çıkan hem sol hareketler hem de İslami gruplar doğal olarak çeşitli çatışma tezlerine sahip çıkıyorlar. Öte yandan diasporada büyüyen entelektüel sermaye ve etkin siyasal iddialar bu grupların zihinsel kapasitesini de oldukça arttırmış durumda. Bu tarz yapılanmalar halkın taleplerine uzak duran devletler açsından her zaman tehdit olarak görülürler. Bu açıdan Filistin davası ve mücadelesinin bölgedeki devletler açısından bitmesi makbul değildir ama büyümesi de tehdit görülür ve engellenir.

Baba Esed 2000 yılında ölümüne kadar iktidarda kaldı ve Suriye halkının tarihsel süreçte ürettiği çoğu kültürel ve sosyal kazanımları yok etti denilebilir. Her bakımdan oldukça zengin olan bu topraklarda halk yıllarını çoğu ülkedeki gibi derin bir yoksullukla kendi ülkelerinin seçkinlerinin savurgan hayatlarını izleyerek geçirdi. Hafız’ın Rusya ile kurduğu bağ ABD ve Avrupa ile ciddi gerilimlere sebep olmuştu. Bu durum ambargolarla halkın daha da yoksullaşmasına neden oluyordu. Esed’in 1990 sonrası siyasal ilişkilerde daha dengeli bir politika arayışına girdiği söylenebilir. Bunda elbette Arap dünyasının liderliğine göz dikme ve 1967’de Golan tepelerinin İsrail tarafından işgaline cevapsız kalmasının yarattığı imaj kaybı sebep olmuştu. Ortadoğu’da cevapsız kalan her meydan okuma rejimi ve sahiplerini tehdit eden bir kriz yumağı haline gelme potansiyeli taşır. Golan’ın işgali hem Suriye’ye hem de dolaylı olarak Rusya’nın bölgedeki etkisine bir meydan okumaydı. Soğuk savaş Ortadoğu’da Arap-İsrail savaşı olarak kendini gösteriyordu. Haliyle Hafız’ın çekingen kalması hem Baas içinde hem de kendi ülkesinde onu güçsüz gösterecekti. Bu anlamda Avrupa’nın sık sık Esed rejimini uyardığı Filistinli radikal gruplara destek verdiği iddiası Hafız’ın imaj yaratma politikasının sonucuydu. Ama o 1990 sonrası SSCB’nin de dağılmasıyla kısmen yüzünü batıya dönmüştü. Yeni bir Suriye’den bahsetmek henüz zordu ama her otoriter lider gibi hem ailesini kendinden sonra korumaya almak hem de rejimin geleceğini inşa etmek adına atılan bu adım oğul Esed döneminin de alt yapısını oluşturacaktı.

 

[1] https://www.britannica.com/topic/Baath-Party

[2] https://newlinesmag.com/essays/the-assad-dynasty-was-hatched-at-my-grandfathers-home-they-later-destroyed-it/

M. Mücahid Sağman

Sosyoloji Doktora öğrencisidir. Çeşitli Sivil Toplum Kuruluşlarında aktif görevlerde bulundu. Bir süre editörlük görevi yürüttü. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA