İmgelem-imge-simge-gerçek üzerine olan son yazımızı “İnsan zihninin ayırt edici özelliği olan simgeselliğin, kavrama dayalı dilin ortaya çıkabilmesine beynin potansiyel olarak haiz olduğu ancak belli bir gelişimsel düzey gerektiği, simgesel düzeye ulaşıldıktan sonra ise zihnin, beyindeki işleyiş ile tamamen tüketici biçimde asla açıklanamayacağı anlaşılmıştır. Yine sanıyorum biraz da rüya üzerine konuşursak, bu söylenenler daha aşikâr hale gelecektir.” diye noktalamıştık. Evet, tüm bu kavramları derinlemesine anlamak istiyorsak, uğrayacağımız ve bir süre konaklamamız gereken duraklardan birisi de rüya konusudur.
Bugün modern tıp ve onun bir dalı olan psikiyatri, uyku hakkında yüz yıl öncesiyle kıyaslanamayacak ölçüde fazla bilgiye sahip. Uykunun safhalarını, hangi safhada bedenimizde neler olduğunu, rüya ile bağlantısını ve daha birçok şeyi artık bilebiliyoruz. “Uyku tıbbı” diye özel bir bilgi alanına sahibiz. Ama bırakın niye rüya gördüğümüzü henüz niye uyuduğumuzu tam olarak söyleyebilmekten çok uzağız.
Rüya konusunu konuşabilmek için muhatabımızda baştan bazı şartlar aradığımız söyleyerek başlamalıyım. Mesela görme engelli kardeşlerimizin nasıl rüya gördüğü üzerine kafa yormamışsanız, rüya konusundaki bilgileriniz hayli yetersiz ya da ezbere dayalıdır. Rüya konusunda konuşabilmek için bugünkü bilimsel bilgimize göre şu ikinci bir soruya da akla yakın bir cevabınız olması gerekiyor. O da hayvanların rüya görüp görmediği hakkındadır. Merak etmeyin her iki konuda da epey bilimsel yayın var. Bilimsel bilgilerimizi popüler dile aktarabilen kitapların en iyilerinden birisi D. Daraaisma’ın “Düş Dokumacısı” (Metis Yayınları, Çeviren: T. Yalnız)… Görme engellilerin algı sistemleri ve zihin işleyişleri hakkında daha ayrıntılı ve somut bilgi edinmek istiyorsanız, dünyanın tanıdığı görme engelli ressamımız Eşref Armağan’la ilgili belgeseli internette bulup seyretmenizi öneririm. Hayvanların uyku çalışmalarında, insanın rüya gördüğü REM (Rapid Eye
Movement) safhasının birçok hayvan türünde de var olduğu, çeşitli memeli ve kuş türlerinde yapılan araştırmalar, REM uykusu sırasında insanlardakine benzer davranışsal tepkilerin gözlemlendiğini ortaya koymuş durumda. Hayvanların uyku esnasında sergiledikleri hareketler, ses çıkarma, titreme ya da hızlı göz hareketleri gibi davranışlar, insanlarda rüya sırasında görülen motor aktivitelere
benzerlik gösteriyor…
Bu arada, geçmeden, Rüya uykusu da denilen REM uykusunun anne karnından itibaren insan yavrusunda da görüldüğü ve hatta bebeklerde yetişkin insana göre daha sık REM uykusu olduğunu da not edelim.
Canlılar REM uyur ama sadece simgesel dili bilenler rüya görür
Sadece uyku ve rüya çalışmalarını belli ölçülerde bilmekle kalmayıp aynı zamanda rüya üzerine epey kafa yormuş, yüzlerce rüya dinlemiş bir ruhiyatçı olarak, tüm bunların sonucunda bugün kendime göre bir bakış açısına sahibim: Rüyalar hakkında bu bakış açısından gördüklerime göre değerlendirme yapmaya çalışıyorum. Anlatayım.
İnsan, konuşan değil dili olan, simgeleştiren bir varlık. Hayvanların kendi aralarında bir haberleşme, bir iletişim sistemleri olduğunu yani kendi aralarında konuştuklarını artık biliyoruz ama insan gibi yaşantılarını, duygularını, düşüncelerini anlatamıyorlar, dile dökemiyorlar, hikâye edemiyorlar. Oysa insan anlatan varlıktır hem kendi yaşadıklarını hem başkalarından görüp duyduklarını hikâye edebilir. Sadece insan, hayat, dünya, insanlar ve daha önemlisi kendisi hakkında bir hikâyeye, bir anlatıya sahip. Dinleyen bulunur mu, dinleyen ne kadar anlar, her anlama yanlış anlama mıdır bilinmez ama insan hep anlatır, başkasını bulamazsa kendine anlatır durur.
Rüya da insanın hikâye eden varlık oluşundan bağımsız değil. Bu yüzden rüya incelemelerinin bilimsel altyapısı ne söylerse söylesin bana göre, her rüya, son tahlilde bir hikâyedir; hikâyelerimizden bir hikâye… Bu yüzden hayvanların uyku çalışmalarından insandaki rüya uykusuna benzer beyin elektriksel aktiviteleri sağlanmış olsa da benim için açıktır: Sadece insan rüya görür, görme engelliler dâhil…
“Sadece insan rüya görür” ifadesi üzerinde biraz düşünmeyi gerektiriyor. Özellikle memeliler olmak üzere diğer canlıların da uykularında rüya için biyolojik bir temel olduğu kesin. Ama gerek diğer canlılar, gerek anne rahminde beyin gelişimi ortaya çıktıktan itibaren insan yavrusu, uykularının REM safhasında neler görüyor bilmiyoruz, bilemeyeceğiz. Hiçbir zaman bir yarasanın beynine sahip olamayacağız. Ama bildiğimiz bir şey varsa, o da insanın zihninin gerçeği imgesel ve simgesel prizmalardan süzülen bir algı sisteminden geçerek idrak ettiği… Biz, “Sadece insan rüya görür” derken bunu anlatmaya çalışıyoruz. Diğer canlılarla ortak bir uyku biyolojisine sahibiz tamam ama imgesel ve simgesel düzen yalnızca insanlara mahsus olduğu için rüya gören, gördüğünü rüya diye anlatan sadece biziz…
Yarını, geleceği, öteyi, maverayı merak eder, oraya dair bir haber bekleriz. Rüya ve yorumu, psikolojimizin bu haber beklentisi muvacehesinde ele alınmak zorundadır. Uykuda gördüklerimiz, sırrını bilelim bilmeyelim, bize ötelerden bir haber olarak varoluşumuzda bir yer tutar; çoğu zaman kendini hemen ele vermeyen, yoruma, tabire, yani hikâyeye ihtiyaç duyan bir haber…
Uyku ve rüyalar hakkında çok fazla bilgiye sahibiz bugün ama rüya muhteviyatının bize bir şey anlatıp anlatmadığı yani rüyanın nasıl tabir edilmesi gerektiği konusunda da bilimsel bilgimiz henüz yok denecek kadar az. Bu nedenle rüyalarımızı anlama, bir bilene tabir ettirme arzumuz, geleneksel dünyanın insanları kadar olmasa da hala çok canlı. Süren sadece kadim anlayış değil, mesela Freud’un psikolojik bakışına inananlar da tıpkı onun gibi rüyaları bilinçdışına giden kral yolu olarak görüyorlar. Onun rüyalarla ilgili söyledikleri birçok bakımdan bugünkü bilimsel anlayışımızla çelişse de tıpkı Freud gibi rüyanın görünen anlamlarının altında yatan örtük anlamı keşfetmeye çalışıyorlar.
Geleneksel dünyanın insanları için rüyalar biz modernlerden daha önemliydi. Din, onların dünya hayatlarında en önemli yol göstericiydi. Dini metinlerde de rüyalar vazgeçilmez önemde yer kaplıyordu. Mesela Müslümanlar, dün olduğu gibi bugün de Kur’ân-ı Kerim’deki rüyalarla ilgili kıssaların, ayetlerin hakikatine inanıyorlar, onları anlamaya, bugün bize ne söylediklerine bakmaya gayret ediyorlar. Kuran-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un rüya tabiri için “Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir” deniyor (Yusuf/37). Hz. Peygamber’den (sav) nakledilen “Rüya üç çeşittir. Biri sahih rüyadır ki, Allah’tan bir müjdedir. İkincisi kişinin ruhuna konuşması yani bedenin ruha fısıldamasıdır; üçüncüsü de şeytanın kişiyi üzmesidir. Biriniz hoşlanmadığı bir şey görürse kalkıp namaz kılsın, onu kimseye söylemesin” gibi hadisler de dini hafızamızda kayıt altında.
Velhasıl, hepimiz rüya görüyoruz, üstelik bugünkü bilgilerimize göre “hiç rüya görmem” diyenlerimizin bile kesinlikle rüya gördüklerinden eminiz. “Rüya” kelimesini çoğu zaman olumlu anlamda kullanıyoruz. Onu kâbustan ayırıyoruz. “Rüya gibiydi”, “Rüya gibi geldi geçti” diyoruz. Gördüğümüz rüyayı anlamaya çalışıyoruz, kimimiz bunun için özel tabirci buluyoruz. Hâlâ istihareye yatan kimseler olduklarını ve bazılarının onlara müracaat ettiklerini duyuyorum. Ben kendi adıma rüyaları bize özel bir anlatı olarak görmenin yanı sıra üstat Sait Başer, “düşünme”nin kendi içine, özüne, hakikatine düşmek manasına düşmekten kaynaklandığı yorumundan kalkarak değerlendiriyorum. Rüya, yani düş, insanın kendisiyle ilgili düşünmesi için bir fırsattır diye görüyorum. Rüyalara bakışım büyük ölçüde bu işe yıllarını vermiş dostum Prof. Dr. Hayrettin Kara’nın bakışıyla uyuşuyor. (Meraklısı Prof. Dr. Kara ile yaptığımız “İnsanlık Hali” programımıza bakabilir: https://www.youtube.com/watch?v=YC7yt3XbVF8)
