Post-Truth Batağına Saplanan Kimler ?

Felsefeci olduğundan post-truth hakkındaki çoğunluğu komplovari olan başka çalışmalardan daha fazla önemsenmesi gereken çalışmasında McIntyre'a göre post-truth, Trump'ın ilk dönem iktidara gelişini sağlayan ve iktidarını koruyan bir mekanizma ile Brexit'i gerçekleştiren bir mekanizma olarak işlev görmüştür. Dolayısıyla post-truth, Amerikan yönetimlerinin ulusun değerlerini savunduğu iddia edilen "tinsel" bir mekanizma aracılığıyla örgütlü yalana bulaşmasını, sonradan yapılan ifşalarla "hakikat"i etkisizleştirmesini değil, popülist söylemlerle iktidara gelmeyi veya (Brexit örneğinde) istediğini elde etmeyi sağlayan mekanizmadır.
Ağustos 29, 2025
image_print

Post-truth ifadesi çetrefilli bir ifadedir. Bunun nedeni ifadenin ne kendinden önceki post-modernlik veya post-metafiziksel gibi ifadelerle anlatılmak istenen kavramsal değişimler içermesi, ne de kavramsal değişimlerde de zımni olarak var olan (diyelim ki bir “postwar” -savaş sonrası- ifadesindeki gibi) netice itibarıyla bitmiş bir olayın sonrasında olayın etkilerinin bir şekilde hala hissedilebildiğini göstermesidir. Post-modernlik veya post-metafiziksel gibi ifadelerde modernlik veya metafizik gibi tanımlamalara eşlik eden kavramsal yapıların ya kendiliğinden (daha çok “geç kapitalizmin kültürel mantığın”ndaki gibi ekonomiye indirgenen toplumsal şartlar gereği) veya birtakım felsefi muarızları eliyle aşındığı kabul edilir.

Post-modernlik sözkonusu olunca bu kavramlar daha çok epistemolojiyi ilgilendirir. Bu haliyle ifade, önce bir modernlik durumu tanımlar ve duruma şeklini-şemalini veren bir bilgi faili olarak Özne, bir bilgi nispeti olarak Rasyonellik, bir bilgi nesnesi olarak (Evrensel veya Küresel Toplum da dahil) Toplum, bir bilgi vasıtası olarak (klasik ve sembolik mantık da dahil) Söz (Logos), bir bilgi şekli olarak da Yazı (onunla bağlantılı olarak Yazar) gibi tanımlamaların artık geçerli olmadığını, aşındığını; bunların yerine bu tür tanımlamaların tekbiçimliliğinin karşısına aldığı başka tanımlamaların (örneğin Özne yerine Öteki’nin, Rasyonalite yerine -tamamıyla değil ama çoğunlukla- Anlatı’nın, Toplum yerine -yine tamamıyla değil ama ekseriyetle- Komünite’nin, Söz yerine -bir örnek olarak, mantığı da barındıran ama onu kendi ekseninde döndürüp duran- Dekonstrüksiyon’un veya benzerlerinin, Yazı yerine modern okuma biçimlerinde bastırılmış ya da saklı anlamları ortaya çıkaracak bir Hermenetik Şüphe’nin vesaire) geçerli olmaya başladığını ileri sürer. Elbette post-modernlikte de modernlikten birşeyler vardır; ama esas olan artık yeni düşünce dünyalarının kapılarının açıldığı iddiasıdır. İddia açılan kapının anahtarına göre biçim alsa da ve dolayısıyla modernlik gibi yekpare bir post-modernlikten bahsedilemese de sözkonusu olan bir dönemselleştirme olarak modernlik sonrası değil, bunun zımni olarak varsayılması yanında, modernliğin kavramlarına ve kategorilerine duyulan kuşkudur.

Post-metafiziksel ise olması gereken açısından olanı anlamlandırmaya son verilmesine, bu yolla metafiziğin kadim sorularının ve bu sorulara bağlı kavramsal evreninin, “dilsel dönüşüm” (linguistik turn) çerçevesinde dönüştürülmesine karşılık gelir. Buna yeni sekülerleşme tarzları da eklenir. Post-modernlik kadar olmasa da entelektüel ve akademik arenayı işgal eden post-metafiziksel, bu nedenle, yarım kalmış bir modernliğin kendini meşrulaştırması adına, özellikle siyaset felsefesinin kendisini olması gerekenden kurtararak içinde yaşanılan dünyanın reel sorunlarına odaklanması gerektiğini öne sürer. Siyasal sorunlara yerinde ve çoğulcu bir şekilde karar verecek usullerin devreye sokulması gerektiğini savunur. Temel tezi, (ister dini, ister metafiziksel, isterse de idea formları veya benzeri tarzlarda olsun) “başka bir dünya yoktur” önermesine dayanır ve post-metafiziksel düşünürler, sözkonusu “dünya”ya verdikleri değer açısından farklılaşsalar da, Varlık, Tin, İyi, hatta tek başına Metafizik gibi büyük başlıkların olmadığı; bunun yerine toplumda konuşulan dilin pragmatiğine ve diyaloğuna, bu yolla da rasyonelliğine dayanan çözümlerlerde anlaşılması gerektiği konusunda neredeyse hemfikirdirler.

Nihayette pots-metafiziksel, arzileşmeye denk düşer. (Geçerken belirtelim: Evrene açıldığı varsayılan modernliğin kendini bu arzileştirmesi, adına Arz denilen gezegene bağlaması ve buna dünyevileşme ya da -kimi zaman “Earth” karşılığı da kullanılan Arz anlamındaki “Globe”dan mülhem globalizasyon karşılığı küreselleşme demesi gerçekten ilginç, ama bir o kadar da ciddi bir paradokstur. Daha önceki yazılarda modern yalanı ilk kez kavramsallaştırdığına ve bu yolla nasıl bir totalitarizm icat ettiğine değindiğimiz Koyré’nin Kapalı Dünyadan Sonsuz Evrene adlı çalışması meselenin paradoksal yönüne hiç değinmeden bu süreci ya da kozmografya faraziyelerini tek yanlı olarak anlatan bir çalışma olarak görülebilir; öte yandan, Meillassoux’nun Sonluluk Sonrası çalışması da, Alain Badiou’nun küme teorisi çerçevesinde geliştirdiği bir ontolojiye yaslansa da, Koyrévari bir soya bağlanabilir. “Bütün bir dünya bir sahnedir. Bütün erkekler ve kadınlar da birer oyuncu” diyen Shakespeare’in kumpanyasından kazandıklarını yatırdığı tiyatro girişimine “Globe” adını vermesi de Globe’un ya da Arz’ın girişimci Shakespeare’in muhayyilesindeki kadar darlaştırıldığının bir göstergesidir.)

Post- ekinin sadece bir dönemselleştirme aracı olarak kullanıldığı ifadelerde ise, meselenin kavramsal boyutu değil, belirli bir ölçekte belirleyici olmuş bir olayın bitiminden sonra daha çok yan etkilerinin devam ettiği anlatılmaya çalışılır. “Savaş sonrası” (postwar) ifadesi, savaşın getirdiği yıkımın savaş bittikten ve barış geldikten sonra da hala hissedilebildiği bir duruma gönderme yapar. Türkçeye nasıl çevrileceği konusunda henüz tam bir mutabakatın olmadığı; “gerçeklik sonrası”, “hakikat ötesi”, “gerçek ötesi”, “post gerçeklik” gibi karşılıkların önerildiği; ancak burada bizim “hakikat sonrası” olarak karşılayacağımız post-truth, ne kavramsal ve ne de dönemsel bir geçişi ifade eder ve çetrefilliği de buradan doğar: Post-truth bir muhteva dönüşümünün ifadesidir ve bu haliyle ne kavramsal ve ne de dönemsel bir göndermede bulunur. Anlaşılacağı üzere, muhteva aşkınlaştırılır.

Sorun da burada yatar: Eğer o muhtevanın ne olduğunu post- ekinden (veya Türkçe çevirisindeki “sonrası” ifadesinden anlaşılacağı üzere) belirleyen kendinden önceki bir muhtevaysa, gerçekten muhtevada nasıl bir değişim veya dönüşüm gerçekleştiğinden bahsedilebilir ve dahası muhteva nasıl aşkınlaştırılabilir? Anlaşılacağı üzere, muhteva burada daha çok “hakikat”i ilgilendirir. Post-truth “hakikat” anlayışında ciddi bir içerik kayması olduğu iddiasıyla gündeme getirilmiştir. Demek ki post-truth kavramını benimseyenler, muhtevanın belirleyiciliğinin “hakikat” olduğunu iddia ederler. Ancak aşkınlık sorunu da burada ortaya çıkar: “Hakikat”in diyelim ki en azından bir paradigma olarak hakim olduğu bir dönem veya kavramsal çerçeve var mıdır ki “hakikat”in sonrası olsun? Aksi takdirde “hakikat” hep olması gereken bir ideal, mefküre veya form olarak, “görünmez”in “görünür” üzerindeki darlaştırılmış bir etkisi olarak kalacaktır.

İkincisi, post-truth’un olgusal bir inkar; nesnelliğin reddedilmesi; olgu ile inanç, olgu ile kanaat veya olgu ile görüş arasındaki mesafenin kapanması anlamına geldiği iddia edilir. Ancak ifadenin (aslında, bütün post-metafiziksel düşüncelerde olduğu gibi, kasıtlı olarak) siyasal alanla sınırlı tutulmaya çalışılması, siyaset içre bir nesnellik, gerçeklik, olgusallık (veya tezahürat), kanaat, görüş, kanı, inanç gibi ifadelerin hep nesnel bir anlamının olduğu iddiasını taşır ki böyle bir sabit nesnel tanımların geçerli olduğu herhangi bir devir gösterebilmek zordur, hatta imkansızdır. Arz, tek bir “hakikat”in hakim kılındığı bir yer hiç olmamıştır ve zaten olması mümkün olmadığı için Arz’dır; yani engindir, geniştir; en’i de bir boy’a ihtiyaç duyar; bu, bazılarının zannedebileceği gibi, pre-modern bir ifade değil, dünya için ne kadar söylenebilirse ontolojik bir ifadedir. Ancak eniyle boyuyla cihanşümul siyaset etme tarzları mümkündür ki adına nizam denilir ve dünyanın nizamı devirden devire değişebilir. (Geçerken belirtelim: Türk tarihyazımının en büyük zaafiyeti, Arzı, bununla bağlantılı olarak da “territoryalliği” unutmuş olması, en’i olmayan bir boy’la uğraşmasıdır. Bunda elimizdeki sazı alıp yerine ne idüğü belirsiz bir şaman davulu yerleştirme çabalarının etkisi büyüktür. Kendi nefsine bile hakim olamayan şamandan hakimiyet telakkisi çıkmaz. O tuhaf mahluk şamanın en’i unutup yükseldiği iddia edilen boy’u da herhangi bir nispete sokmak mümkün değildir. Kadim dönemlerden bahsedildiği iddiasıyla bu tür bir irrasyonalitenin izahı da mümkün değildir. Mitin bile bir rasyonalitesi vardır ya da mit de rasyonallikle bağlantılı bir biçimde izah edilebilir, çünkü arzi boyutu vardır; ama şaman veya benzeri mahluklar kendilerini aynı zamanda hem muhayyel ve hem de gerçek olarak sunma gibi bir zaafiyet taşır. Bu durumda sözde şaman kozmogonisinin faili, arziliği olmadığından, kafası künhünü bir türlü çözemediği gökte dolaşır, önündeki çukuru göremez. Şamanın yerleri kutsadığı iddiası da onu arzileştirmeye yetmez. O kutsanan yerlerin yerle alakası yoktur çünkü. Aynı “territoryallik” durumu Osmanlı için de geçerlidir. Örneğin Cemal Kafadar, şaman kozmogosininin tersine, Hacı Bayram’ın “çalab”ının yarattığı “şar”ın “iki cihan aresi”nde olmasını, boy’la açıklamaktan vazgeçer ve onu en’e bağlar. Böyle olunca “iki cihan aresi”, sanki iki farklı kültür arasındaki ara bölge gibi bir şeye dönüşür. Ancak Kafadar’da da “territoryal” düşünce yoktur ya da Roma için vardır ama Osmanlı için yoktur; olduğu kadarıyla bir çadırın veya köy meydanının en’i kadardır çünkü. Bu nedenle Osmanlı tarihyazımında hakimiyet telakkisi tamamıyla değil ama çoğunlukla bir amme hukuku değilmiş de sanki astrolojik bir şeymiş gibi anlatılır.)

Post-truth ifadesindeki bu tür yapısal sorunlar bir yana, ondaki başka bir sorun, entelektüel soykütüğünün çıkarılamamasından doğar. Bu konuda çok derinlemesine, denebilirse felsefi ciddi çalışmalar yoktur ve sanki iş matbuat köşelerine havale edilmiş gibidir. Yine de var olduğu kadarıyla akademik, bolca da medyatik yazılarda, post-truth’un entelektüel soykütüğünün, her zaman olmasa da, olmadığı zaman dahi zımni yollarla, Arendt’in siyaset ve yalan söyleme arasında kurduğu ilişkilere uzatılabileceği gibi bir kanaat hakimdir. Oysa bu, Amerikan dış politikasına ayarlı kamusal entelektüelliği yüceltmek olur. Arendt’in “hakikat” tanımı nedeniyle böyle bir iddia da mümkün değildir. -Önceki yazılarda da uzun uzadıya ve farklı bağlamlarıyla ele aldığımız gibi- kabaca ifade edilirse, Arendt’te hakikat münzevinin işidir ve alenileştirildiğinde pazar yerinin (ya da arziliğin) seyrine kendisini kaptırma riski taşır. Zaten Arendt hakikatin karşıtının yalan değil, kanı, kanaat ve görüş olduğunu; yalanın, özellikle de örgütlü yalanın siyasal alanda ortaya çıktığını ve olgu inkarına dayandığını buna göre iddia eder.

Bu nedenle post-truth ifadesi, Arendt’in -ayrıca tartışılması gereken- analitik ayrımlarına çok uygun bir ifade değildir. Kim ki post-truth’un entelektüel dayanağı olarak Arendt’in makalelerini gösteriyorsa, başkaları kadar Arendt tarafından da modern değil modern öncesi klasik yalanın bir özelliği olarak gösterilen üstünü örtme veya gizleme işinin bir parçasıdır. Post-truth, Amerikan işidir ve bizzat Amerikan politiğine içkindir; üstelik bu içkinlik “hakikat”i aşkınlaştırarak dönemselleştirilemez. Yani, post-truth kelimesinin tarihi daha baştan klasik yalana özgü bir saklamayla ve örtmeyle birlikte gerçekleşir. Post-truth ifadesinin soykütüğüne dair yapılması gereken ciddi bir gözlem, bu ifadenin “hakikat”i kuruluşundan beri Amerikan siyasal sistemine içkin olan bir değer biçiminde sunmaya çalışmasıdır. Oysa böyle bir “hakikat” dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

Kelimenin -tespit edilebildiği kadarıyla- ilk kullanımı da bunu doğrular. Post-truth kelimesinin ilk kullanımı, muhtevasına bir çerçeve çizmek adına aşağıda ayrıca ele alacağımız üzere, Trump iktidarıyla ve Brexit’le bağlantılandırılsa da, ortada ne Trump’ın, ne de Brexit’in olduğu 1992 yılına kadar geri gider. Kelimeyi ilk kullanan, The Nation dergisinin 6-13 Ocak 1992 tarihli nüshasında “The Watergate Syndrome: A Goverment of Lies” başlıklı bir yazı yazan Steve Tesich’tir (bu yazı, “Bir Yalanlar Yönetimi” başlığıyla 23 Haziran  2019 tarihli Gazete Duvar‘da Abdurrahman Aydın’ın yaptığı Türkçe çeviriyle yayınlanmıştır ve sözkonusu yayının sitesinden okunabilir). Tesich, Arendt’in de klasik yalanın aksine modern örgütlü yalanın gizleme veya saklama yerine şahitlikleri haiz olguları tahrip etmeye yöneldiğini göstermek için birer örnek vaka olarak ele aldığı Vietnam ve Watergate (“skandal”ın Türkçesi olarak kullanılması gereken bir kelimeyle) rezaletlerine, (Reagan yönetimi sırasında İran’a gizli yollarla silah satılması ve bu satıştan elde edilen gelirin de Nikaragua’da sol yönetimle savaşan sağcı contra militanlarına aktarılması rezaletini işaret eden) İrangate’le Bush yönetiminin Irak savaşına gerekçe olarak gösterdiği bütün kanıtların aslında üretilmiş, olgusal tahribat içeren sahte kanıtlar olması rezaletlerini de ekleyerek, Amerikan siyasetinin içine girdiği bir rezalet sarmalına dikkat çeker.

Ona göre bu her rezalet sonrası, yönetimler, Amerikan halkının sırtını sıvazlayarak her birinden “zafer”le çıktıklarını ve “demokrasi”yi koruduklarını iddia edebilmişlerdir. Ne var ki bütün bu süreçler sonunda “demokrasi”yi koruma adına yapılan ifşaatların (ya da rezaletlerin sızdırılmasının) ve Watergate’te olduğu gibi Nixon’ın özür dilemesinin, “hakikat”in rezaletler sonrası yapılan ifşalarla ve özürlerle iç içe geçmeye başladığını işaret eder: Evet demokrasi galip gelmiştir; evet, birtakım rezaletler olsa da Amerikan milleti işin içinden neticede zaferle çıkmıştır, ama bütün bu zaferlerin ardından başka bir şey gerçekleşmiştir: Hayli örgütlü yalan içeren rezaletlerin ardından ifşa olunan olgularla birlikte Amerkan halkı ifşa olunan “o hakikatten utanmaya başladı … Hakikati kötü haberlerle eşitlemeye yöneldi”. İkincisi, “hakikatler” ile o “hakikatler” adına söylenen örgütlü yalanların bu kadar iç içe geçmesinin örgütlü yalanla elde edilen zaferler ile sonradan ifşa olunan “hakikatler” arasında kurduğu ilişkidir: “Yönetimin bizlere mesajı şuydu: Sizlere şanlı bir zafer verdik; kendinize olan saygınızı sizlere geri verdik. İşte hakikat! Hangisini tercih edersiniz? Bunun içerimleri insanı dehşete düşürüyor. Bize hakikate ve öz-saygıya aynı anda sahip olamayacağımız söyleniyor. Seçmek zorundayız. Biri diğerini dışlıyor”. Üstelik Tesich, Amerika’yı da o dünyaya ürkütücü olarak göstermeye çalıştığı totaliter rejimlerle bu bağlamda eşitlendiğini öne sürer: “Ama bunun [örgütlü yalanlarla kazanılan zaferlerin ve demokrasinin] içerimleri daha da korkunç. Totaliter canavarların yalnızca rüyalarında salyalarını akıtacak bir halkın prototipleri haline geliyoruz hızla. Şimdiye kadar bütün diktatörler hakikati bastırmak için epey çalışmak zorundaydılar. Bizler, bunun artık gerekli olmadığını, önemi ve değeri ne olursa olsun her türlü hakikati erozyona uğratabilecek ruhsal [spiritual; tinsel] mekanizmalar geliştirmiş olduğumuzu bizzat kendi edimlerimizle söylüyoruz”.

İşte Tesich bir yandan örgütlü yalanların ardından sonradan ifşa edilen “hakikat”ten utanılmaya ve bu anlamda “hakikat” ile “kötü haberler”in (Trump’ın “fake news”üyle mesafesi hayli kısa olan “bad news”ün) eşitlenmeye başlanması, diğer yandan da demokrasinin ve zaferlerinin örgütlü yalanlarla elde edilebilmesi ve bir milletin kendisine saygısının ancak örgütlü yalanla kurtarılabilmesi mekanizmasına post-truth der: “Özgür [yani totaliter olmayan] insanlar olarak bizler, son derece köklü [fundamental] bir yoldan, post-truth bir dünyada yaşamak istediğimize özgürce karar verdik”. Tesich’e göre post-truth, birbiri ardına işlenen rezaletlerin örgütlü yalanlarının arkasındaki “hakikatler”in sonradan ifşa edilmesinden artık korkulmadığı bir mekanizmayı işaret eder: Yönetimlerin o rezaletlere yol açan örgütlü yalanların ardındaki “gizliliği kaldırmakta bir sakınca görmemesi, artık hakikatten korkmadığını gösteriyor; çünkü hakikatin üzerimizde pek az bir etkisinin olacağını biliyor”. Böylece literatürde tespit edilebildiği kadarıyla ilk kez bu şekilde kullanılan post-truth, aracılığıyla şanlı zaferlerin kazanıldığı ve demokrasinin korunduğu örgütlü yalanların ardındaki “hakikatler”in sonradan yapılan ifşalarla açıklanmasının vasıtası olan birtakım “tinsel mekanizmalar”la “hakikat”i artık etkisiz hale getirilmesini işaret eder. “Hakikat” oradadır, ama örgütlü yalanlarla berheva edilmektedir.

Anlaşılacağı üzere konjonktürel bağlam Arendt’in de kullandığı bir bağlamsa da Tesich’in post-truth’unda Arendtçi hakikat ile olgusal gerçeklik kavramları arasındaki farklılıklar silinmiştir. Tesich, The Nation gibi dergilerde çokça görülen bir “dissident” üslubunu kullanır. (Geçerken belirtelim: “Dissident”ın Türkçede “muhalif” olarak karşılanması, barındırdığı bazı fazlalıkların kaybolmasına yol açar. “Dissident” sadece “muhalif” değildir, ayrıca ister mefkurevi, isterse de örgütsel bağlılığıyla, ama en çok da insan doğasına dair yaklaşımıyla, mevcut nizamdan başka bir nizamın adamıdır.) Hem bu durum ve hem de felsefi kavramlara çok da aldırmayan bir matbuat yazısı olması Tesich’in makalesinin bir özelliği olarak görülmelidir.

Ne var ki bu özellik Arendtçi bağlamın nasıl dönüştüğünü ve “hakikat”in kendi başına nasıl bir muhteva kazandığını da gösterir. Tesich bunu Arendt’in yapmayacağı bir biçimde Amerikan kuruluş düşüncesini “mit”le açıklar: “Bir ulusun miti, her ulusun miti muazzam bir güç kaynağıdır. Amerika miti içerideki ve dışarıdaki sayısız kuşağa ilham verdi; çünkü geleceğe doğru bir halk olarak hareket ettiğimize yönelik bir inanç vardı ve bir yandan aldığımız mirastan yararlanırken bir yandan da yapıp ettiklerimizle herkes için daha iyi bir geleceğe katkıda bulunduğumuza inanıyorduk. Yaklaşık 200 yıl boyunca vaat buydu; yaşayan inanç, ahlaki kesinlik ve yolculuğumuzun hakiki kutbu buydu” (italikler eklendi; Türkçe metinde “north”a “kutup” değil lafzi bir çeviriyle “kuzey” denmiş).

Ona göre “hakikat” işte bu “içerideki ve dışarıdaki” birçok nesle ilham veren “geleceğe doğru bir halk” olarak “herkes için daha iyi”yi sağlayabileceğine dair bu “mit” çerçevesinde muhteva bulur. Post-truth, kendi başına tinsel olan bu gelecek beklentisinden başka bir “tinsel mekanizma” yaratarak, zafer ve demokrasi adına eyleme geçirilen örgütlü yalanlarla bu “mit”in “hakikat”ini tahrip eder. Üstelik kişiyi bu mitsel “hakikat” beklentisine karşı çıkarak Anti-Amerikan olmaya sevk eder. Çünkü Tesich’in karşı çıktığı örgütlü yalancıların sebebi tam da sadece Amerika’yı değil, bütün bir arzı da ilgilendirdiği iddia edilen bu “hakikat”tir. Arendt olsa herhalde hakikat”e hiç de olgusal olmayan bu muhteva kazandırmaya kamusal kendini kandırma derdi.

Post-truth’un Amerikan siyasetin iç işleyiş mekanizmalarına, hatta “tinsel mekanizması”na bağıl bu bağlamına rağmen, nedense soykütüğünün bu ilk görünüşünden neredeyse çeyrek asır sonraki bazı gelişmelere atfedilmesi, kendi muhtemelen kullanım değerinin döneminin artık geldiğini işaret eder. Örneğin The MIT Press’in gündeme yeni giren meseleler ve konular hakkında temel bilgilerin verildiği “Essential Knowledge” serisince 2018’de yayınlanan Lee McIntyre’ın Post-Truth adlı kitabında post-truth, bir yönetimin arkasındaki olguların sonradan ifşa edildiği örgütlü yalanlarla kendi halkına zefer getiren, kendi saygınlığını koruyan ve demokrasiyi kurtaran bir iktidar mekanizması olarak kullandığı bir kandırmaca hali olarak değil, “hakikat”e siyasal bir hakimiyet mekanizması olarak meydan okunması olarak sunulur. Bu durumda post-truth, Amerikan işi olmaktan çıkar ve neredeyse küreselleştirilir.

Felsefeci olduğundan post-truth hakkındaki çoğunluğu komplovari olan başka çalışmalardan daha fazla önemsenmesi gereken çalışmasında McIntyre’a göre post-truth, Trump’ın ilk dönem iktidara gelişini sağlayan ve iktidarını koruyan bir mekanizma ile Brexit’i gerçekleştiren bir mekanizma olarak işlev görmüştür. Dolayısıyla post-truth, Amerikan yönetimlerinin ulusun değerlerini savunduğu iddia edilen “tinsel” bir mekanizma aracılığıyla örgütlü yalana bulaşmasını, sonradan yapılan ifşalarla “hakikat”i etkisizleştirmesini değil, popülist söylemlerle iktidara gelmeyi veya (Brexit örneğinde) istediğini elde etmeyi sağlayan mekanizmadır.

Bu tür bir tanımda kelimenin birden popülerlik kazanmasını da rol oynamış görünür. Konu hakkında yazan hemen hemen herkes gibi McIntyre da, “‘Post-truth’ fenomeni”nin, “Oxford Sözlüklerinin Kasım 2016’da bu kelimeyi 2016’nın yılın kelimesi seçmesiyle kamuoyunun dikkatini çekti”ğini iddia eder. Oxford’un sözlüklerini hazırlayanlar artık her kimseler, “2015’e kıyasla kullanımda yüzde 2.000’lik bir artış görüldükten sonra”, kelimenin “yılın kelimesi” olmasına karar vermişler (bu kadar ciddi bir artışın kanıtlandığını gösteren herhangi bir kaynağa ulaşamadım maalesef). Post-truth kelimesinin alternatifi ise aşırı sağı gösteren “alt-right” ile Brexit savucunucu anlamında “Brexiteer” imiş. Böylece post-truth, hem Trump’ın seçim kampanyasında ve hem de Brexit oylaması öncesinde, “gerçeklerin karartılması, muhakemede kanıt standartlarının terk edilmesi ve düpedüz yalan söylenmesi” şeklinde gerçekleşen bir ortamı işaret eder bir kullanıma kavuşmuş. Aynı ortam, “Macaristan, Rusya ve Türkiye’de politikacıların kendi halklarına karşı dezenformasyon kampanyalarını giderek daha fazla kullanması”nda da gözlemlendiğinden, post-truth kendi görüşlerini gerçekliğe göre ayarlamak yerine, “gerçekliği kendi görüşlerine uydurmaya” çalışanların giderek arttığı “uluslararası bir eğilimin parçası” olarak görülmeliymiş, yani neredeyse küresel bir vakaymış.

Yine de McIntyre dikkatlidir; “post-truth sadece yalan söylemekten mi ibaret?” diye sorar ve onun salt bir “siyasal çarpıtma” olup olmadığını merak eder. Ona göre durum tam öyle değildir. Çünkü “‘post-truth’ kelimesi indirgenemez bir şekilde normatiftir”. Dolayısıyla “hakikat kavramına önem veren ve saldırı altında olduğunu hissedenlerin bir endişe ifadesi” olsa da madalyonun bir de öteki yüzü vardır: “Tek bir nesnel hakikat fikri hiçbir zaman tartışmalardan muaf olmamıştır”. Öyleyse bu normatifliği nasıl açıklamak gerekir?  McIntyre meselenin siyasal yelpazenin sağıyla veya soluyla ilgili olmadığını; “belki de, on yıllar önce hakikat fikrine yönelik büyük ölçüde sol görüşlü göreceli ve postmodernist saldırıların, şimdi sağ görüşlü siyasi aktörler tarafından benimsendiği bir kaynaşma”yla karşı karşıya kaldığımızı iddia eder. “İster liberal ister muhafazakar olalım, hepimiz post-truh’a yol açabilecek türden bilişsel önyargılara eğilimliyiz” da diyerek Amerika, Britanya, Macaristan, Rusya ve Türkiye örnekleriyle yetindiği bir küreselleştirme emaresini, neredeyse getirip insan olmamızın bir sonucu olmaya bağlayıverir.

Yine de “Sağcı politikacılar ve diğer bilim inkârcıları Derrida ve Foucault’yu okumasalar bile, fikrin özü onlara da ulaşmıştır” gibi tuhaf bir görüş de sunarak post-modernlikle post-truth arasında sanki bağ varmış gibi davranır (üstelik Derrida veya Foucault’ya Trump muamelesi çeker. Geçerken belirtelim: Yukarıda çetrefilli bir ifade olduğundan doğrudan bağlantılandırılamayacağına değindiğimiz post-truth’la post-modernizmin birbirine bağlanması genelde yaygındır. Örneğin, Independent Türkçe’nin 9 Nisan 2020 tarihindeki bir girdisinde “Hakikat Sonrası Çağı Anlamak: Propaganda ve Medya” başlığıyla konu hakkında yazan Rıfat Özcan, Edward Said’in Filistin davası savunucusu görünmek için geçmişini “süslediği” gibi ilginç örneklere değinirken, “hakikatler”in değil “perspektifler”in önemli olduğunu savunan Nietzsche yanında bu sözü beyaz perdede uygulamaya geçiren Akira Kurusowa’nın Rashomon filmini de post-modernlik bağlamında post-truth’un öncülerinden sayıverir).

Burada tamamıyla özetleyemeyeceğimiz kısa çalışmasında, kimi zaman “gerçeklik”le sanki anlamdaşmış gibi kullandığı “hakikat” hakkındaki genel tavırlara dair, George Orwell’in İspanya İç Savaşı sırasındaki hatıralarını yansıtan Selam Olsun Katalonya’ya adlı eserine sonradan bir bakışı da içeren “İspanya Savaşına Yeniden Bakmak” adlı makalesinde savaş sırasındaki propaganda savaşlarıyla alakalı olarak söylediği “Bu tip şeyler [yani, propagandalar] beni endişelendiriyor, çünkü bana sıklıkla şu duyguyu veriyor ki tam da nesnel hakikat kavramı dünyadan silinip gidiyor. Herşeyden önce, bu yalanların veya her halükarda benzeri yalanların tarihe geçme şansı yüksek” cümlesindeki anafikir etrafında bir değerlendirme sunar (“duygu” kelimesine italik, aşağıda vurgulanacak nedenden ötürü, eklendi).

Değerlendirmesinde “hakikat”in veya “gerçeklik”in dünya kurulalı beri sorunlu kavramlar olduğunu; yine de normatif bir durum olarak post-truth’a yol açan, Trump dönemi veya Brexit gibi dönemsel değil derinlemesine etkide bulunan bilimin inkarı, kökleri insanlığın evriminde yatan bilişsel önyargılar, geleneksel medyanın çöküşü, sosyal medyanın ve yalan haberin yükselişi gibi nedenlerin ayrıntılı olarak incelenmesi gerektiğini belirtir. Buna rağmen, günümüzdeki post-truth tezahürleri için de McIntyre’ın, biçimsel diyebileceğimiz tanımı da vardır: “Ampirik meseleler hakkındaki inançlarımızı şekillendirmede duyguların olgulardan daha önemli olduğunu söylemek, en azından Amerikan siyasetinde yeni bir şey gibi görünüyor. Geçmişte, hakikat kavramının kendisine bile ciddi meydan okumalarla karşılaştık, ancak bu tür meydan okumalar daha önce hiçbir zaman gerçekliğin siyasi olarak tabi kılınması için bir strateji olarak bu kadar açık bir şekilde benimsenmemişti. Dolayısıyla, post-hakikat fikrinin çarpıcı yanı, yalnızca hakikate meydan okunması değil, aynı zamanda siyasi hakimiyet kurma mekanizması olarak da meydan okunmasıdır” italikler eklendi).

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, genel çerçevesi itibarıyla normatif olan post-truth, olgulara karşı duygulara hitap ederek gerçekliği siyasete tabi kılma stratejisi olarak belirir. (Geçerken belirtelim: McIntyre, Orwell’den alıntıladığı cümle, kitabına da epigraf olarak kullandığı “Salt nesnel hakikat kavramı dünyadan siliniyor. Tarihe yalanlar geçecek” şeklindedir; yani McIntyre, ya Orwell’in makalesini okumamış, alıntıyı gördüğü başka bir yerden kontrol etmeden almıştır veya alıntıda Orwell’in karşı karşıya kaldığını duruma ilişkin “duygu”sundan bahsetmesinin post-truth’a dair yaptığı tanıma aykırı kaçacağını düşündüğü için silmiştir.)

Anlaşılacağı üzere, her halükarda Arendtci bağlamdan çok uzağız; ama aynı zamanda post-truth kelimesini, bir ulusun zaferi ve onuru için örgütlü yalanlarla iş gördükten sonra işin “hakikat”ini sonradan ifşa ederek, bu ifşayı da demokrasinin bir gereği olarak sunarak “hakikat”in etkisiz hale getirilmesi anlamında ilk kez kullanan Tesich’in tinsel anlamından da. McIntyre, aşı karşıtlığı, iklim değişikliği inkarcıları, evrimin reddedilmesi gibi örnekler verse de neredeyse tamamıyla Trump dönemini anlatır.

Bu durumda benzeri başkalarıyla çokça farklılaşmayan, hatta post-truth’u konjonktürel değil, “hakikat”e dair felsefi, bilimsel, bilişsel ve medyatik bir sorun olarak açıklamaya çalışacağına dair görüşüne rağmen verdiği örneklerin çoğu Trump’a ilişkin olduğundan benzeri başkalarıyla aynı çizgide ilerleyen McIntyre’da post-truth, günümüzde, birincisi iktidara gelmek veya siyasal bir amacı elde etmek için düzenlenen siyasal bir kampanyanın olgu karşıtı niteliğiyle, ikincisi gerçekliği siyasete tabi kılmanın bir strateji olarak kullanılmasıyla ve üçüncüsü siyasal hakimiyet kurma mekanizması olarak olgulardan ziyade duygulara hitap edilmesiyle tanımlanabilir. Bu haliyle post-truth, ”uygulayıcılarının, iyi bir kanıt olsun ya da olmasın, birini bir şeye inanmaya zorlamaya çalıştığı bir tür ideolojik üstünlüktür”.

İşte tam da bu üç unsur ve ideolojik üstünlük fikri, Türkiye’nin siyasal tarihinde, tabii varsa bir post-truth, onu aramak için kullanılabilecek nirengi noktalarıdır.

 

Ahmet Demirhan

Ahmet Demirhan: Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Yüksek lisans ve Doktorasını tamamladı. Modernlik ve postmodernlik ekseninde teolojinin aldığı biçimler üzerine çeşitli derlemeler hazırladı. halen batı da vatan fikrinin gelişimi ile doğu’da hakimiyet telakkilerinin teşekkülü üzerinde çalışıyor.
Bazı eserleri: Modernlik (2004), İslamcı ve Puriten (2012), Kuruluş sarmalından kurtulmak; Osmanlı ve hakimiyet telakkileri(2019), Göbeğini kaşıyan adamın psikanalizi (2019)adlı çalışmaları var.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA