Nihilizm Ve Fanatizme Karşı Muhafazakârlık

Türkiye’deki muhafazakârlığı anlayabilmemiz için bakmamız gereken yer şurasıdır: Türkiye’deki hayatı belli bir hoşnutlukla yaşayan ve çocuklarının da bu değerlerle ve bu hoşnutlukla yaşamasını isteyen, hayatın ideolojilerden daha önemli olduğunu bilen sessiz kitleler ve onların burada neyin muhafazasından yana oldukları… Bunun için de insanlığın buradaki hikâyesini bilmemiz gerekir. Toplumdaki değerlerle ilgili araştırmalar, ancak ve ancak bu hikâyenin içinde bir anlam taşıyabilirler.
Haziran 29, 2026
image_print

Tüm Batı felsefe tarihini, yetmez, düşünce tarihini, hatta kolektif beşeri hafızayı bir “değerler yığını” olarak ele almak mümkündür. Kimilerine göre, Nietzsche, modern zamanlarda “Tanrı’nın Ölümü”nden bahsettiğinde, aslında tüm değerler mirasını “Tanrı” adı altında birleştirip modernliğin bizi şimdiye kadar olan akışın aksine bir değersizlik batağına soktuğu konusunda uyarmaktaydı. Ben de aynı kanaatteyim: Değerler, tarih boyunca bu kadar önemliyken modernlikte birlikte tam karşı istikamette bir hareket başlamış ve önüne ne gelirse bir patoz gibi yutmuş, parçalamış ve samanını rüzgârda savurmaktadır. Nietzsche, nihilizmin bir savunucusu değildir; değerlerin paramparça edileceği tarihsel bir sürece girildiği ve buradan dönüş olmadığı konusunda esrik bir uyarıcıdır sadece. 19. Yüzyılın sonlarında “Nihilizm kapıya dayandı!” diye haykırmasının nedeni budur. Batı, kendi ürettiği değerler manzumesinin içinden, hayatı kabul eden,  insanlığı felaha götürecek bir yol bulamamış, önce kaba ahlakçılığa saplanıp kalmış ve sonunda kendi elleriyle felaketini hazırlamıştır. Artık uçurumdan yuvarlanma, dağdan çığın düşmesi başlamış, yıkım giderek büyüyecektir ve üstat, sonunda günümüze denk gelen zamanlar için kehanette bulunur ve şöyle der: “Anlattığım önümüzdeki iki asrın tarihidir. Gelecek olanı, başka türlü gelemeyecek olanı: Nihilizm’in Yükselişini anlatıyorum.

1980’lerden, postmodern denilen zamanlardan beri Nietzsche’nin kehanetinin gerçekleştiği “nihilizm çağı”na girmiş bulunuyoruz. Hepimizi bir anlamsızlık aurasının kuşatması ve her geçen gün biraz daha çemberin daraldığını hissetmememiz bu yüzdendir. Üstelik bunu hisseden sadece biz değiliz. Siyaset üzerine düşünen kimilerinin hatta bazı devletlerin de tehlikeyi fark ettiklerini, “Nereye böyle?” diyerek toparlanmak; dünyanın her kuruma ve geleneğe savaş açan küresel sermayeye bırakmamak gerektiğini hissettiklerini seziyorum. Küresel sermayenin ise tavrını son tahlilde nihilizmden yana koyacağını biliyorum. Zira küresel sermaye, devletler düzenini, milli devletleri yıkmak için onu ayakta tutan aileyi ve erdemleri delik deşik etmesi, anlamsız hale getirmesi gerektiğini çoktan fark etmiş ve ince bir strateji uzun zamandır hayata geçirmeye çalışıyor gibi geliyor bana. Söylediklerimde şüphesiz benim paranoyamın (!) payı vardır, aksi ortaya çıkarsa görüşlerimi değiştirebilirim. Ama dünyada olup bitenlere baktığımda, olayları ve olguları kaos ve düzen açısından değerlendirdiğimde zihnimde bu şekilde bir manzara beliriyor.

“Dünya ve insanlık, değerlerin tarumar edildiği bir nihilizm çağına gark olmuştur. Siyasette, dini düşüncede ve hayat anlayışlarında görülen fanatizm ise nihilizmin patolojik bir komplikasyonudur.” Lütfen bu ilk tespiti, not edin. “Buradan yavaşça siyaset sahasına doğru ilerlersek bizi orada karşılayacak olan, hayatı ve değerleri savunmak adına yola çıktığını söyleyen muhafazakârlıktan başkası olmayacaktır” şeklindeki tespitimizi ise hemen buna ekleyin. Muhafazakârlık üzerinde duracağımız bu yazıda, muhafazakârlıktan esasen çağın egemen zihniyeti olan nihilizme (ve onun komplikasyonu fanatizme) karşı hayatın olağan akışından ve bu olağan akış boyunca üretilen mutedil değerlerden yana olmayı anladığımızı da altını çizerek en başa koyalım ve devam edelim.

Muhafazakârlık, hayatın ve değerlerin savunulmasıdır

“Toplumsal dünyadan köklü bir uzaklaşma veya kargaşa, birey için oldukça güçlü bir tehdit oluşturur. Birey bu gibi durumlarda yalnızca duygusal tatmin bağlarını yitirmekle kalmaz, hareket halindeki istikametini dahi kaybeder… Bu kaos ne pahasına olursa olsun uzaklaştırılmalıdır… Her toplum, üyelerine realite-merkezli kalmaya ve realiteye dönmeye yardım edecek yöntemler geliştirir…” Bu sözler sosyolog Peter Berger ve Thomas Luckmann‘a ait. Evet, insan toplulukları, var kalmak için kurumlar ve değerler üretmek ve bunları meşrulaştırmak, korumak zorunda. Muhafazakârlığın esasını, bu şekilde işlev gören ana değer hattı oluşturuyor.

Bir başka sosyal bilimci Edward Shils de her toplumun yapısında merkezi bir bölge olduğu, topluma ait olmanın bu merkezle kurulan ilişki tarafından şekillendiği kanaatinde. “Merkez ya da merkezi alan, inançlar ve değerler âlemine ilişkin bir vakıadır. Mezkûr merkez, toplumu yöneten semboller, değerler ve inançlar düzenin merkezidir” diyor. Muhafazakârlığın ve muhafazakâr insanların aynı zamanda toplumsal merkezi, omurgayı oluşturduğu fikrinin kaynağı da bu tür görüşler… Demek ki değerler, insan tekini kaostan korurken, toplumsal planda bu işlevi değerleri merkeze yerleştirerek muhafazakârlık yapıyor.

Bir toplumdaki ailenin, devletin, insan ilişkilerindeki kuralları ve sınırları belirleyen ahlakın ana değer hattı, hayatın olağan akışı, toplumsal, siyasal ve manevi alanların etkileşimi içinde, kendiliğinden bir tarzda oluşuyor. Doğan ve topluma katılan her insan, kendisini bu değerler dünyasının içinde buluyor. Toplumun içindeki insanların büyük çoğunluğunun birbirleriyle ilişkilerini, hayatın ve olayların algılanma biçimini bu hat belirliyor. Toplumun ana değer hattına uygun biçimde yaşantılarını düzenleyen insanlar, toplumun merkezini teşkil ediyorlar. Toplumun merkezini oluşturan, toplumsal omurgada yer alan ve bu toplumsal merkezin korunmasından yana olan insanlara (sosyopsikolojik olarak) “muhafazakâr”, toplumsal merkezde kendiliğinden ortaya çıkan ana değer hattına göre hayatın tanziminden yana olmaya ise “muhafazakârlık” diyoruz. Bu değerlendirmeler muvacehesinde, bize göre muhafazakâr insanın ve muhafazakârlığın alâmetifarikası,  kendiliğindenliğin, hayatın akışının esası teşkil etmesi, bu nedenle kimden gelirse gelsin ideolojik ve siyasi fanatizmlere, dayatmacılığa, toplum mühendisliğine karşı olması…

Özetle, her toplumun varlığını borçlu olduğu ana değer hattının etrafında şekillenmiş bir merkezi var. Her türlü saldırıya, tepeden inmeciliğe dayatmacılığa karşı bu merkezi, değerler kalesini korumaya çalışmak muhafazakârlık, bunu yapmaya çalışan insanlar, muhafazakârlar.

Bu söylediklerimiz, yukarıda not ettiğimiz hususlarla birlikte düşünürsek, şunu söyleyebiliriz: “Her ne kadar nihilizm çağında yaşasak da toplumsal hayatın içinde buna karşı duran bir yan var. Bir toplum, varoluşunu, hayatını bir düzen içinde sürdürebilmek, bunun için de kendisine değerlerden oluşma bir omurga, iskeletini taşımak için sağlam bir merkez oluşturmak zorundadır. Başka türlü toplum olarak var kalamaz.” Bizce toplumsal muhafazakârlığı anlamanın en sağlıklı yolu, bu bakış açısıyla bir toplumdaki değerler mücadelesine ve değişimine bakmaya çalışmaktır.

Bu kadar önemli olduğunu söylüyorum ama itiraf etmeliyim ki, bir yanıyla da muhafazakârlığın iyi anlaşılmasının önündeki en büyük engellerden birisi “muhafazakâr” sözünün kendisidir. Muhafazakârlık kavramının hem hayat, toplum ve siyaset felsefelerinde hem de reel-siyasette kullanımları var ve maalesef bu kullanımlarındaki anlamlar tam olarak örtüşmüyor.

Muhafazakârlık en yanlış anlaşılan kavramlardan

Mesela muhafazakârlık, ne pahasına olursa olsun tutuculuk, değişim karşıtlığı sanılıyor. Oysa bir hayat ve toplum felsefesi olarak muhafazakârlık üzerine literatür, onun yalnızca geçmişe değil geleceğe de (maziye de atiye de) bakan, geleneğin sürekliliğine olduğu kadar hayat şartlarının getirdiği değişim ihtiyacına da vurgu yapan bir yanı olduğu konusunda hemfikir. Lakin kavramın siyaset felsefesindeki çağrışımları, bu değişimci yanı göstermiyor hatta görülmesini engelliyor; doğrudan doğruya “tutuculuk” anlamına geliyor.

Muhafazakarlığın değişim karşısındaki tavrını en iyi biçimde,Fransız düşünür Paul Ricoeur’un “geleneğin yaratıcı yenilenmesi” (ya da geleneğin yenilik yoluyla yeniden yorumlanması) kavramı açıklayabilir. Ricoeur, geleneğin durağan bir miras olmadığını, her yeni anlatının ve yorumun geleneği yeniden kurduğunu savunur. Geçmiş, bir yandan çökelirken (sedimentasyon) bir yandan da yenilik (inovasyon) ile bağlantısını sürdürür.

Siyasi arenadaki çalkantılı durum ve kavramların kullanımındaki özensizlik, yanlış anlamaları iyice pekiştiriyor. Ortada kendilerine “muhafazakâr” diyen ya da denilen siyasi oluşumlar, düşünürler, insanlar var ama onların kim olduklarını, benzerlik ve farklılıklarını, neyi, niye muhafaza etmeye çalıştıklarını anlayabilmenin bir formülü bulunmuyor. Siyaset bilim literatüründe dahi, bir siyasi akım olarak muhafazakârlık, “mevcut kurumsal yapının, kurulu düzenin ve din, gelenek gibi toplumsal yapıdaki değerler sisteminin korunmasını esas alan siyasal anlayış” diye tanımlanıyor ve buradan kalkarak değişime karşıymış gibi anlaşılıyor. Oysa gerçeğin bu tanımla pek de alakası yok, zaten hayatı esas alan bir akımın değişime karşı olması mümkün mü? Birçok yerde değişime muhafazakârlar öncelik ediyorlar; özellikle hayatın akışını zorla değiştirmeye kalkışan ideolojik fanatizmlerin yaptığı tahribatları muhafazakârlar onarıyor. Sonuç olarak muhafazakârlar değişime karşı değiller, sadece her değişimde değerlerin bir biçimde korunması gerektiğinde ısrar ediyorlar.

Peyami Safa’nın dünyaya “kitabdan ve ideallerden değil, hayattan ve realiteden” bakmak formülü, muhafazakârlığı çok iyi ifade ediyor. Hayat, siyasi oluşum ve söylemlerin aksine, idealler ve ütopyalar değil, değerler üretir; insanlar, var kalabilmek ve varlıklarını meşrulaştırabilmek için bir değerler sistemine ihtiyaç duyar. Elbette idealler ve ütopyalar da toplumsal yaşamda ciddi işlevlere sahip olan değer üreticileridir. Ama onların muhafazakârlığın tanım alanı içindeki değerler içinde yer alabilmeleri için mutlaka hayatla bir temasları olmalı, hayatın (toplumsallığın) kendiliğinden biçimde ürettiği değerler içine katılma becerisi gösterebilmelidir.

Muhafazakârlığı ele alırken çoğu zaman yapıldığı gibi siyasi söylemlere değil de bir topluluktaki değerlerin oluşum ve sahiplenilme sürecine bakmak; muhafazakârı, değerlerin ve birlikte yaşamanın kıymetini bilen, bunları gelecek nesillere aktarmak isteyen, ideolojilerden olabildiğince müstağni kalmaya gayret eden, “sıradan bir hayat insanı” olarak görmek gerekir. Buna göre, muhafazakârın ayırt edici özelliği, toplumun zaten oluşturması gereken değerler sisteminin kurulmasına ve savunulmasına,  (bilinçli ya da değil) gönüllü ve kendiliğinden bir biçimde emek vermesi, bu emeğinin belli ölçülerde farkında olmasıdır. Sıradan bir hayat insanı olarak muhafazakâr, hayatın kendiliğinden akışına; topluluğun kendi öz-gücüne inanır, devleti ve liderliği, tarihin ve topluluğun ürünü olarak görür ve değersizliğe, değer-karşıtlığına olduğu kadar dogmatizme ve her türlü ideolojik fanatizme uzak durur.

Toplumsal merkez ve merkezcil güçler, muhafazakârdır

Muhafazakârlık, siyasi ve ideolojik bir akım olmaktan daha çok bir topluluğunun değerler sisteminin merkezcil gücünün gösterenidir. Muhafazakârlık, “topluluğun değerler sisteminin merkezcil gücü” ise sıradan muhafazakâr insan öbeğine “toplumsal merkez” denilebilir. Toplumsal merkez, merkezcil değerlerin üretildiği toplumsal kategori, bu üretime bilinçli veya yarı-bilinçli tarzda katkıda bulunan günlük hayatın sıradan insanlarıdır. Tüm bu nedenlerle muhafazakârlıktan kaba sloganlar ve dogmatizm türetmek imkânsızdır, bunların yapılmaya kalkılması halinde genel bünyeye pek uygun düşmedikleri ve sırıttıkları görülür; eninde sonunda öyle olduğu ortaya çıkar.

Toplumun var olma tarzının, hayat akışlarının her gelenekte farklı biçimlere bürünmesi yani hayatın (toplumsalın) akışının, tarihin her gelenekte değişik olması, muhafazakârlığın her geleneğe özgü biçimlerinden söz etmemizi zorunlu kılıyor. Muhafazakârlıklar gelenekleri nispetinde farklılaşıyor, birbirlerine rakip olabiliyor ve hatta kimi zaman karşı karşıya gelebiliyorlar.  Bu nokta, muhafazakâr düşünceyi sosyalizm, liberalizm gibi diğer düşüncelerden belirgin olarak ayırıyor. Muhafazakârlıkta bir evrensellik, ila nihai enternasyonal bir dayanışma pek mümkün görünmüyor. Daha doğrusu, sonraki yazılarda açmaya çalışacağımız üzere, şimdiye kadar pek mümkün görünmüyordu.

Her toplumun, hayatın kendiliğinden değer üretim ortamı, o toplumun merkezini ve/veya muhafazakârlığını oluşturur. Büyük değişim dönemleri dışında her toplum kendi toplumsal merkezine yani muhafaza etmek istediği değer hattına sahiptir. Her toplum, bir bakıma muhafazakârlığı sayesinde toplum olma hüviyetine kavuşur. Bir toplum muhafazakârlık açısından bir başka toplumla belli ölçütlere göre elbette karşılaştırılabilir ama toplumlar buna göre birbirlerine üstün tutulamaz. Bir toplum diğerine göre “daha dindar” ya da “daha sağ siyasi tercihlerden yana” diyebiliriz ama “daha muhafazakâr” diyemeyiz.

Bu söylenenler muvacehesinde Türkiye’deki muhafazakârlığı anlayabilmemiz için bakmamız gereken yer şurasıdır: Türkiye’deki hayatı belli bir hoşnutlukla yaşayan ve çocuklarının da bu değerlerle ve bu hoşnutlukla yaşamasını isteyen, hayatın ideolojilerden daha önemli olduğunu bilen sessiz kitleler ve onların burada neyin muhafazasından yana oldukları… Bunun için de insanlığın buradaki hikâyesini bilmemiz gerekir. Toplumdaki değerlerle ilgili araştırmalar, ancak ve ancak bu hikâyenin içinde bir anlam taşıyabilirler.

Toplumda mayalanan değerlere sahip çıkma, politikalarını ona göre şekillendirme arzusunda olan “siyasi muhafazakârlık” ise, birçok araştırmada aslında birlikte ele alınsalar da, aslında “toplumsal muhafazakârlık”tan apayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Şimdi tam da oraya gelmiş bulunuyoruz. Siyaset arenasında şimdiye kadar birileri kendilerine ve/veya başkaları onlara muhafazakâr demiş olabilir. Onların bizim nazarımıza göre pek kıymeti harbiyesi olmadığını anlatabilmiş olduğumu umuyorum. Biz muhafazakârlığı toplumdaki ana değerler hattına yani toplumsal merkezde değerlerin nasıl yerleştiğine göre anlıyoruz ve siyasette de toplumsal merkezi, oradaki sessiz yığınları ve değerlerini temsil etmeye çalışan program ve kadrolara muhafazakâr diyoruz. Sanıyorum artık muhafazakârlığın buradaki siyasi serencamına geçebiliriz. Ve umuyorum, bu sayede hem toplumsal ve siyasi muhafazakârlık ayrımını daha iyi kavrar hem de geleceğe dair daha sağlam öngörülerde bulunabiliriz.

 

Prof. Dr. Erol Göka

Prof. Dr. Erol Göka:
1959 yılında Denizli’de doğdu. Evli ve 5 çocuk babası. 1992’de psikiyatri doçenti, 1998’de Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi oldu. Halen Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari sorumlusu. Türkiye Günlüğü dergisinin yayın; birçok tıp ve beşerî bilimler alanındaki derginin danışma kurullarında bulunuyor. Türk Grup Davranışı kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya, 2008 yılında da Türk Ocakları “Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü” verilmiştir.

Web: erolgoka.net
Mail: [email protected]

Yayınlanan kitapları içinde öne çıkanlar:

-Türklerin Psikolojisi (2008; 2017)
-Kadınlar, Erkekler, Âşıklar (Dr. Sema Göka ile birlikte, 2008)
-Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm (2009),
-Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları (2009; 2018)
-Türk’ün Göçebe Ruhu (2010; 2019)
-Geçimsizler: Kişilikleri Tanıma ve Geçinmeyi Kolaylaştırma Kitabı (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2011; 2019)
-“Gerçek” İnsanın Yüzünde Yazar mı: Batı, İslâm ve Bilim Dünyasında Kişiliği Yüzden Tanımak (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2012; 2020)
-Hayatın Anlamı Var mı? (2013; 2019)
-Yalnızlık ve Umut: Günümüzde Varoluşsal Çaresizlikler ve Çıkış. (2020)
-Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları (2016)
-İnternet ve Psikolojimiz: Teknomedyatik Dünyada İnsan (2017)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.