Savaş ve barış meselelerini, uluslararası hukuk ve ilişkileri ve her şeyden önce silahlı çatışmaların insani sonuçlarını inceleyerek 40 yılı aşkın bir süre geçirmiş bir profesör olarak, bir zamanlar soykırımın ne olduğunu bildiğime inanıyordum.
Sevgili vatanım Yugoslavya’nın kanlı parçalanışına ve katledilişine tanıklık etmiş biri olarak, anladığımı sanıyordum. On yıllar boyunca bu çılgınlığın masum kurbanlarının yasını tuttum.
Tam da kendi Makedonya’m, neyse ki daha az kayıpla da olsa, tehlikeli bir iç çatışmadan geçiyorken 11 Eylül olayları yaşandığında bunun Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri tarafından yönetilen yeni bir emperyalist haçlı seferinin başlangıcı olduğunu hemen hissettim. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar yaşanan vahşetleri derin bir endişeyle izledim.
Merhum Robert Fisk, o dönemde sesi olmayanların sesiydi. Yaşlı annem için onun haberlerini tercüme ederdim; morgları, çocukların bedenlerini, yas tutan anne babaları anlattığı satırlarda annemin gözyaşlarını—ya da benimkileri—durdurmak mümkün olmazdı.
Filistin trajedisi 2023 sonbaharında açık bir soykırıma dönüştüğünde, rahatsız edici sahnelerden gözlerimi kaçırmadım. Aksine, yapabileceğim en az şey, o işkence gören insanlara tanıklık etmek ve onlar hakkında yazmaktı.
İlgisiz çevremdeki bazıları bunu neden yaptığımı merak ediyordu: Neden bu dehşeti izlediğimi, neden sadece huzurlu bir profesör hayatı yaşamadığımı soruyorlardı. “Bizim de yeterince kendi sorunumuz var,” diyorlardı.
Ama ben o acı çeken çocukların ve anne babaların başında “nöbet tuttum”, çünkü vicdanım bana huzur vermiyordu. Her gece, başımı yumuşak yastığa koymadan önce, bir suçluluk dalgası üzerime çöküyordu. Gazze’de masum insanların üzerine bombalar yağarken, çocuklar soğuk gecelerde ölürken, anneler onları besleyemezken nasıl huzur içinde uyuyabilirdim?
Birisi bana bunun “ikincil travma” olduğunu, muhtemelen daha derin bir sorundan kaynaklandığını söyledi.
O ruh sağlığı uzmanı, iki şeyi bilmiyordu.
İlk olarak, en azından düşüncelerimle ve dayanışma duygumla, Filistin’le iç içe büyüdüm. Okulda bize, topraklarından edilen ama yabani otlar kadar dirençli olan bir halk anlatılırdı.
Çocukça bir dayanışma jesti olarak küçük paralar toplar, çok uzaklarda bir yerde yaşayan hayali arkadaşlara mektuplar yazardık.
İkincisi, bir zamanlar Bağlantısızlar Hareketi’nin, barış içinde bir arada yaşamanın ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden halklarla dayanışmanın öncüsü olduğuna inandığımız bir ülkede, şiddetin canavarca geri dönüşünü kendi kapımda görmüştüm.
Tüm bunlar benim “ikincil travmamı” şekillendirdi.
Ve bugün, gözlerimizin önünde canlı yayınlanan bir soykırımın ikinci yılında, insani, güzel, iyi ve adil olan her şeyin çöküşüne dair hastalıklı belirtiler sergileyen bir dünyada buluyorum kendimi.
Ah, Gramsci bunu çok iyi anlamıştı—gerçi kendilerine “medenî” diyenler tarafından gerçekleştirilen bu katliamı hiç görmedi.
Dolayısıyla, sivil toplum ve vicdan sahibi insanlar tarafından oluşturulan gayri resmi bir ahlak mahkemesi olan Gazze Halk Mahkemesi’nin son oturumuna katılmak için beklenmedik bir davet geldiğinde, ilk hissettiğim şey şaşkınlıktı: Küçük, neredeyse bilinmeyen bir ülkeden bir profesörün hizmet etmeye çağrılması. İkinci hissim ise ezici bir sorumluluk duygusuydu.
Yine de, diğer “vicdan jürileri” ile birlikte İstanbul Üniversitesi’nin görkemli salonuna girdiğimde, neden orada olduğumu biliyordum. İki uzun yıl boyunca gerçek zamanlı olarak tanıklık ettiğimiz şeyleri teyit etmek zor olmayacaktı diye düşündüm.
Duyacağımız veya göreceğimiz her şeye, kaydedilen her tanıklığa ve canlı açıklamaya hazırlıklı olduğuma inanıyordum. Soykırımın ne olduğunu bildiğimi sanıyordum.
Bunca gözyaşından sonra geriye sadece vicdan ve aklın kaldığını, gerçeği söylemeye hazır olduklarını düşünmüştüm: Siyonizm, vahşi kolonyalizmin en çirkin aşamalarından biridir ve soykırımın kendine özgü sapkın ama karlı bir siyasi ekonomisi vardır; bu ekonomi, Ölümün canavarca iştahını besler.
Mahkemenin son oturumunun üç günlük programı her sabah erken başladı ve akşam geç saatlere kadar sürdü.
Jüri üyeleri olarak, önümüze sunulan her şeyi -kanıtları, tanıklıkları, uzman analizlerini- hiç durmadan dinledik. Defterlerimiz notlarla doluydu, ancak gerçek şu ki, duyduklarımız bir kez duyulduktan sonra unutulabilecek şeyler değildi.
Başta hâlâ soykırımın ne olduğunu bildiğime, psikolojik ve duygusal baskıya dayanabileceğime inanıyordum. Tek çabam aklı berrak tutmak, vicdanı uyanık ve ahlaki odağı sağlam tutmaktı.
Ancak saatler geçtikçe, gerginliğin daha da ağırlaştığını, omuzlarımızda dayanılmaz bir ağırlık taşıyormuşuz gibi bir baskı hissettiğimi fark ettim; bu ağırlığı nihai bir ahlaki hukuki karara dönüştürmeye yemin etmiştik.
Ardından çeşitli suçlar üzerine bir oturum geldi ve soykırımın sapkın yaratıcılığı ortaya kondu. İşte o zaman nefes almak zorlaştı.
Yine de, açlık ve kıtlıkla ilgili tanıklıkları, yiyecek ve suyun silah olarak kullanılmasını; ekolojik yıkımı, toprağın tahrip edilmesini, asırlık zeytin ağaçlarının kökünden sökülmesini, suyun zehirlenmesini, balıkçılığın yasaklanmasını dikkatle dinledim.
Ve sonra sıra konut soykırımına geldi; evlerin yıkılması, yaşamın, sevginin ve anıların özel alanlarının yok edilmesi.
İlk tanık çevrim içi konuşuyordu; teknik sorunlar nedeniyle başta görüntüsü yoktu. Sesi gençti, tereddütlüydü ve zayıf İngilizcesi için özür diliyordu.
Ama en çarpıcı olan, yıkımın kendisi hakkında konuşmayı reddetmesiydi. Bunun yerine sevdiği evi anlattı: küçük avluyu, arkadaşlarının altında toplandığı güzel ağacı, annesinin onlara kahve ikram edişini.
Bu anlatı bana kendi annemi ve ailemizin ritüellerini hatırlattı.
O, sıcaklıktan, asla kilitlenmeyen, geçen herkese açık kapılardan bahsetti.
Yüzü sonunda ekranda belirdiğinde, gözlerinde ışık ve sevgi gördüm; ne nefret vardı ne de kin. Yıkılmış evden bahsederken ve ağacın yasını tutarken bile (keşke ağacın adını hatırlayabilseydim), bunu korunmuş anıların nazik ışığıyla yapıyordu.
Bir soykırım tanığı izliyordum; yine de böyle bir dinginliği, böyle bir affediciliği beklemiyordum. Sonra İngilizcesinin kötü olduğunu düşündüğü için bir kez daha özür diledi!
İşte o an dağıldım. Gözyaşlarımı artık tutamadım. Soğukkanlı bir jüri üyesi olmam gerekiyordu. Oysa tek isteği o genç adama sarılmak olan sıradan bir insan oluverdim.
Beni sevgiyle yıkmıştı. Neden mi? Çünkü saatlerdir Siyonizmin eski ideolojik köklerini, yerleşimci-sömürgeciliğin kötülüğünü, Nekbe’yi, nesiller boyu yerinden edilmiş insanları ve Gazze’de neredeyse hiç kimsenin Gazze’nin yerli olmadığı gerçeğini tartışıyorduk – hepsi, iki milyon ruhun yaşadığı o uçsuz bucaksız açık hava hapishanesine sürülmüş, evlerine dönme hakkından mahrum bırakılmıştı.
Ve birden, karşımızda, bir toplama kampında bile insanların sevme, inşa etme, öğrenme ve birlikte olma kapasitesini yitirmediğinin canlı kanıtı duruyordu.
Yüzünde öfke görseydim bu kadar sarsılmazdım. Ama karşıma çıkan sevgi, en son beklediğim şeydi—ve beni sarstı.
Yok olan ağacın gölgesine, yıkılan eve yaktığı ağıt, bana Srebrenitsa’dan bir kadını hatırlattı; bir belgeselde tüm ölü aile üyelerini saydıktan sonra, kaybettiği gül bahçesinin hüznüyle sözlerini bitirmişti.
Bu, ev katliamıdır; sadece duvarlarınızı veya sevdiklerinizi değil, aynı zamanda ortak yaşamınızın ve şefkatinizin sembollerini de yok etmektir.
Yine de en zor oturum henüz gelmemişti—sağlık sistemine yönelik suçlar oturumu. 2009’dan beri Gazze’de çalışan Norveçli cerrah Mads Gilbert uzun zamandır kahramanımdı. Onun tanıklığını ve “Tıp camiasından hiç kimse, olup bitenleri on yıllardır bildikleri halde sesini çıkarmadı!” diye haykırışını duyduğumda, derinden etkilendim.
Celse bittiğinde, elini sıkmak, cesareti için teşekkür etmek ve konferanslar, etki faktörleri ve “mükemmellik” ile bu kadar meşgul olup, gerçek misyonu olan dünyaya vicdan ve bilinç olmak konusunda çok az şeyle ilgilenen kendi akademik mesleğimden ne kadar utandığımı itiraf etmek için yanına koştum.
Bana sarıldı ve şöyle dedi: “Gözyaşlarından utanma. Onlar insan olduğunu gösteriyor. Elinde sadece gözyaşların olsa bile mücadele etmeye devam et.”
O gün benim için kişisel bir arınma günüydü. Konuşmak istemediğim halde moderatör yanıma geldi ve mikrofonu bana uzattı. Hazırlıksız bir şekilde, kalbimin istediğini söyledim:
Buraya bir profesör ve bir aktivist olmanın yeterli olduğuna inanarak geldim; gördüğümde soykırımın ne olduğunu bildiğimi sanıyordum. Ama bugün bu tanıklıkları dinlerken, acı çekmek hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Her gün çevrim içi olarak tanıklık ettiğim soykırımın travmasını yaşıyorum. Gözyaşlarımı bağışlayın, buradaki rolüme yakışmayabilir, ama bardağım taştı.
Bu deneyim ve birlikte ortaya koyduğumuz, sadece geçmişe değil geleceğe de tanıklık eden bu olağanüstü belge, beni sonsuza dek değiştirdi. Bundan böyle, soykırıma karşı mücadelem her zaman ve her yerde, daha önce hiç olmadığı kadar belirgin ve güçlü olacaktır.
Bunun için beni jüriye davet edecek kadar bana güvenen sevgili dostum ve meslektaşım Profesör Richard Falk’a minnettarım. Bu son oturumun, son olmaktan çok uzak olduğu konusunda ortak bir kanaatle ayrıldık; Gazze için hâlâ karanlık günler önümüzde duruyor. Sömürgeci ve kolonyal akbabalar durmayacak.
Ama biz de, en insanlık dışı koşullarda yaşamın en önemli dersini hatırlamış olan bu insanları terk etmeyeceğiz: teslimiyet yoktur. ¡No pasarán! Sevgi kazanacak.
*Biljana Vankovska, Makedonya’daki Aziz Kiril ve Metodius Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü, TFF (The Transnational Foundation for Peace and Future Research) yönetim kurulu üyesi, No Cold War kolektifi üyesi, barış aktivisti, solcu, köşe yazarıdır. Ayrıca 2024 Makedonya cumhurbaşkanı seçimlerinin adayıydı.
Kaynak: https://savageminds.substack.com/p/i-thought-i-knew-what-genocide-was-c06
Tercüme: Ali Karakuş
