Sanatçının yaşadığı ıstırap, varlığı düşünme çabasının yarattığı büyük bir gerilimden kaynaklanır. Varlığı düşünmeye çalışan insan; düşüncenin sınırlarını zorladıkça kendi iç dünyasında karanlık bir alana doğru ilerler. Nitekim sanatçı da bu karanlık alanda, varlığın önünde duran tüm yapmacık dünyayı asıl varlık önünde bir engel olarak görür. Bu nedenle sanatçının acısı, yalnızca bireysel bir kriz değil, varoluşa yönelmiş kolektif bir bilincin kaçınılmaz sancısıdır.
Sanatçının içinde bulunduğu bu derin iç çatışma, onun dünyaya tutunamamasına yol açar. Dış dünyanın taklit oluşu, sanatçının gözünde gerçekliğin değerini yitirmesi anlamına gelir. Bu yüzden o, madde dünyasının boyutlarını aşmaya çalışan bir bilinçle hareket eder. Bu yönelim, onun gerçeklikten kopuşunu değil, daha derin bir gerçekliğe ulaşma arzusunu gösterir.
Sanatçının içsel hesaplaşması, kendi varlığını anlamlandırma çabasıyla doğrudan bağlantılıdır. O, bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz insanın içinde taşıdığı eksiklik duygusunu yok saymak yerine bu duygunun üzerine gider. Varlığı düşünme çabası onun için yalnızca entelektüel bir sorgulama değil, ruhsal bir yolculuktur. Sanatçı istediği kadar kaderinden kaçmaya çalışsın önünde sonunda varlığı düşünmenin açığa çıkardığı sorumluluk bilinci gereği hep ertelediği hesaplaşma ile yüz yüze gelmek zorundadır. Bu durum aynı zamanda yaşadığı trajediye kaynaklık eder ve aydınlanma sürecinin temelini oluşturur.
İçinden geçtiği bu sancılı süreç sonunda esere dönüşür ve yaratma gerçekleşmiş olur. Bu yaratma üzerinden “Varlıktan” sanatçıya, sanatçıdan okuyucuya bir aktarım gerçekleşir. Zira bu aktarım ruhsal dönüşümü meydana getirecek bir tefekkür alanı inşa eder. Dolayısıyla sanatçı okuyucunun hayatında derin bir kırılmaya neden olur. Sanatçının dünyasına girdiğinde kendi iç dünyasının da eleştiri oklarının hedefi haline geldiğini fark eder. Sanatçı, içinde bulunduğumuz sıradanlığı sarsması bakımından peygambervari bir role girişir. Bu yüzden sanatçının iç hesaplaşması bizim için de böylece bir çağrı niteliği taşır; kendimizi yeniden değerlendirmemizi sağlayan bir uyanışa dönüşür. Dolayısıyla iç dünyamızda bir hesaplaşma sürecine gireriz. Bilincimizde açılan pencereden bakarak dış dünyanın yapmacık ve baştan çıkarıcı gerçekliği ile çepeçevre kuşatılan hayatımızın amaçlarını sorgulamaya yöneltir bizi. Bu pencere, düşünsel yönümüzü tamamen değiştiren bir dönüm noktası olabildiği ölçüde sanatçı başarılı olabilmiş demektir. İşte bu noktada peygamber ile ayrışır. Bu konu başka bir yazının konusu olabilecek kadar anlamlı ve kapsamlıdır. O yüzden başka bir yazımızda bu konuya değineceğimizi not ederek asıl konuya geri dönüyorum. Oğuz Atay sanatçı ile okuyucu arasındaki bu derin ilişkiyi Tutunamayanlar’da bir nevi romanın konusuna dönüştürmüştür. Bu açıdan Turgut’u; Selim’in izinden giderek kendi anlamını aramaya çalışan bir okuyucu gibi görebiliriz.
Turgut’un bu süreçte yaptığı en önemli şey, Selim’in geriye bıraktığı bütün parçaları bir araya getirmeye çalışmasıdır. Selim’in resminin parça parça yapılması, Turgut’un zihinsel sürecini de sembolize eder. Turgut, Selim’in zihninde bıraktığı izleri takip ettikçe kendi parçalarını da fark eder. Bu nedenle parçalanmış resim yalnızca Selim’e değil, Turgut’a da aittir; çünkü Turgut kendi resmini de bu parçalar arasında aramaya başlar.
Okuyucuda meydana gelmesi muhtemel dönüşüm, sanatçının düşünsel mirasını kendi içinde işleyebilmesiyle mümkündür. Sanatçının varlığı düşünme çabası, okuyucunun daha önce fark etmediği bir iç boşluğun üzerindeki perdeyi kaldırır. Okuyucunun yön değişimi, sanatçının bıraktığı düşünsel iz üzerinden gerçekleşir. Tutunamayanlar’da Selim, sanatçı temsili bir karakter, varlığı düşünen olarak ön plana çıkar; Turgut ise bu düşüncenin harekete geçirici etkisini taşıyan bir okuyucu gibidir.
Turgut’un yaşadığı aydınlanma, Selim’in hayatına tutunamayışının Turgut üzerinde bıraktığı sarsıcı etkiyle başlar. Turgut Selim’in ölümünü anlamaya çalışırken kendi varlığının eksik yanlarını görmeye başlar. Bu eksiklik, Turgut’un hayatı olduğu gibi kabul edememesine yol açar. Bu nedenle Selim’in eksiklik duygusu Turgut’ta bir eylem çağrısına dönüşür; Turgut artık düşünmekle yetinemez.
Turgut Selim’in bıraktığı izlerden ilerledikçe kendi iç dünyasını yeniden kurmaya başlar. Selim’in varlığı düşünme çabası, Turgut’un kendi yaşamını sorgulamasını sağlayan bir aynaya dönüşür. Turgut bu aynanın içinde yalnızca Selim’i değil, kendisini de görür. Bu yüzden Turgut’un dönüşümü, bir başkasının yolculuğunda kendi yolunu bulma çabasıdır.
Selim’in yaşadığı iç çatışmanın ardından Turgut’un yön değiştirmesi, iki farklı bilincin aynı eksiklik duygusu etrafında birleştiğini gösterir. Eksiklik, Selim için bir düşünce sancısıdır; Turgut için ise bir eylem dürtüsü. Bu iki farklı yanıt, insanın varoluşsal sorular karşısındaki iki temel tavrını temsil eder: düşünmek ve harekete geçmek.
Sonuç olarak sanatçı ve okur arasındaki ilişki yalnızca iki bireyin hikâyesi değildir. Bu ilişki, varoluşun eksikliği karşısında insanın iki farklı cevabını bir araya getirir. Sanatçı düşünceyi en uç noktaya kadar taşır; okuyucu ise bu düşüncenin yarattığı boşluğu eylemle doldurmaya çalışır. Bu nedenledir ki Tutunamayanlar’da Selim’in ölümü bir son değil, Turgut için bir başlangıç olarak görülmelidir. Turgut’un yön değişimi, Selim’in bıraktığı parçaların içinden doğan yeni bir benlik arayışıdır.
