Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın Siyasi ve Savunma Stratejik Komitesi, 5 Ekim 2026’da Riyad’da yaptığı olağanüstü toplantıda, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı ilk kez uygulamaya koyma kararı almıştır. Taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı üçüne birden yapılmış sayan anlaşma, Suudi Arabistan’ın finansal gücünü, Türkiye’nin savunma sanayisini ve Pakistan’ın askeri kapasitesini tek bir caydırıcılık çerçevesinde buluşturma iddiası taşımaktadır. Bu iddianın sahada sınandığı ilk alan Yemen Savaşı olmuştur. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail ile İran arasında başlayan çatışmanın önce Körfez’e, ardından Yemen ve Babülmendep’e yayılması bu sınavın zeminini hazırlamıştır.
Paktın kurumsallaşması dikkat çekici bir hızla ilerlemiştir. 31 Ağustos’taki İstanbul toplantısında Riyad merkezli bir genel sekreterlik kurulmuş; Husi saldırılarının artmasıyla genelkurmay başkanları 25 Eylül’de Riyad’da yeniden bir araya gelmiştir. Son toplantıda kolektif caydırıcılık tedbirleri devreye alınmış, emekli Korgeneral Numan Mahmud ittifakın ilk Genel Sekreteri olarak atanmış ve askeri güç ve kabiliyetlerin “onaylanan düzenlemeler ve üç ülkenin ulusal mevzuatı doğrultusunda” Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılması kararlaştırılmıştır. Ancak “konuşlandırma” ifadesi üç ülke için aynı anlama gelmemekte, Türkiye açısından dar ve savunma odaklı yorumlanmaktadır.
Zamanlamanın Siyasal Mantığı
Riyad kararı, Mekke Paktı’nı sahada karşılığı olan bir taahhüde dönüştürmüştür. İmzadan kısa süre sonra Husilerin Suudi Arabistan’a füze saldırısı düzenlemesi ve buna ilk etapta karşılık verilmemesi, paktın “kâğıt üzerinde kalacağı” yönündeki eleştirileri beslemişti. 5 Ekim’den sonraki hızı birbirini tamamlayan üç dinamik belirlemiştir.
Birincisi, Husi tehdidinin niteliğindeki değişimdir. Husilerin Eylül’de başlattığı ve meşru Yemen hükümetinin kontrolündeki geniş alanları ele geçiren saldırı sahadaki dengeyi bozmuştur. Babülmendep’in düşmesi, Başkanlık Liderlik Konseyi’ne bağlı güçlerin yetersiz kalması ve Taiz’deki tehdidin kontrol altına alınamaması da Riyad’ın müttefik güçlerine güvenini sarsmıştır. Enerji altyapısını ve güney şehirlerini hedef alan saldırılara Mekke ve Medine’nin de eklenmesiyle mesele, dini ve siyasi meşruiyetin sınandığı bir krize dönüşmüştür.
İkincisi güvenilirliktir. İttifak kuramındaki terk edilme ve tuzağa düşme ikileminde bu aşamada ilk kaygı ağır basmıştır. Adını Mekke’den alan bir savunma çerçevesinin Mekke hedef alınırken eylemsiz kalması, paktı Körfez İşbirliği Konseyi’nin 2000 tarihli ortak savunma anlaşması gibi hiç işletilmemiş metinlerin kaderine mahkûm ederdi. ABD’nin tutumu da bu süreci hızlandırmıştır. Washington, bölgedeki güvenlik bağlarını korumakla birlikte Suudi Arabistan’ın savunma yükünü doğrudan üstlenmek yerine bölgesel yük paylaşımını öne çıkarmış, Riyad’dan Yemen meselesini İran dosyasıyla eşzamanlı çözmesini beklemiştir. Bu durum, ABD’nin bölgeden çekildiği anlamına gelmese de Riyad’ı bölgesel ortaklarına yöneltmiştir.
Üçüncüsü kurumsal sıralamadır. Pakt yaklaşık sekiz haftada imzadan sekreterliğe, askeri koordinasyona ve operasyonel karara uzanan bir zincir kurmuştur. Kararın Yemen hükümetinin karşı taarruzuyla aynı güne denk gelmesi, paktın bu kritik evrede Riyad’a caydırıcı bir şemsiye sağladığını göstermektedir. İran’ın Husilerle siyasi temas önerisi masadayken önce caydırıcılığın tesis edilmesi de olası bir müzakerede üç ülkenin pazarlık gücünü artırmaktadır.
Türkiye’nin Muhtemel Katkısı
Bildirinin kilit ifadesi “ulusal mevzuat” vurgusudur. Türkiye açısından bu vurgunun içeriğini Dışişleri Bakanı Hakan Fidan netleştirmiştir. Fidan, Mekke Anlaşması’nın bir savunma anlaşması olduğunu ve Türkiye’nin başka bir ülkeye asker gönderip saldırı düzenlemeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Bu çerçevede Türk askerinin Yemen Savaşı’na taraf olması gündemde görünmemekte; Ankara’nın katkısının askeri eğitim ile hava ve füze savunmasında yoğunlaşması beklenmektedir.
Bu katkının bir kısmı paktın devreye girmesinden önce başlamıştır. Suudi Arabistan’ın, başta hava savunma kabiliyetleri olmak üzere kilit Türk savunma sistemlerini mevcut ikili anlaşmalar kapsamında teslim aldığı basına yansımaktadır. Desteğin İHA operatörlerini, istihbaratı ve lojistiği de kapsadığı ileri sürülmektedir. Bu durum, Türkiye’nin muharip birlik göndermeden de Suudi savunmasına anlamlı katkı sağlayabildiğini göstermektedir.
Eğitim faaliyetleri ve kapsamlı bir hava savunma mimarisinin kurulması, sistemlerin kurulumu, işletimi ve korunması için muharip olmayan teknik ve askeri personelin bölgede bulunmasını gerektirebilir. Bu konudaki görüşmeler sürdüğü için katkının kapsamı ve süresi henüz kesinleşmemiştir. Anlaşma TBMM tarafından henüz onaylanmamıştır ve TSK’nın yurt dışında görevlendirilmesi, Anayasa gereği, Meclis iznine bağlıdır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde anlaşmanın onayı ve görevin niteliğine göre gerekli yasal düzenlemelerin Meclis gündemine gelmesi beklenebilir.
Pakistan’ın tutumu bu açıdan ayrışmaktadır. Suudi Arabistan’daki köklü askeri varlığı İslamabad’a sahada daha geniş bir hareket alanı sağlamaktadır. Pakistan Savunma Bakanı, Türk ve Pakistan unsurlarının yalnızca destekleyici bir rol üstlendiğini vurgulamıştır. Buna karşın Pakistan askerlerinin Suudi birlikleriyle birlikte çatışmalara katıldığına dair haberler dolaşımdadır. İslamabad ise Pakistan jetlerinin Husi hedeflerini vurduğunu öne süren New York Times haberini “sahte ve uydurma” olarak reddetmiştir. Bu iddialar doğrulanırsa pakt içinde fiilî bir işbölümü ortaya çıkabilir: Pakistan sahaya daha yakın dururken Türkiye, eğitim, hava savunması ve savunma sanayii üzerinden caydırıcılığa katkı sunan ancak çatışmanın dışında kalan bir ortak olarak konumlanabilir. Pakistan’ın resmî inkârı ise İslamabad’ın da doğrudan muharip rol görüntüsünün siyasi maliyetinden kaçındığını göstermektedir.
Bu sınırlı rol bile Türkiye’nin Yemen dosyasındaki etkisini artırabilir. Paktın Yemen’deki hedefleri, Suudi Arabistan’a yönelik doğrudan tehditleri azaltmak, Husilerin hareket serbestisini kısıtlamak ve Kızıldeniz-Babülmendep hattında deniz güvenliğini yeniden tesis etmektir. Güçlendirilmiş hava savunması Husilerin Riyad’ı zorlama kapasitesini sınırlayabilir. Deniz gözetimi, eskort ve istihbarat paylaşımı ise Ankara’ya, Suudi Arabistan’ı savunmak ile Yemen’de saldırı savaşına katılmak arasındaki ayrımı koruyarak katkı sunma imkânı verir. Aden Körfezi’nden Somali’ye uzanan Türk askeri varlığı bu katkıyı ayrıca anlamlı kılmaktadır.
Bu tercih, Türk dış politikasında belirginleşen stratejik sabır örüntüsünün devamıdır. Ankara tepkiselliği reddetmekte ve çatışmanın zamanını, yerini ve biçimini rakibine bırakmamaktadır. İsrail saldırganlığı karşısında provokasyona gelmeyip bölgesel koalisyonlar üzerinden caydırıcılık inşa etmesi de aynı mantığın ürünüdür. Suriye’de izlenen “önce diplomasi” yaklaşımı Yemen için de geçerlidir. 2015 koalisyonunun yıpratıcı deneyimi de Ankara’nın kara savaşının dışında kalma tercihini pekiştirmektedir.
Husilerin, Suudi Arabistan’ın yanında yer alan her gücü düşman sayacakları uyarısı, örgütün füze ve İHA kapasitesi nedeniyle ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Ancak Türkiye ve Pakistan’a düşmanlık beslemediklerini vurgulamaları, bir NATO üyesiyle çatışmaya hazırlıktan çok iş birliğinin siyasi maliyetini artırmayı amaçlayan bir yıldırma stratejisine işaret etmektedir. Türkiye’nin savunma ve eğitim odaklı rolü bu riski azaltsa da, Suudi Arabistan’daki personelin ve Kızıldeniz’deki Türk varlıklarının güvenliği önemini korumaktadır. Meselenin bir itibar boyutu da vardır. Türk hava savunma, İHA ve elektronik harp sistemlerinin gerçek operasyon koşullarındaki performansı başta İsrail olmak üzere bölgesel rakiplerce yakından izlenebilir. Olası bir başarı, Türkiye’nin güvenlik sağlayıcı iddiasını güçlendirebilirken, olası aksaklıklar ise hem Türk kabiliyetlerini hem de Mekke çerçevesini sorgulamaya açabilir.
İnsan Gücü Açığı ve Suriye Seçeneği
Paktın Yemen’deki asıl zafiyeti insan gücüdür. Riyad deneyimli muharip güç arayışı için önce Pakistan’ın aşiret bölgelerine yönelmiş; bu seçenek rafa kaldırılınca Suriye’ye kaymıştır. Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın 6 Ekim’de Riyad’ı ziyaret etmesi ve Suudi Arabistan’ın ertesi gün Şam’dan Husilere karşı askeri yardım talep ettiğine dair haberler bu arayışın göstergeleridir.
ABD, Şam üzerindeki baskısını giderek daha açıkça dile getirmektedir. Şam ise Riyad’ın güvenlik tedbirlerini desteklediğini vurgularken yurt dışına asker göndermeyeceğini defalarca açıklamıştır. Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin ABD Özel Temsilcisi Thomas Barrack ile 9 Ekim’de görüşmesi, konunun diplomatik gündemdeki ağırlığını göstermektedir. Ordusunu yeniden yapılandıran ve ciddi teçhizat eksikleri bulunan Suriye’nin Yemen’e büyük çaplı asker gönderme kapasitesi de bulunmamaktadır. En olası seçenek, sahadaki dengeyi değiştirmeyecek ve daha çok siyasi mesaj taşıyacak sembolik bir birliğin Suudi Arabistan’a gönderilmesidir. Böyle bir adım Şam’a bölgesel izolasyonunu hafifletme fırsatı sunabilir. Ancak sembolik katkının ardından daha geniş çaplı bireysel görevlendirmelerin de gelme ihtimali bulunmaktadır.
Ankara sessizliğini korumakta, ancak fikre sıcak bakmadığı anlaşılmaktadır. Türkiye’nin Suriye’deki önceliği, yeniden inşa edilen devletin ve ordunun konsolidasyonudur. Şam’ın Yemen Savaşı’na çekilmesi bu kırılgan istikrarı riske atabilir ve Şam’ı İran’la yeni bir cephede karşı karşıya getirebilir. Öte yandan Suriye’nin olası katılımı, Mekke çerçevesinin üç resmî üyesinin ötesine taşabileceğini göstermektedir. Bu da Türkiye’nin bu genişlemenin yönünü kendi öncelikleriyle uyumlu tutma ihtiyacını artırmaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak, Mekke Paktı’nı “İslami NATO” olarak okumak yanıltıcıdır. Pakt henüz entegre bir komuta yapısına, ortak bir tehdit tanımına ve birlikte çalışabilirliğe sahip değildir; ABD karşıtı bir blok da değildir. Riyad’ın İran’a, İslamabad’ın Hindistan’a, Ankara’nın ise İsrail’e odaklanan farklı güvenlik öncelikleri, paktı istemeden İran karşıtı bir role sürükleme riski taşımaktadır. Asıl sınav, Yemen’de ve olası bir Irak cephesinde tırmanmanın yönetimi olacaktır. Bu süreçte Riyad’ın terk edilme, Ankara ve İslamabad’ın ise tuzağa düşme kaygısı belirleyici olacaktır. Yemen’deki çatışmayı mezhepsel bir savaş olarak değil, bölgesel düzen mücadelesi olarak okumak gerekir. Türkiye’nin rolü, caydırıcılık ile diplomasiyi birleştirerek savaş sonrası düzeni stratejik sabır ve bölgesel sahiplenmeyle biçimlendirmektir.
