Kurumsal Medya İslam’ı “Terör” Haberciliğinde Nasıl Silah Olarak Kullanıyor?

Suç ve terör dili çifte standartlarından ve ırksallaştırılmış önyargılarından arındırılmadığı sürece, şiddet haberleri nesnel gerçeğin bir yansıması olmaktan ziyade kültürel ve siyasi kontrolün bir aracı olarak kalacaktır.
Ağustos 7, 2026
image_print

Korkuyu Çerçevelemek: 

Kalabalık bir mekânda bir silahlı saldırgan ateş açtığında ya da Berlin, New York veya Londra’da bir araç yayaların arasına daldığında, Batılı kurumsal medyanın dilsel refleksi hızlı ve öngörülebilirdir. Fail Arapça/Müslüman bir isme veya geçmişe sahipse, medya “İslami terör”, “radikal aşırılık yanlısı” ya da “cihatçı komplo” gibi terimlere sarılır. İnanç, hukuka aykırı eylem için derhâl birincil yorum olarak öne çıkarılır.

Buna karşın, benzer kitlesel şiddet, iç kan dökücülük veya ideolojik saikle işlenen cinayet eylemleri kendisini Hristiyan, Yahudi veya diğer büyük Batılı geleneklerle özdeşleştiren bireyler tarafından gerçekleştirildiğinde, kullanılan terminoloji çarpıcı biçimde değişir. Bu kişiler rutin olarak “yalnız kurtlar”, “sorunlu gençler”, “akli dengesi yerinde olmayan” dışlanmışlar veya kişisel kinlerin kurbanları olarak nitelendirilir. Onların dinî metinleri, bağlılıkları veya kurumları, terörün üreme alanları olarak nadiren, hatta hiçbir zaman öne sürülmez.

Bu eşitsizlik, adil gazeteciliğin veya akademik söylemin bir ürünü değildir. Küresel siyaset, sistematik önyargı ve insanın değerine ilişkin eski anlayışlar tarafından şekillendirilmiş kurumsallaşmış katı bir çifte standarttır.

Bu dengesizliğin temelinde—bir grubun diğerine göre “ötekileştirilmesi”—haber odalarının, sınıfların ve siyasi sistemlerin “tehdit” kavramını nasıl inşa ettiği ve manipüle ettiği yatmaktadır.

On yıllardır Batılı medya yankı odaları, Soğuk Savaş sonrası dönem tarafından şekillendirilen ve 11 Eylül sonrası “Teröre Karşı Savaş” ile katlanarak hız kazanan bir dünya görüşü içinde faaliyet göstermektedir. Bu çerçevede, bir Müslüman tarafından işlenen şiddet nadiren yerel bir suç eylemi olarak görülür; bunun yerine, tekbiçimli bir medeniyetler çatışmasının semptomu olarak yeniden çerçevelendirilir.

Bir Müslüman suç işlediğinde, bu bir bireyin istisnai eylemi olarak aktarılmaz. Bilakis, failin dini bulaşıcı bir ideoloji, daha büyük bir demografik tehdidin ifadesi olarak ele alınır. Fail sistematik biçimde küresel bir ağa, bir ideolojiye veya teolojik bir çerçeveye bağlanarak dine iftira atılır ve özünde onun iki milyardan fazla mensubu kınanır.

Buna karşılık, beyaz bir Hristiyan veya baskın Batılı bir geçmişe sahip bir birey, ister ırksal üstünlük, ister kürtaj karşıtı aşırılık yanlılığı, ister köktendinci Hristiyan ideolojisi tarafından yönlendirilmiş olsun, yasa dışı bir eylem işlediğinde medya, bireyi ve onun kötücüllüğünü daha geniş toplulukla nadiren, hatta hiçbir zaman ilişkilendirmez. Hristiyan veya Yahudi failler kolektif suçluluktan arındırılır. Eylemleri akıl hastalığına, yalnızlığa veya kişisel bir krize atfedilerek daha geniş dinî grubun ahlaki masumiyeti korunur.

Özünde, Hristiyanlar veya Yahudiler tarafından işlenen suçları dinî terörizm olarak nitelendirmeyi reddetmek, bireyciliğin ayrıcalığından kaynaklanmaktadır. Bu inançların mensupları, tarihsel ve kültürel olarak baskın Batılı iktidar yapısıyla iç içe geçmiş oldukları için karmaşık bireyler olarak görülür. Buna karşılık Müslümanlar, bu bireysel karmaşıklıktan sistematik biçimde mahrum bırakılır. Tek tip homojenleştirilmiş bir siyasi kimliğe indirgenirler; burada her eylem bir güvenlik merceğinden incelenir.

Ampirik kanıtlar, bu tür önyargılı haberciliğin temelini oluşturan varsayımları tutarlı biçimde çürütmektedir. Yerel ve uluslararası terörizme ilişkin istatistiksel analizler, medyanın çerçevelemesinde çarpıcı bir çelişkiyi ortaya koymaktadır.

Batılı ülkelerde ideolojik şiddeti inceleyen çalışmalar, Müslüman olmayan aktörlerin—aşırı sağcı aşırılık yanlıları ve beyaz üstünlükçülerin—terörizm ve şiddet olaylarının başlıca kaynağı olduğunu tutarlı biçimde ortaya koymuştur.

Sosyal Politika ve Anlayış Enstitüsü (The Institute for Social Policy and Understanding – ISPU) gibi kuruluşların araştırmaları ve akademik içerik analizleri, Müslüman olduğu düşünülen failler tarafından işlenen şiddet eylemlerinin, Müslüman olmayanlar tarafından işlenen aynı nitelikteki eylemlere kıyasla önemli ölçüde daha fazla medya görünürlüğü kazandığını —çoğu zaman yüzlerce kat daha fazla—göstermektedir.

Medya, Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen saldırıları abartırken, başkalarının işlediği şiddeti küçümseyerek veya bölümlere ayırarak gerçekliği çarpıtmaktadır. Kendi kendini besleyen bu olumsuz döngü, kamu kaygısını körükler, İslamofobiyi silah hâline getirir ve iç ile dış politikayı doğrudan etkiler. Müslümanlara yönelik vahşeti normalleştirmeye ve Müslüman çoğunluklu ülkelerde gözetimi, ayrımcı mevzuatı, askerî müdahaleleri ve savaşları meşrulaştırmaya hizmet eder.

“Terörizm” kelimesinin seçici biçimde uygulanması güçlü bir ideolojik araçtır. Medya ve siyasi müessese, suçları seçici biçimde etiketleyerek kimin “uygar iç grup”a ait olduğunu ve kimin tehdit oluşturan “asi dış grup”un bir üyesi olarak damgalandığını belirlemektedir.

Suç ve terör dili çifte standartlarından ve ırksallaştırılmış önyargılarından arındırılmadığı sürece, şiddet haberleri nesnel gerçeğin bir yansıması olmaktan ziyade kültürel ve siyasi kontrolün bir aracı olarak kalacaktır.

*Dr. M. Reza Behnam, odağı Batı Asya olan karşılaştırmalı siyaset alanında uzmanlaşmış bir siyaset bilimcisidir.

Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/08/05/framing-fear-how-the-corporate-media-weaponizes-islam-in-terror-coverage/

SOSYAL MEDYA