Küresel Güç Satrancında Ortadoğu

Bugün bölgeyi istikrarsızlaştıran yalnızca “kimin kiminle kavga ettiği” değil; aynı zamanda “kimlerin bu kavgayı sınırlayacak iradeyi ve kapasiteyi göstermediği”dir. Rusya’nın önceliklerini yakın çevreye kilitlemesi ve Çin’in ekonomik pragmatizmi güvenlik sorumluluğunun önüne koyması, Ortadoğu’da bir küresel güç boşluğu doğuruyor. Bu boşlukta ise Trump ve Netanyahu gibi sert gücü dış politikanın ana dili hâline getiren aktörler, bölgesel düzeni daha rahat zorlayabiliyor.
image_print

7 Ekim sonrasında Ortadoğu’ya dair analizlerin büyük kısmı, bölgedeki mezhepsel çelişkilerin derinleştiği, bazı bölgesel aktörlerin gücünde belirgin bir aşınma olduğu, bölgesel aktörlerin sert rekabetinin kontrolsüzleştiği ve İsrail’in revizyonist eğilimlerinin belirleyici hâle geldiği tespitinde birleşiyor. Bu çerçeve bütünüyle yanlış değil, hatta olup bitenin görünür yüzünü oldukça isabetli biçimde tarif ediyor. Ne var ki bu yaklaşım tek başına, eş zamanlı kırılmaların bölgesel güvenlik mimarisini nasıl kilitlediğine dair bütüncül bir açıklama sunmakta yetersiz kalıyor. Çünkü Ortadoğu güvenlik mimarisi yalnızca yerel dinamiklerden değil, aynı zamanda küresel güç dengesinin bölgeye yansıma biçiminden de beslenir. Küresel boyut ihmal edildiğinde, resmin en kritik kısmı olan güç boşluğu görünmez hale gelir.

Bugün bölgede şahit olduğumuz kırılganlık, bir yönüyle “küresel aktörlerin geri çekilmesi” ya da en azından beklenen rol ve sorumluluklardan imtina etmesiyle oluşan stratejik bir boşluğun ürünü. Bu boşluk, yalnızca güç dağılımında değil, caydırıcılıkta, krizi yönetme kapasitesinde, güvenlik taahhütlerinin geçerliliğinde ve nihayet bölgede düzen kurma/koruma iradesinde ortaya çıkan bir erozyonu ifade ediyor. Bu bağlamda Rusya’nın yakın çevresine sıkışması ve yükselen bir aktör olarak görülen Çin’in Ortadoğu güvenlik mimarisinde “kendisinden beklenen rolü” oynamaktan kaçınması, bölgesel dengeyi zayıflatan iki temel kırılma olarak öne çıkıyor. Tam da bu dengesizlik ortamında, sert gücü açık ve agresif biçimde kullanarak düzeni yeniden tasarlamaya yönelen aktörler için hareket alanı genişliyor.

Rusya’nın Ortadoğu’da “köprübaşı” stratejisinden yakın çevreye kapanmasına

  1. Dünya Savaşı sonrasında süper güç konumuna yükselen Rusya açısından Ortadoğu, jeopolitik, teopolitik ve jeoekonomik boyutlarıyla büyük güç rekabetinde “köprübaşı” niteliği taşıyan bir sahaydı. Bölgenin enerji kaynakları, ticaret güzergâhları, boğazlar ve geçiş hatları, ayrıca dinî-siyasi fay hatları üzerinden uluslararası nüfuz üretme imkânı, Moskova’yı Soğuk Savaş boyunca bölgede etkili olmaya iten ana faktörlerdi. Bu ilgi, yalnızca bir nüfuz yarışı değil, aynı zamanda Washington merkezli düzenin sınırlarını test etme kapasitesiydi de.

Soğuk Savaş sonrasındaysa bu tablo anlamlı biçimde değişti. Rusya, Ortadoğu siyasetine yapısal olarak daha sınırlı bir ilgi göstermeye başladı. Bu dönemde Rusya’nın önceliği giderek “yakın çevre”ye kaydı. Arka bahçesinde yaşanan renkli devrimler, NATO’nun ve AB’nin genişlemesinin oluşturduğu güvensizlik ortamı gibi gelişmeler Moskova’nın tehdit algısını keskinleştirerek onu eski Sovyet coğrafyasına daha fazla bağladı. Putin dönemi Rusya’sı bir yandan bu güvenlik çevrelemesine yanıt ararken, diğer yandan enerji satrancında petrol ve doğal gaz üretimi üzerinden Avrupa ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya yöneldi. Bu stratejik öncelik değişimi, Ortadoğu’da “küresel güç boşluğu” hissini besleyen önemli unsurlardan biri hâline geldi.

Bu noktada kritik mesele şu: Rusya’nın bölgede daha sınırlı bir profil çizmesi yalnızca Rusya’nın kaybı olmakla kalmıyor, bölgesel güvenlik mimarisinin dengeleyici sütunlarından birinin zayıflamasına yol açıyor. Dengeleyici sütun zayıfladığında, boşalan alan otomatik olarak istikrara değil, çoğu zaman “daha fazla risk alma” eğilimine, yani revizyonizme alan açıyor. Çünkü bölgesel düzenin bekçiliği konusunda belirsizlik arttıkça, maliyet hesapları bulanıklaşır ve aktörler caydırıcılık eşiğinin nerede başladığını öngörmekte zorlanır.

Çin’in yükselişi ve gerçekleşmeyen “güvenlik sağlayıcı” beklentisi

2000’li yılların başından itibaren ekonomik ve askerî kapasite bakımından hızla yükselen Çin’in Ortadoğu güvenliğinde rol oynayacağına dönük beklenti güçlendi. Pekin’in ekonomik büyümesini askerî güçle destekleyerek Batı’nın bölgedeki küresel hegemonyasına meydan okuyacağı, en azından alternatif bir güvenlik yaklaşımı sunacağına dair beklentiler ortaya çıktı. Hatta bazı bölge ülkeleri, güvenlik arayışlarını çeşitlendirme ve tek bir merkeze bağımlılığı azaltma refleksiyle Çin’e dönük bir “opsiyon” inşa etmeye başladı.

Ancak bu beklenti, pratikte karşılığını bulamadı. Çin, Ortadoğu güvenlik mimarisinde rol oynama konusunda son derece temkinli ve “cesaretsiz” bir profil sergileyerek şaşkınlık yarattı. Bölgesel güvenlik anlamında güçlü taahhütler içeren savunma anlaşmalarından kaçınması, kriz anlarında sessiz kalması ve askerî-siyasi maliyet doğurabilecek angajmanları sınırlaması, Çin’in “ekonomik pragmatizm” merkezli yaklaşımının bölgede istikrara yapacağı katkıyı şüpheli hale getirdi. En önemli ortaklarından sayılabilecek İran ve Pakistan gibi ülkeler baskı ve saldırı altında olduklarında dahi Pekin’in dikkatli suskunluğu, Çin’in bir güvenlik sağlayıcıdan ziyade riskten kaçınan ve ekonomik çıkarlarına odaklanan bir aktör olmayı tercih ettiğini gösterdi. Körfez ülkeleriyle ilişkilerinde dahi güvenlik taahhüdü üretme konusunda isteksizliği, bu yaklaşımın istisna değil kural olduğunu düşündürüyor.

Sonuç olarak, Çin’in yükselişinin otomatik olarak “bölgesel düzen kurucu” bir role dönüşmediği anlaşıldı. Bu durum, Ortadoğu gibi güvenliğin sert güçle iç içe geçtiği bir coğrafyada, ekonomik varlığın tek başına caydırıcılık üretmeye yetmediğini bir kez daha hatırlatıyor. Çin’in ekonomiye odaklanan, istikrarsızlığa ise “uzaktan ve ölçülü” bakan tavrı, bölgede oluşan küresel güç boşluğunu kapatmadı; bilakis boşluğun süreklileşmesine katkıda bulundu.

Güç boşluğu nasıl istikrarsızlık üretir?

Ortadoğu’da istikrarsızlık çoğu zaman mezhep gerilimleri ve bölgesel rekabetle açıklansa da, bu dinamiklerin nasıl ve ne ölçüde şiddet üretime dönüşeceğini belirleyen asıl unsur uluslararası sistemin sunduğu fırsat-kısıt dengeleridir. Küresel güç boşluğu, tam da bu dengeyi aktörlerin lehine bozarak üç kanaldan istikrarsızlık üretir.

Birincisi, caydırıcılık zayıflar. Caydırıcılık yalnızca askerî kapasiteye değil, o kapasitenin hangi koşullarda devreye gireceğine dair öngörülebilirliğe dayanır. Büyük güçlerin bölgesel güvenlik mimarisinde etkin dengeleme rolünden geri çekilmesi, “kim neyi, ne kadar ödeyerek yapabilir?” sorusunu muğlaklaştırır. Bu muğlaklık, revizyonist aktörler için fırsat penceresi açar: sınırlı bir hamlenin güçlü bir maliyet doğurmayacağı, uluslararası tepkinin parçalı kalacağı veya krizin yönetilemeyeceği varsayımı risk iştahını artırır. Böylece sert güç kullanımının eşiği düşer.

İkincisi, kriz yönetimi kapasitesi düşer. Ortadoğu’daki krizler çoğu zaman taraflar arası doğrudan uzlaşıyla değil, dış dengeleme mekanizmalarıyla -arabuluculuk, baskı, garantörlük, yaptırım ve güvenlik taahhütleri- kontrol altında tutulmuştur. Bu mekanizmalar zayıfladığında tırmanma dinamikleri hızlanır: sınırlı bir çatışma bölgesel bir zincirleme reaksiyona dönüşebilir, yanlış hesaplama ihtimali artar, tarafları “durmaya” zorlayacak dış frenler devreye giremez.

Üçüncüsü, revizyonizm teşvik edilir. Düzeni koruyan aktörler zayıf ya da kayıtsız görünürse, düzeni değiştirmek isteyenler hem askerî hem siyasi hedeflerini genişletir. Tam da bu noktada İsrail ve ABD’nin revizyonist siyasetinin daha görünür ve etkili hâle geldiği bir konjonktüre geliyoruz. Dengeleme eksikliği sert gücün maliyet algısını düşürüyor, bölgesel aktörlerin sınırlı kapasitesi ve küresel aktörlerin çekingenliği, “düzen değiştirici” hamleleri daha uygulanabilir kılıyor.

Trump–Netanyahu hattı ve sert gücün “düzen değiştirici” kullanımı

Bölgede bugün hissedilen baskın dinamiklerden biri, askerî gücü sert ve açık biçimde kullanarak bölgesel düzeni değiştirmeye dönük yaklaşımın güç kazanmasıdır. Bu bağlamda Trump ve Netanyahu ikilisi, agresyonu dış politika enstrümanı olarak gören çizginin sembolü hâline geliyor. Buradaki kritik husus, bu yaklaşımın yalnızca kişisel liderlik tarzlarıyla açıklanamayacağı olgusudur. Asıl mesele, bu liderlik tarzlarının hangi yapısal ortamda daha etkili ve daha az maliyetli hâle geldiğidir.

Eğer bölgesel güçler kendi kapasiteleriyle ABD ve İsrail’i dengeleyecek ölçekte bir karşı ağırlık üretemiyorsa, eğer küresel aktörler (özellikle Rusya ve Çin) bölgesel güvenlik mimarisinde kendilerinden beklenen rolleri oynamaktan kaçınıyorsa, eğer uluslararası sistemin caydırıcılık ve arabuluculuk kanalları zayıflamışsa, o zaman sert gücü normalleştiren ve “düzen değiştirici” hedefler güden politikalar daha kolay uygulanabilir hâle gelir. Yani Trump–Netanyahu çizgisinin agresif dış politika tercihleri, bölgesel zayıflıklar ve küresel kayıtsızlıkla birleştiğinde, ortaya yalnızca çatışma değil, aynı zamanda yeni bir güç hiyerarşisi dayatma eğilimi çıkar.

Bölgesel aktörlerin zayıflığı tek başına belirleyici değil. Ancak bölgesel zayıflığın küresel güç boşluğu ile çakıştığı anlar, revizyonizmi hızlandırıyor. Çünkü bu çakışma, karşı koyma kapasitesini hem içeriden (bölgesel) hem dışarıdan (küresel) aynı anda sınırlıyor. Böyle bir tabloda, uluslararası normlar ve kurumlar da çoğu zaman olayların gerisinde kalır, sahadaki sert güç gerçekliği, diplomatik dili belirlemeye başlar.

Ortadoğu’da 7 Ekim sonrası ortaya çıkan tabloyu anlamak için iki düzeyli bir okumaya ihtiyaç var. Birinci düzey, bölgesel fay hatlarıdır: mezhepçilik, rekabet ve revizyonizm. İkinci düzey ise bu fay hatlarının üzerinde hareket ettiği küresel zemindir: dengeleyici güçlerin geri çekildiği, güvenlik taahhütlerinin belirsizleştiği ve caydırıcılığın aşındığı bir uluslararası ortam.

Bugün bölgeyi istikrarsızlaştıran yalnızca “kimin kiminle kavga ettiği” değil; aynı zamanda “kimlerin bu kavgayı sınırlayacak iradeyi ve kapasiteyi göstermediği”dir. Rusya’nın önceliklerini yakın çevreye kilitlemesi ve Çin’in ekonomik pragmatizmi güvenlik sorumluluğunun önüne koyması, Ortadoğu’da bir küresel güç boşluğu doğuruyor. Bu boşlukta ise Trump ve Netanyahu gibi sert gücü dış politikanın ana dili hâline getiren aktörler, bölgesel düzeni daha rahat zorlayabiliyor. Bölgesel güçlerin zayıflıkları ve küresel güçlerin kayıtsızlığı, revizyonist projelerin maliyetini düşürdükçe, istikrarsızlık geçici bir dalga olmaktan çıkıp kalıcı bir yapıya dönüşme riski taşıyor.

Bu nedenle bugün Ortadoğu’yu analiz etmek, yalnızca bölgesel aktörlere ve kimlik siyasetinin sertleşmesine bakmakla sınırlı kalamaz. Asıl soru şudur: Küresel güç boşluğu nasıl doldurulacak ve doldurulmadığı takdirde, sert gücün “yeni normal” hâline gelmesini engelleyecek hangi denge mekanizması devreye girecek? Bu soruya ikna edici bir yanıt üretilmedikçe, bölgedeki istikrarsızlık bir sonuç değil, sistemin doğal çıktısı olmaya devam edecektir.

[1] Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].

Doç. Dr. Necmettin Acar

Doç. Dr. Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı.,
Eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde, yüksek lisans eğitimini Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında, doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler anabilim dalında tamamlayan Acar halen Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Başlıca çalışma alanları Orta Doğu siyaseti, enerji güvenliği, Basra Körfezi güvenliği ve Türkiye’nin Orta Doğu politikası olan Acar’ın bu alanda yayınlanmış çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır. İletişim: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA