Mart ayında Küba’ya seyahat ettim. Küba kökenli bir Amerikalı olarak, bu cümle köklerimden kopmuş olmanın doğurduğu özlemin ağırlığını taşıyor. Hayatımın büyük bir bölümünde, Küba yalnızca uzak bir hikâye olarak var oldu; babamın anlattıkları dışında bildiğim bir yer değildi.
Uluslararası bir dayanışma konvoyunun parçası olarak oradaydım; 30’dan fazla ülkeden 500’den fazla temsilci, basit bir inançla birleşmişti: hiçbir ülke, sırf farklı bir yol seçtiği için başka bir ülkeyi boğma hakkına sahip değildir. Aile mirasımın adası boğulurken sessiz kalamazdım.
O günler boyunca tanık olduklarım, Batı propagandasının çizdiği Küba resmi değildi. Gördüğüm, 66 yıllık bir kuşatmaya direnen bir ülkeydi ve tüm zorluklara rağmen hâlâ inşa eden, üreten ve birbiriyle ilgilenen bir halktı.
Kuşatma Altında Bir Halk Sağlığı Sistemi
En etkileyici ziyaretlerden biri Havana’daki bir mahalle polikliniğine yapılan ziyaretti. Bu klinikler, Küba’nın kamu sağlığı sisteminin omurgasıdır. Doktorlar çalıştıkları yerin üst katında yaşıyorlar. Topluluklarındaki her hastayı isim isim tanıyorlar. Hem fiziksel hem psikolojik sağlığı tedavi ediyorlar ve insanı kârın önüne koyan bir bakım modelini temsil ediyorlar.
Fakat tanıştığım doktorlar yürek burkan kısıtlamalarla karşı karşıya. Onlar, hastalarının tam olarak neye ihtiyacı olduğunu ve bu tedavilerin mevcut olduğunu bilen, son derece eğitimli profesyonellerdir. Fakat ABD ambargosu nedeniyle bu tedavileri uygulayamıyorlar. Her gün tedavi edebilme becerisine sahip olup, siyasi ve ekonomik bir kuşatma tarafından engellendiğinizi hayal edin.
Yanımızda getirebildiğimiz her şeyi getirdik: delegasyonumuz tarafından teslim edilen 6.300 pound (yaklaşık 2.940 kg) tıbbi malzeme, yenidoğan ekipmanları, ağrı kesiciler, kateterler ve diğer kritik malzemeler dahil olmak üzere, değeri 433.000 dolar olan ve kendi kıyafetlerimiz ve kişisel hijyen ürünlerimiz için yer bırakmayacak şekilde değeri ve miktarı tahmin edilemeyen daha nice malzemeleri el bagajlarımıza ve kişisel çantalarımıza tıkıştırdık. Kübalı doktorlar bize elektrik kesildiğinde tıp öğrencilerinin solunum cihazlarına koşup, elektrik geri gelene kadar saatlerce manuel hava pompaladıklarını anlattı. Ellerinin gücüyle hayat kurtarıyorlar.
Kıtlık Karşısında Topluluk ve Yaratıcılık
Gittiğimiz her yerde insanların hayatta kalmak için örgütlendiğini gördüm. Havana’nın merkezi bir mahallesinde, yıkılmaya yüz tutmuş bir oyun alanının yenilenmesine yardım ettik. Boya ve yeni salıncaklar getirdik. Parkın bakımını yapan mahalleden bir adam, salıncakların çalınmaması için her gece onları indirip, çocuklar için her sabah geri takmayı teklif etti. Bu türden karşılıklı ilgi ve alaka her yerdeydi.
Çöp ve eski gazeteleri toplayarak geri dönüşüm sanatı yapan Lázaro adlı bir sanatçıyla tanıştık. Mahalle çocuklarına da aynı şeyi öğretiyor. Atölyesinin duvarları, direniş ve yaratıcılık ifadelerine dönüşmüş canlı eserlerle kaplı.
Bir başka gün, Lázaro’nun atölyesinin önüne kâğıt, kalem ve yapıştırıcılarla bir masa kurduk. Mahalleden çocuklar Singapur’daki mektup arkadaşlarına mektup yazmak için toplandı. İngilizceden İspanyolcaya çevirerek her çocuğun cevap yazmasına ve mektuplarını resimlemesine yardımcı oldum. Çocuklar mektuplarını boyayıp yazarken aileler davul çalıyor ve dans ediyordu. Bu an, derin, sınır ötesi bir bağlantı anıydı ve çocuklar sanat ve çeviri yoluyla kıtalar arası, abluka ötesinde ilişkiler kuruyorlardı.
Kübalı Amerikalılar için, onlarca yıldır maruz kaldığımız ve son yıllarda daha da yoğunlaştığını düşündüğümüz birçok adaletsizliğe sessizce boyun eğmenin manevi bir bedeli var. Fakat Havana’da gördüğüm çocukların ruhu dimdik ayaktaydı.
Ambargonun İnsanî Bedeli
Kuşatma soyut bir şey değil. Yoksulluk gerçek. Elimden geleni verdim ama bireyler olarak, ABD politikasının yarattığı sistemsel krizin doğurduğu bu ölçekte bir ihtiyacı karşılayamayız.
Adayı etkileyen elektrik kesintileri, Ocak ayında yoğunlaştırılan bir kuşatma stratejisinin sonucu. Yaptırımlar ve adaya petrol sevkiyatını durdurmayı amaçlayan deniz baskısı nedeniyle Küba aylarca yakıt ithal edemedi. Elektrik santralleri düzenli çalışamıyor. Hastaneler gerekli ameliyatları yapamıyor. Su pompalama altyapısı çöküyor. Bu bir doğal afet değil. İnsan eliyle yaratılmış bir şiddet; sessiz bir savaş.
Ancak yine de, Küba halkı kurtarılmayı beklemiyor. Örgütleniyor. Yeni durumlara adapte oluyor. İcat ediyor.
Dayanışma ve Eylem Çağrısı
Kübalı bir Amerikalı olarak, hayatım boyunca Küba’nın otokratlar tarafından keyfi olarak yönetilen bir ülke olduğunu duydum. Küba halkının özgürleştirilmeyi beklediğini. Onların boğulmasının onlara yardım etmek için yapıldığını. Ama o adanın üzerinde durup doktorlarla, sanatçılarla, çocuklarla ve ailelerle konuşurken tamamen başka bir şey gördüm. Ben, zaten özgür olan bir halk gördüm; onları kırmak için tasarlanmış bir kuşatmanın ağırlığı altında bile kendi kaderlerini belirleme özgürlüğüne sahipler.
Küba, egemenliğine saygı çerçevesinde diyaloğa ve yatırıma açıktır. Fakat ABD, dünyanın büyük kısmının kınamasına rağmen bu politikayı uygulamaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ambargonun kaldırılmasına her yıl ezici bir çoğunlukla oy veriyor. ABD her yıl bunu görmezden geliyor.
Dayanışmanın ne anlama geldiğine dair daha derin bir anlayışla geri döndüm: orada olmak, dinlemek, elimizden gelenleri paylaşmak ve işe bağlı kalmak. Ancak dayanışma tek bir heyetin ziyaretiyle sona ermemeli. Kuşatmayı kırmalıyız. Bu onlarca yıllık ekonomik savaşı sona erdirmeliyiz.
Kübalıların kendi kendilerini yönetme hakkı vardır. Onların ilaca, elektriğe, suya ve onurlu bir yaşama hakkı var. Babam, acımasız yaptırım rejiminin getirdiği yoksulluk karşısında Küba’yı terk etmeyi seçti. Ben de aynı nedenle geri dönmeyi seçtim.
Küba’nın yaşamasına izin verin.
*Gerardo Delgado, Miami, Florida’da yaşayan Küba kökenli bir eğitimcidir. Miami Koalisyonu’nun ABD’nin Küba Ablukasını Sonlandırma hareketiyle birlikte çalışmaktadır.
Kaynak: https://www.laprogressive.com/foreign-policy/what-i-saw-in-cuba-was-resilience
Tercüme: Ali Karakuş
