Mekke Paktı’nın Stratejik Mantığı

Washington, bölgesel ortaklarından kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlenmelerini uzun zamandır talep etmektedir. Ortadoğu'da bunu yapmaya başlamaktadırlar. Ancak bunu büyük ölçüde, artık ne İsrail'i dizginlemesi ne de Amerikan gücünün İsrail tarafından kendi bölgelerini istikrarsızlaştıracak şekillerde kullanılmasını önlemesi konusunda Washington'a güvenmedikleri için yapmaktadırlar. Bu ironi Washington'un gözünden kaçmamalıdır.
Ağustos 20, 2026
image_print

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, ABD ile ortaklığın reddi değil, aksine bu ortaklığın olumsuz yönlerine karşı bir güvencedir.

Geçen hafta Mekke’de imzalanan Suudi-Türk-Pakistan savunma paktı, stratejik önemi neredeyse hiç olmayan, İslami dayanışmaya yönelik yalnızca bir başka sembolik girişim olarak göz ardı edilmemelidir. Aynı şekilde, öncelikle İran karşıtı bir ittifak olarak da yorumlanmamalıdır. Daha derin önemi başka yerde yatmaktadır. “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, başlıca Müslüman devletler arasında giderek güçlenen iki kaygıyı yansıtmaktadır: İsrail’in denetimsiz askerî üstünlüğünün bölgesel dengeyi kökten yeniden şekillendireceği korkusu ve Amerikan güvenlik taahhütlerinin, bu devletlerin çıkarlarını koruma bakımından artık yeterince güvenilir olmadığı yönündeki giderek güçlenen kanaat.

Bu kaygılar birbiriyle bağlantılıdır. Riyad, Ankara ve İslamabad açısından sorun, yalnızca Washington’un bir müttefikin savunmasına gelmemesi şeklindeki geleneksel anlamda Amerikan güvenilmezliği değildir. Sorun aynı zamanda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Başkan Donald Trump’ın bölgesel politikaları üzerinde olağanüstü bir nüfuz elde ettiği ve Washington’u, Amerika’nın Arap ve Müslüman ortaklarına potansiyel olarak muazzam maliyetler yüklerken İsrail’in stratejik hedeflerine hizmet eden eylemlere çekebileceği yönündeki algıdır.

Bunun sonucu, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı bir isyan değildir. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın tümü Washington ile ilişkilerine değer vermektedir. Daha ziyade bu, İsrail’in ezici bir askerî hareket serbestisine sahip olduğu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin onu dizginleyeceğine artık güvenilemediği bir bölgesel düzene karşı stratejik bir sigortadır.

Mekke Paktı’nın İsrail Üstünlüğü Korkusu

Amerikan cömertliği ve İsrail’in bölgedeki askerî üstünlüğünü sürdürme taahhüdü sayesinde İsrail, uzun süredir Ortadoğu’nun en gelişmiş askerî teşkilatına sahiptir. Değişen şey, bu gücün nasıl kullanıldığına ilişkin bölgesel algıdır.

Birçok akademisyenin etnik temizlikle, hatta soykırımla eş tuttuğu Gazze’nin tahribatı, İsrail’in bölgenin başka yerlerinde genişleyen operasyonları ve İran’a yönelik saldırıları, İsrail’in devlet sınırlarının ötesinde askerî güç kullanma konusunda eşi görülmemiş bir isteklilik sergilediğini hep birlikte ortaya koymuştur. Bunun sonucunda bölge devletleri, İsrail’in hasımlarına neredeyse dilediği gibi saldırmaya ve bölgesel düzeni güç kullanarak şekillendirmeye yönelik stratejisini giderek geliştirdiği kanaatindedir.

Bu durum, İran’ı geleneksel olarak ciddi bir tehdit olarak gören devletler için bile son derece tedirgin edicidir. Suudi Arabistan onlarca yıldır İran’ın gücünden endişe duymaktadır. Türkiye ile İran tarihsel rakiplerdir; Pakistan’ın ise batı komşusuyla zaman zaman zorlu bir ilişkisi olmuştur. Ancak bu ülkelerin hiçbiri İran’ın oluşturduğu tehdidin yerini İsrail hegemonyasının almasını istememektedir.

Bu ayrım, Mekke Paktı’nı anlamak açısından hayati önem taşımaktadır. Müslüman dünyasının parçalanmışlığı, İsrail’in ezici konvansiyonel üstünlüğünü kolaylaştırmıştır. Bölgesel Müslüman güçlerin hiçbir bileşimi İsrail’i etkili biçimde dengeleyememiştir. Mekke anlaşması, bu denklemi değiştirmeye başlamış olabilir.

Suudi Arabistan finansal kaynaklar, enerji gücü, gelişmiş Batı silahları ve muazzam siyasi nüfuz katmaktadır. Türkiye, Müslüman Ortadoğu’nun tartışmasız en güçlü konvansiyonel askerî teşkilatına, NATO deneyimine ve insansız hava araçları, füzeler, savaş gemileri ve hava savunma sistemleri üreten, giderek daha gelişmiş bir savunma sanayisine sahiptir. Pakistan ise büyük bir profesyonel ordu, kayda değer füze kabiliyetleri ve benzersiz bir unsur olarak nükleer silahlarla katkıda bulunmaktadır.

Dolayısıyla Suudi parası, Türkiye’nin konvansiyonel gücü ve Pakistan’ın nükleer kapasitesinin birleşimi, İsrail’in gücünü dengeleyebilecek yerli bir blokun çekirdeğini oluşturmaktadır.

ABD’nin Güvenilirliği Sorunu

Mekke Paktı’na yol açan ikinci itici güç, Washington’a duyulan güvenin azalmasıdır. Bu, Amerika’nın bölgesel müttefiklerinin Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’yu tamamen terk ettiğine inandıkları anlamına gelmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri, bölge genelinde muazzam askerî kabiliyetlerini sürdürmektedir. Suudi Arabistan, Washington ile savunma ilişkisini koparmak yerine güçlendirmiştir ve Türkiye NATO üyesi olmaya devam etmektedir. Son olarak, Başkan Trump ile Mareşal Asım Münir arasındaki kişisel uyum sayesinde Washington, Pakistan’ı yararlı bir ortak olarak görmektedir.

Sorun daha inceliklidir. Bölge hükümetleri, çıkarları tehdit edildiğinde Amerikan gücünün kullanılıp kullanılmayacağını ve bunun yerine kendi çıkarlarını tehdit edecek şekillerde kullanılıp kullanılmayacağını giderek daha fazla sorgulamaktadır. Suudi petrol tesislerine 2019 yılında düzenlenen saldırılara Amerika’nın verdiği sınırlı yanıt Riyad üzerinde kalıcı bir izlenim bırakmıştır; en azından Suudi perspektifinden bakıldığında, Amerikan güvenlik sistemine derinden entegre olmuş bir ülke bile yeterli bir ABD yanıtı olmaksızın büyük bir saldırıya maruz kalabilirdi.

Son gelişmeler buna başka bir boyut daha eklemiştir. Artık kaygı yalnızca Washington’un harekete geçmeyebileceği değildir. Kaygı, Washington’un İsrail’in teşvikiyle aşırı saldırgan biçimde hareket edebileceğidir. Netanyahu’nun Trump’ı etkileme kabiliyeti, Ortadoğu ülkelerinin stratejik hesaplamalarının bir parçası haline gelmiştir. Bölgedeki çeşitli başkentlerde hâkim olan algı, İsrail başbakanının Trump’ın içgüdülerine nasıl hitap edeceğini bildiği ve daha geniş bölgeyi istikrarsızlaştırma ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisi açısından büyük stratejik ve ekonomik sorunlar yaratma riski taşıdıklarında dahi, İsrail’in gündemini ilerleten askerî eylemleri desteklemesi için Trump’ı manipüle edebileceği yönündedir.

Netanyahu’nun nüfuzunun gerçekte eleştirmenlerinin inandığı kadar belirleyici olup olmadığı, böyle bir algının var olmasından daha az önemlidir. Devletler güvenlik politikalarını yalnızca kabiliyetlere tepki olarak değil, aynı zamanda niyetlere ve gelecekteki risklere ilişkin değerlendirmelerine göre şekillendirirler.

Bu perspektiften bakıldığında, bir Amerikan güvenlik garantisi rahatsız edici bir çelişki barındırmaktadır. Washington, Arap ve Müslüman ortaklarını savunma sözü verirken aynı zamanda İsrail’e, aynı ortakların son derece istikrarsızlaştırıcı olarak gördüğü politikaları izlemesi için askerî ve diplomatik hareket serbestisi tanıyabilir. Trump’ın yakın tarihli Suudi-Amerikan nükleer anlaşmasına koyduğu ve anlaşmanın uygulanmasını Riyad’ın İsrail’i tanımasına ve İbrahim Anlaşmaları’na katılmasına bağlayan ek şart, Washington’un Ortadoğu’ya yönelik politikalarının büyük ölçüde Kudüs’te belirlendiği gerçeğini güçlü biçimde gözler önüne sermiştir.

Bölgesel Sigorta, ABD’den Kopuş Değil    

Ancak Mekke Paktı, Suudi Arabistan’ın Amerika Birleşik Devletleri yerine Türkiye ve Pakistan’ı seçmesi olarak yorumlanmamalıdır. Riyad, güvenliğini en üst düzeye çıkarmak için birbiriyle örtüşen güvenlik ilişkileri kurmaktadır. Amerikan gücü bir katman olarak kalmaktadır. Suudi-Türk-Pakistan düzenlemesi ise bir başka katman haline gelmektedir. Çin ile ilişkiler, İran ile diplomatik angajman ve Suudi Arabistan’ın uluslararası ortaklıklarını çeşitlendirmeye yönelik daha kapsamlı çabaları ilave katmanlar sağlamaktadır. Bu, klasik stratejik riskten korunmadır (strategic hedging).

Türkiye’nin hedefleri bu çerçeveye rahatlıkla uymaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yıllardır Türkiye’yi yalnızca NATO’nun güneydoğu karakolu değil, özerk bir güç merkezi haline getirmeye çalışmaktadır. Pakt, Türkiye’nin Körfez’deki nüfuzunu artırmakta, hızla genişleyen savunma sanayisine fırsatlar sunmakta ve Ankara’ya Ortadoğu’da ortaya çıkan herhangi bir güvenlik sisteminde merkezi bir rol vermektedir.

Pakistan, jeopolitik itibar ve zor durumdaki ekonomisi için Suudi desteği kazanmaktadır. Anlaşmada, imzacılardan birine yönelik bir saldırının üçünün tamamına yönelik bir saldırı sayılacağını ve böylece ortak bir yanıtı beraberinde getireceğini kesin bir dille belirten madde, Pakistan’ın hesaplamalarına göre, Mayıs 2025’te Keşmir’de meydana gelen büyük bir terör saldırısının ardından gerçekleşen türden bir Hint saldırısının kendi topraklarına düzenlenmesini önleyecek ölçüde Yeni Delhi’de belirsizlik yaratacaktır. Yeni düzenleme aynı zamanda Pakistan’ın nüfuzunu batıya doğru yansıtmakta ve askerî statüsünü ve kaçınılmaz olarak nükleer statüsünü daha geniş Müslüman dünyasında bir etki aracına dönüştürmektedir.

Mekke Paktı İçin Sorun İran Değil

Pakt, birçok gözlemcinin varsaydığı gibi öncelikle Tahran’a karşı yönelmiş değildir. Üç üyenin de İran’ın gücü konusunda ihtiyatlı olmak için nedenleri vardır, ancak İran’ın yok edilmesini veya kalıcı olarak tecrit edilmesini önlemek için daha güçlü nedenleri de vardır. Parçalanmış bir İran, İsrail’in askerî hakimiyetine karşı başlıca denge unsurlarından birini ortadan kaldırırken Körfez, Orta Asya ve Güney Asya genelinde istikrarsızlığa yol açabilir.

Türkiye ve Pakistan’ın böyle bir sonuçtan kaçınmak için özellikle zorlayıcı nedenleri vardır. İran ile uzun sınırları paylaşmaktadırlar; ayrıca İran ile olan sınırlarının her iki tarafında yaşayan ve üç devletin de toprak bütünlüğünü tehdit eden huzursuz etnik azınlıkları bulunmaktadır. Dolayısıyla İran ile, Tahran’la aralarındaki görüş ayrılıklarından kendileri açısından çok daha önemli olan ortak çıkarlara sahiptirler. Aslında pakt, İran’ın nihayetinde dahil edilebileceği daha geniş bir bölgesel girişimin temelini oluşturma potansiyeline sahiptir.

Yeni Bir Bölgesel Düzene Doğru Mu?

Modern dönemin büyük bölümünde Ortadoğu güvenliği dış güçler tarafından örgütlenmiştir: Önce I. Dünya Savaşı’nın ardından Birleşik Krallık ve Fransa, daha sonra II. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika Birleşik Devletleri tarafından. Bölge devletleri genellikle güvenliğin üreticileri değil, tüketicileri olmuştur. Mekke Paktı, bunun değişmeye başlıyor olabileceğine işaret etmektedir.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, İsrail’in neredeyse tam bir askerî hareket serbestisine sahip olduğu bölgesel bir sistemi kabul etmeye giderek daha isteksiz görünmektedir. Aynı zamanda Amerikan gücünün ne zaman ve kimin adına kullanılacağını yalnızca Washington belirlemektedir. Buna verdikleri yanıt, İsrail’le veya Amerika Birleşik Devletleri’yle karşı karşıya gelmek değildir. Bu, bölgesel denge üzerinde daha fazla nüfuza sahip olabilmeleri ve İsrail ile Amerika’nın eylemlerinin felaket niteliğindeki sonuçlarını önleyebilmeleri için yerli kabiliyetlerini bir araya getirmeleriyle sağlanmaktadır.

Pakt; entegre askerî planlama, istihbarat işbirliği, ortak füze ve hava savunması ile savunma sanayisi koordinasyonu geliştirirse ve özellikle Mısır gibi diğer başlıca Müslüman devletler de nihayetinde paktla ilişki kurarsa, Mekke anlaşması yeni bir güvenlik mimarisinin temeli haline gelebilir.

Washington, bölgesel ortaklarından kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlenmelerini uzun zamandır talep etmektedir. Ortadoğu’da bunu yapmaya başlamaktadırlar. Ancak bunu büyük ölçüde, artık ne İsrail’i dizginlemesi ne de Amerikan gücünün İsrail tarafından kendi bölgelerini istikrarsızlaştıracak şekillerde kullanılmasını önlemesi konusunda Washington’a güvenmedikleri için yapmaktadırlar. Bu ironi Washington’un gözünden kaçmamalıdır.

*Mohammed Ayoob, Michigan Eyalet Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında seçkin üniversite profesörü unvanıyla görev yapmış emekli öğretim üyesidir. Kitapları arasında The Many Faces of Political Islam (İkinci Baskı, 2020), Will the Middle East Implode? (2014) ve son olarak From Regional Security to Global IR: An Intellectual Journey (2024) yer almaktadır. Ayrıca Assessing the War on Terror (2013) adlı eserin editörlüğünü yapmıştır.

Kaynak: https://nationalinterest.org/blog/middle-east-watch/the-strategic-rationale-for-the-mecca-pact

SOSYAL MEDYA