“Sosyal Medya Bağımlılığı” Düşündüğünüzden Çok Daha Karmaşık

Büyük Teknoloji şirketleri bir dava tsunamisiyle karşı karşıya, ancak artık daha soğukkanlı davranmanın zamanı geldi. Okul bölgeleri ve eyaletler, bağımlılık düzeyindeki sosyal medya kullanımının etkilerinden muzdarip bir ergen neslinin tedavi masraflarını üstlenmek zorunda kaldıklarını öne sürecekler. Ancak bir sorun var: sosyal medya bağımlılığının hukuki anlamda gerçekten “var olup olmadığı” ve eğer varsa, psikolojik sorunların nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.
Ağustos 26, 2026
image_print

Sosyal medya bağımlılığı davaları dönemi geldi.

Bu Mart ayında görülen bir davada, Los Angeles jürisi Meta’ya (Instagram’ın ana şirketi) ve Google’a (YouTube’un ana şirketi) karşı karar vererek onları ihmal ve kusurlu tasarımdan sorumlu buldu. Davacı, on yıl süren sosyal medya bağımlılığının kendisinde kaygı, depresyon, intihar düşünceleri ve beden algısı bozukluğu oluşmasına yol açtığını öne süren 20 yaşındaki Kaley G. M. idi. Kaley şikâyetinde, platformlara karşı “tehlikeli bir bağımlılık” geliştirdiğini ifade etti.

 

Kaley’in avukatı duruşmaya başlarken jüri üyelerine, davanın konusunun “ABC kadar apaçık ve basit” olduğunu, “çocukların beyinlerini bağımlı hale getirdiğini” söyledi. Avukat; sanıkları, sonsuz kaydırma ve anında ödül sunan diğer yöntemler aracılığıyla, kendi dünyalarına kapanmış gençleri sisteme bağımlı tutmak üzere tasarlanmış “bağımlılık makineleri” yaratmakla suçladı.

 

Savunma adına Meta ekibi, davacının psikolojik sıkıntısının Instagram kullanımından önce başladığını savundu ve uygulamalarının tasarım gereği “klinik olarak” bağımlılık yapıcı olduğu iddialarını reddetti.

Kaley, 3 milyon dolar telafi edici (manevi) tazminat ve 3 milyon dolar cezai (maddi) tazminat kazandı. Meta karara itiraz ediyor.

 

Kaley’in açtığı davada kullanılan temel argümanların aynısı; 2.500’den fazla birey, eyalet ve okul tarafından Meta, Google, Snapchat ve (TikTok’un sahibi olan) ByteDance’e karşı açılan davalara da dayanak oluşturuyor. Bir çalışma, 1.200’den fazla okul bölgesinin talep ettiği tazminatın toplamda yaklaşık 500 milyar dolar olduğunu öne sürüyor.

 

Bu arada Kaliforniya mahkeme sistemi, ülke genelinden 1.000’den fazla davayı temsil eden ve sosyal medya şirketlerine karşı dava açan geniş bir davacı grubunu, “Yargı Konseyi Koordinasyon Süreci” (Judicial Council Coordination Proceeding) adı verilen bir çatı altında bir araya getirdi. İlk davalar kısa süre içinde bir Kaliforniya yargıcının önüne gelecek.

 

Okul bölgeleri ve eyaletler, bağımlılık düzeyindeki sosyal medya kullanımının etkilerinden muzdarip bir ergen neslinin tedavi masraflarını üstlenmek zorunda kaldıklarını öne sürecekler. Ancak bir sorun var: sosyal medya bağımlılığının hukuki anlamda gerçekten “var olup olmadığı” ve eğer varsa, psikolojik sorunların nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.

 

Öncelikle, bu konuda görüş bildirmek için özellikle uygun bir konumda olduğumuzu belirtelim. İçimizden biri, uzun yıllardır madde bağımlılığı olan kişilerin tedavisini yürüten bir klinisyendir. Diğerimiz ise bağımlıları tedavi etmiş ve onlarca yıldır bağımlılıkları inceleyen bir hukukçu ve psikolog.

 

Bize göre sosyal medya bağımlılığının gerçek olup olmadığı sorusunun yanıtları basit değildir. Sosyal medya bağımlılığının klinik bir ortamda mı ele alındığına yoksa bir mahkemede mi yargılandığına bağlı olarak büyük ölçüde değişiyor.

 

Şunu düşünün: pek çok genç, sosyal medya kullanmadıkları hâlde Kaley’ninkilerle aynı sorunları yaşıyor. Bazıları terapistlere gidiyor. Eğer sorunları arasında sosyal medya da yer alıyorsa, terapiste sosyal medyada çok fazla zaman geçirmekten endişe duyduklarını ve buna engel olamadıklarını söyleyeceklerdir.

 

Sosyal medya bağımlılığı Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından tanınan bir bozukluk olmasa da klinisyen genç hastaya anksiyete, depresyon ve diğer sorunların yanı sıra sosyal medya bağımlılığı tanısı da koyabilir. Bu teşhiste bulunmasının haklı bir nedeni de var: aşırı sosyal medya kullanımı örüntüsü, madde bağımlılığına dair standart kriterleri yani sıklıkla şiddetli arzu hissinin eşlik ettiği ısrarlı kullanım, kullanımı durdurmakta zorlanma ve kullanımın yol açtığı olumsuz sonuçlar gibi unsurları andırıyor.

 

Tedavi açısından da benzerlikler var. Klinisyenler, ister eroin ister TikTok kullanıyor olsunlar, hastaların kullanma isteğini tetikleyen işaretleri fark etmelerine yardımcı olmak için rutin olarak bilişsel davranışçı terapi uyguluyor.

 

Mecburi kullanım sorunlarına depresyon veya kaygı eşlik ediyorsa, ilaç tedavisi ve diğer terapi yöntemleri sunuluyor. Zaman yönetimi, dürtü kontrolü ve hedef belirleme konularındaki eğitimler, kalıcı sağlıksız alışkanlıklara yönelik tedavilerin ortak bileşenlerini oluşturuyor. (Dikkat çekici bir şekilde, Kaley de en az iki terapiste gitmişti. Terapistlerden biri mahkemede sosyal medya kullanımının terapilerinde nadiren gündeme geldiğini ifade etti. Diğeri ise bunun tartıştığı çeşitli sorunlardan biri olduğunu söyledi.)

Peki, gençler ya da okul bölgeleri gibi onların adına hareket eden herkes bir kliniğe değil de mahkeme salonuna adım attıklarında ne olur?

 

Mahkeme salonu, “bağımlı” olunduğu iddiasının farklı ve daha katı bir standarda tabi tutulması gereken bir alandır. Bağımlılık, alışılmış anlamda bir hastalık değildir; ölçütlerinin tamamı fiziksel olmaktan ziyade davranışsaldır. Bağımlılığın seyri, kişinin zihinsel ve davranışsal alışkanlıklarını tamamen değiştirmesiyle değiştirilebilir; geleneksel hastalıklar için bu geçerli değildir.

 

Bu, alışkanlık hâline gelmiş veya bağımlılık niteliğindeki davranışların biyolojik bir temelinin olduğunu inkâr etmek değildir. Tüm davranışların biyolojik bir temeli vardır. Nörotransmitter dopaminin bir rol oynadığı görülüyor; ancak bunun önemi, Kaley’nin davasında bilirkişi olarak görev yapan ve akıllı telefonları “sürekli bağlantı halindeki bir nesle 7/24 dijital dopamin pompalayan, günümüzün şırıngası” olarak nitelendiren bir Stanford psikiyatristi de dahil olmak üzere uzmanlarca aşırı derecede abartılmıştır. Sözde “bağımlılığın dopamin teorisi”, fazla basit olduğu gerekçesiyle sert biçimde eleştirilmiştir.

 

Ancak hukuki işlem açısından en önemli nokta, karşı konulmamış bir kaydırma dürtüsü ile karşı konulamayan bir kaydırma dürtüsünü birbirinden ayırt edemememizdir. Ortada kafa karıştırıcı pek çok soru var. Özellikle ergenler arasında son derece yaygın olan önceden var olan psikolojik sorunların etkisi ile sosyal medya “bağımlılığı”nın oynadığı rolü birbirinden ayırmanın net bir yolu var mı? Ergenlerin yaşadığı sıkıntının, bunun tam tersinden ziyade, onları ilk etapta yoğun sosyal medya kullanımına yöneltmiş olması mümkün mü?

 

Bunu bilemeyiz. Hiçbir şey-ne beyin taraması, ne kan testi, ne de psikolojik bir ölçüm-bir kişinin bir dürtüyü kontrol etme kapasitesini doğrulayamaz ya da psikolojik zararların belirli bir nedenini tespit edemez.

 

Sıkıntının nedeni ne olursa olsun insanlara yardımcı olmayı amaçlayan bir tedavi sürecinde, bu tür tespitler yapmak şart değildir. Ancak bunlar, insanları bağımlı hale getirmekle suçlanan davalıların sorumluluğunun belirlenmesi açısından hayati önem taşımaktadır zira bu durum, şirketlere milyonlarca dolara mal olabilecek ve hukuki sorumluluk kapsamını büyük ölçüde genişletebilecek davalara dayanak oluşturabilir.

 

Bunlar ayrıca ifade özgürlüğü haklarını da ihlal edebilir. Anayasal olarak korunan meşru reklamların, medyada ve diğer sektörlerdeki diğer standart uygulamaların caydırılması tehlikesi vardır. Sayısız tüketicinin arzuladığı mal ve hizmetleri sunan işletmeler, potansiyel olarak piyasadan silinmek ya da fiyatları sürdürülemez seviyelere çıkarmak zorunda kalmakla karşı karşıya kalacaktır.

 

İşte bu nedenle, bir mahkeme salonundaki standart, terapistleri tatmin eden standarttan daha sıkı olmalıdır. Hukuk, yalnızca sosyal medya şirketleri için değil, aynı zamanda gevşek bağımlılık kriterlerini karşılayan kumar veya fast food gibi diğer sektörler için de kapıları ardına kadar açarak hukuki sorumluluk kapsamını gelişigüzel bir şekilde genişletmemelidir.

 

Genellikle fiziksel hastalıklarla ilişkilendirilen kontrol edilemezlik kavramlarını çağrıştıran sosyal medya bağımlılığı, klinik açıdan sağlam bir kavramdır. Ancak hukuk söz konusu olduğunda, bu kavram çok yetersiz bir bilgi temelinde aşırıya kaçmaktadır.

 

*Sally Satel, MD (Doctor of Medicine), American Enterprise Institute’ta kıdemli araştırmacı, Washington, D.C.’deki bir metadon kliniğinin tıbbi direktörü ve Yale University School of Medicine’da psikiyatri öğretim görevlisidir.

 

*Stephen J. Morse, Pennsylvania Üniversitesi’nde hukuk ve psikiyatri profesörüdür. Mahkemelerde nörobilim konusunda uzman bilirkişidir.

 

Kaynak: https://www.persuasion.community/p/the-law-shouldnt-recognize-social

Tercüme: Ali Karakuş