Nil’den Somaliland’a: İsrail Merkezli Jeopolitik Dizaynda Mısır’ı Kuşatma Stratejisi

Somaliland’ın tanınmasından Rönesans Barajı’na, Sudan ve Libya’daki istikrarsızlıklardan Bab el-Mendeb hattındaki gerilimlere uzanan süreç, birbirinden kopuk krizler değil, Mısır’ı tedricen kuşatan bütünlüklü bir jeopolitik mühendislik olarak okunmalıdır. Bu mühendisliğin merkezinde, İsrail’in Levant’ta elini rahatlatma, Mısır’ı ise Nil ve Süveyş ekseninde derinleşen güvenlik ve kalkınma sorunlarına mahkûm etme hedefi yer alıyor.
image_print

İsrail’in Somaliland’ı tanıyan ilk ülke olması, ilk etapta çoğunlukla Türkiye-İsrail rekabetinin Afrika Boynuzu’na uzanan yeni cephesi ya da Filistinlileri Somaliland’a sürgün etme politikasının devamı olarak yorumlandı. Türk askeri üssüne ev sahipliği yapan ve Ankara ile yakın iş birliği içindeki Somali’nin toprak bütünlüğünü hedef alması bakımından da bu adım, “Türk-İsrail soğuk savaşında hamle üstünlüğü arayışı” şeklinde okundu. Ancak bu çerçeve, sahada şekillenen daha geniş jeopolitik tasarımı açıklamakta yetersiz kalıyor.

Oysa İsrail’in Somaliland kararı, Türkiye ile sınırlı bir rekabet dinamiğinin veya Filistinlileri sürgüne gönderebileceği yeni bir alan arayışının ötesine geçen, Nil havzası ve Afrika Boynuzu ekseninde kurgulanan daha kapsamlı bir jeopolitik mimarinin parçası olarak görülmelidir. Tel Aviv, Somaliland hamlesiyle sadece Somali’yi fiilen parçalanmaya açık hale getirmiyor, aynı zamanda Yukarı Nil havzasındaki kırılganlıkları derinleştirerek Mısır’ı uzun vadede Afrika kaynaklı sorunlara hapseden bir kuşatma stratejisi inşa ediyor.

Etiyopya’nın Nil üzerindeki Rönesans Barajı krizi, Sudan’ın fiili bölünmesi ve süreğen iç savaş haliyle birlikte düşünüldüğünde, ortaya Mısır’ı Afrika’nın güney ve doğu çevresinde daralan bir istikrarsızlık çemberine sıkıştıran, İsrail merkezli bir jeopolitik dizayn çıkıyor. Bu dizaynın temel hedefi, Mısır’ı Ortadoğu’nun “pivot ülkesi” olmaktan çıkarıp, ağırlığı Afrika içi krizlere gömülü “sorunlu bir Afrika devleti”ne indirgemektir. Diğer bir ifadeyle, İsrail’in Somaliland hamlesi yalnızca Türk-İsrail rekabetinin yeni cephesi ya da Filistin dosyasının bir uzantısı değil; Mısır’ı Afrika sorunlarına gömüp, İsrail’in Levant ve Mezopotamya’daki planlarının önündeki en kritik bölgesel engellerden birini sistematik biçimde devre dışı bırakma stratejisinin önemli bir bileşenidir.

Bölgenin Ağırlık Merkezi olarak Mısır

Mısır, tarihi, kültürel birikimi, jeopolitik konumu ve demografisiyle antik çağlardan bu yana Ortadoğu’nun güç ve ağırlık merkezi olagelmiş bir ülkedir. Firavunlar döneminden itibaren Nil havzasına ve Doğu Akdeniz’e hükmeden Mısır, hem kara hem de deniz gücüne dayalı ordular kurarak çevresindeki bölgelere yön veren askerî seferler yürütmüştür. İslam sonrası dönemde de Mısır, Eyyubilerden Memlüklere ve modern döneme uzanan süreçte Haçlı seferlerinden Moğol ilerleyişine, Osmanlı sonrası sömürgecilik karşıtı mücadelelere kadar geniş bir yelpazede askeri liderlik üstlenmiş, İslam dünyasının savunusunda merkezî bir rol oynamıştır.

Modern Ortadoğu’da ulus-devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, bu tarihsel birikim ve askeri tecrübe Mısır’ın bölgesel rolünü daha da kritik hale getirdi. Toplumsal meşruiyeti kırılgan, demografik kapasitesi sınırlı, jeopolitik avantajları zayıf ve güvenlik için Batı’ya yaslanmak zorunda kalan rejimlerin çevrelediği bir coğrafyada, hem İslam öncesi hem İslami dönemde savaş tecrübesiyle öne çıkan Mısır’ın Ortadoğu güvenlik mimarisinde üstlenmesi beklenen kurucu rol, bölge denkleminin ana eksenlerinden biri olmaya devam ediyor.

1948’te İsrail’in kurulması ve revizyonist bir yayılmacı siyasete yönelmesi, Ortadoğu’da askeri kapasitesi ve savaş tecrübesi yüksek aktörleri bölgesel denklemde vazgeçilmez hale getirdi. Bu atmosferde Mısır, yalnızca Ortadoğu’nun tarihsel ağırlık merkezi olarak değil, aynı zamanda İsrail revizyonizmine karşı en güçlü direnç hattı olarak öne çıktı.

1948, 1956, 1967 ve 1973 savaşlarında Mısır, her seferinde İsrail’le doğrudan cephe savaşına giren başat aktör oldu. Askeri alanda çoğu zaman yenilgiler yaşasa da, Kahire’nin İsrail’in mevcut sınırları ve statükoyu sürekli zorlayan yayılmacı eğilimlerine karşı gösterdiği siyasal ve askeri direnç, Tel Aviv’in bölgeyi tek taraflı biçimde şekillendirme kapasitesini sınırladı. Mısır, Arap başkentleri arasında hem askeri teşkilatlanma düzeyi hem de toplumsal-siyasal mobilizasyon kabiliyetiyle, İsrail revizyonizminin önündeki en önemli set olarak konumlandı. Böylece Mısır, sonuçları bakımından istenen askeri başarıya her seferinde ulaşamamış olsa da, İsrail’in bölgesel düzeni tek taraflı yeniden tanımlama çabalarına karşı Ortadoğu’nun en güçlü ve en istikrarlı direnç noktası olmayı sürdürdü.

Askerî yenilgilerin ürettiği yüksek ekonomik maliyeti sürdürülebilir biçimde telafi edememesi, Mısır açısından yeni ve daha yıpratıcı bir sürecin kapısını araladı. Cephede kaybedilen savaşların ardından ülkenin zaten kırılgan olan ekonomisi ağır bir yük altına girdi. Savaş harcamaları, altyapı yıkımı, savunma bütçesinin şişmesi ve üretken sektörlere kaynak aktarılamaması Mısır’ı giderek daha derin bir iktisadi darboğaza sürükledi. Kahire, tarihsel askeri tecrübesine ve toplumsal mobilizasyon kapasitesine rağmen, bu ekonomik zafiyeti telafi edecek mali ve kurumsal imkânlardan yoksundu.

İşte bu kırılganlık, Mısır’ı sahada kaybedemediği ölçüde masada sıkıştırmanın zeminini oluşturdu. Ülkenin mali bağımlılığı artırılarak, borç yükü ağırlaştırılarak ve kalkınma ihtiyacı bir baskı aracına dönüştürülerek Mısır, adım adım “zorunlu barış”a itildi. 1979’da imzalanan Camp David Anlaşması, bu sürecin kristalize olan bir sonucu olarak okunmalıdır: Mısır’ın ekonomik zayıflığı, ülkeyi sadece İsrail’le barış imzalamaya zorladı, aynı zamanda dış politikasını büyük ölçüde İsrail’in güvenlik önceliklerine endeksleyen bir çerçevenin içine hapsetti. Böylece Mısır, askeri alanda tarihsel olarak en güçlü direnç noktası olduğu İsrail karşısında, ekonomik kırılganlıklarının baskısıyla kademeli bir teslimiyet pozisyonuna itildi.

İsrail Revizyonizminin Yeni Kuşatma Stratejisi Olarak Mısır’ı Afrika’ya İtmek

Kuruluşundan itibaren İsrail revizyonizminin önündeki en kritik direnç noktası olan Mısır, 1980’lerden bu yana İsrail’le “zorunlu barış”ı sürdüren bir aktöre dönüşmüş durumda. Yüzeyde bu durum kimi çevrelerce Kahire’nin bilinçli bir siyasi tercihi, “realist bir yön değişikliği” olarak yorumlansa da, gerçekte bu zorunluluk Mısır’ın kronikleşen ekonomik kırılganlıklarının zorunlu bir sonucu olarak okunmalıdır.

Askeri tarih, kapasite ve toplumsal mobilizasyon gücü bakımından İsrail revizyonizmine karşı bölgenin en güçlü setini oluşturan Mısır, ekonomik zafiyetleri nedeniyle bu direnci sürdürülebilir kılmakta zorlanıyor. Artan borç yükü, dış yardıma bağımlılık ve derinleşen sosyo-ekonomik krizler, Kahire’yi 1979 sonrasında İsrail’le imzalanan barış çerçevesini adeta “vazgeçilmez” bir güvenlik ve finansal istikrar koşulu gibi kabullenmeye zorluyor.

Bugün ise, 1980’lerde Mısır’ı İsrail güvenliğinin temel garantörlerinden biri haline getiren sürecin yeni bir eşiğine geliniyor; Mısır’ı sadece İsrail revizyonizmine direnç üretemez hale getirmekle yetinmeyen bu jeopolitik dizayn, ülkeyi Ortadoğu siyasetinin kurucu ekseninden çıkararak, su krizleri ve sınır boylarındaki jeopolitik kırılganlıklarla boğuşan “sorunlu bir Afrika ülkesi” konumuna itmeye yöneltiyor.

Mısır’ın tarihini ve jeopolitiğini bilenler için Nil’in, ülkenin gerçek anlamda “hayat damarı” olduğu tartışmasızdır. Tarımdan içme suyuna, enerji üretiminden demografik yerleşim desenine kadar Nil, Mısır toplumunun hem ekonomik güvenliğinin hem de siyasal istikrarının temelini oluşturur.

1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla birlikte Mısır’ın stratejik önemi adeta ikinci bir damar kazandı. Nil ülkenin içsel iktisadi canlılığını beslerken, Süveyş Kanalı küresel ticaretin ana arterlerinden biri haline geldi. Akdeniz ile Kızıldeniz’i, dolayısıyla Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan bu hat, Mısır’a benzersiz bir jeopolitik kaldıraç sağladı. Bugün transit gelirleri, enerji ve ticaret rotalarının güvenliği, Mısır ekonomisinin kırılgan dengelerinde Süveyş’in belirleyici rolünü daha görünür kılıyor.

Bu çerçevede Nil ve Süveyş, sadece iki coğrafi unsur değil, ülkenin ekonomik güvenliğinin ve askeri savunma doktrininin vazgeçilmez dayanaklarıdır. Nil’in su rejimi ve Süveyş’in güvenliği, Mısır’ın ulusal refahını, stratejik özerkliğini ve savaş zamanında dayanıklılığını doğrudan belirleyen iki ana damar olarak okunmalıdır.

2000 sonrası dönemde İsrail ve ABD’nin izlediği çizgi, büyük ölçüde Yukarı Nil ve Bab el-Mendeb hattında jeopolitik krizler üreterek Mısır’ı çevreleme stratejisi olarak okunabilir. Etiyopya’nın Nil üzerine inşa ettiği Rönesans Barajı’na (GERD) verilen ABD ve özellikle İsrail desteği, Sudan’ın bölünmesi ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) üzerinden ülkenin derin bir iç savaşa sürüklenmesi, buna ek olarak Libya’da BAE destekli milis güçlerin ürettiği istikrarsızlık ve son olarak İsrail’in Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıması, Mısır’ın çevresinde örülen jeopolitik kuşatmayı görünür kılan gelişmelerdir.

Bu tablo, tesadüfi kriz kümelenmesinden çok, İsrail merkezli bir jeopolitik dizaynın parçası olarak değerlendirilmelidir. Amaç, Yukarı Nil havzasında su güvenliği krizleri, Bab el-Mendeb ve Süveyş çevresinde ticaret ve deniz güvenliği riskleri üreterek Mısır’ı sınır boylarındaki güvenlik sorunlarına ve derinleşen ekonomik darboğazlara mecburen odaklanmaya zorlamaktır. Böylece Mısır, Ortadoğu güvenlik mimarisinde tarihsel olarak üstlendiği kurucu ve dengeleyici rolden uzaklaştırılmakta; su, sınır, iç istikrar ve geçim krizleriyle boğuşan, “Afrika sorunları”na hapsolmuş bir ülke konumuna itilmektedir.

Bu stratejinin merkezinde İsrail’in Levant coğrafyasındaki revizyonist hedefleri bulunuyor. Kahire’nin Levant dosyasından adım adım dışlanması, İsrail’e Doğu Akdeniz ve Filistin-Suriye hattında daha esnek ve daha az maliyetli bir hareket alanı açacaktır. Başka bir ifadeyle, Yukarı Nil ve Süveyş çevresindeki istikrarsızlık, Mısır’ı Afrika’ya doğru çekerken, İsrail’in Levant’taki revizyonizminin önündeki en tarihsel ve en güçlü bariyerlerden birini devre dışı bırakma işlevi görecektir.

Sonuç olarak, Somaliland’ın tanınmasından Rönesans Barajı’na, Sudan ve Libya’daki istikrarsızlıklardan Bab el-Mendeb hattındaki gerilimlere uzanan süreç, birbirinden kopuk krizler değil, Mısır’ı tedricen kuşatan bütünlüklü bir jeopolitik mühendislik olarak okunmalıdır. Bu mühendisliğin merkezinde, İsrail’in Levant’ta elini rahatlatma, Mısır’ı ise Nil ve Süveyş ekseninde derinleşen güvenlik ve kalkınma sorunlarına mahkûm etme hedefi yer alıyor. Mısır’ın Ortadoğu güvenlik mimarisindeki tarihsel pivot rolünün aşındırılması, yalnızca Kahire’nin değil, bölgesel denge ve istikrarın da zayıflaması anlamına gelir. Bu nedenle temel soru şudur: Mısır’ı jeopolitik olarak kuşatmak kimin işine yarıyorsa, Ortadoğu’daki kırılgan gelecek de büyük ölçüde onun tasavvuruna göre şekillenecektir.

[1] Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].

Doç. Dr. Necmettin Acar

Doç. Dr. Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı.,
Eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde, yüksek lisans eğitimini Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında, doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler anabilim dalında tamamlayan Acar halen Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Başlıca çalışma alanları Orta Doğu siyaseti, enerji güvenliği, Basra Körfezi güvenliği ve Türkiye’nin Orta Doğu politikası olan Acar’ın bu alanda yayınlanmış çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır. İletişim: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.