“Dardayım yalanım yok,
Baskın yedim gün gece.
Örselendi aşklarım üstelik,
Bir uzak diyardayım..”
Sonbaharın son günleriyle birlikte gökyüzü grileşirken, akşamlar erkenden çökmeye başlıyor. Sokaklar daha sessiz, evler daha sıcak, geceler daha uzun.. Yazın hareketliliğine, güneşin enerjisine ve dışarıda geçirilen uzun saatlere alışmış ruhumuz, bu değişime uyum sağlamaya çalışıyor. Bazılarımız için kış; huzur, dinginlik, dinlenme.. Bazılarımız için ise yalnızlık, isteksizlik ve içsel bir ağırlık hissi taşıyor.
Bunun yalnızca duygusal değil, biyolojik nedenleri de var. Gün ışığının azalması, uyku düzenimizi, enerji seviyemizi ve ruh halimizi etkiliyor. Daha az hareket etmek, sosyal ilişkilerimizin azalması ve günlerin büyük bölümünü kapalı alanlarda geçirmek de kendimizi yorgun veya isteksiz hissetmemize neden olabiliyor. Bazı insanlarda bu durum, mevsimsel depresyon olarak adlandırılan daha belirgin bir tabloya dönüşebiliyor.
Fakat kışın bize hissettirdiklerini yalnızca karanlıkla açıklamak da eksik olur. Çünkü insan ruhu, hayatın her mevsiminde aynı hızda ilerlemiyor. Bazen koşmak, bazen durmak; bazen kalabalıklara karışmak, bazen de sessizliğe ihtiyaç duymak isteriz. Kış, belki de bu yavaşlamayı bize hatırlatan en güzel sihirdir. ‘Her mevsim çiçek açmak zorunda olmadığımızı’ da hatırlamak gerekir.
Doğaya baktığımızda, kışın ağaçların yapraklarını döktüğünü ama hayattan vazgeçmediğini görürüz. Toprağın altında görünmeyen bir hazırlık devam eder. Dışarıdan bakınca herşey durmuş gibidir; oysa doğa, kendi zamanında yeniden canlanmak için güç toplar.. İnsan da böyledir. Bazen hayata karşı heyecanımız azalır, yapmak istediklerimiz gözümüzde büyür, geçmişte yaşadıklarımız zihnimizde daha fazla yer kaplar. İçimizde biriken duygularla baş başa kalırız. Ancak her sessizlik bir boşluk, her durgunluk bir tükeniş değildir. Bazen insanın kendini dinlemeye, yaşadıklarınnı anlamlandırmaya ve yeniden güç kazanmaya ihtiyacı vardır.
Elbette bu, kışın getirdiği her mutsuzluğu kabullenmek ya da yalnızlığa çekilmek gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, ruhumuzu korumak için küçük ama anlamlı adımlar atabiliriz. Gün ışığından yararlanmak, açık havada yürümek, sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek, düzenli uyumak ve kendimize keyif veren uğraşlara zaman ayırmak ruh hâlimizi destekleyebilir.
Bir fincan sıcak çay, pencereye vuran yağmurun sesi, sevdiğimiz bir kitabın sayfaları veya uzun zamandır ertelediğimiz bir sohbet… Bazen hayatın içindeki küçük güzellikler, soğuk günlerin ruhumuzda bıraktığı ağırlığı hafifletir. Çünkü mutluluk her zaman büyük olaylarla gelmez; bazen kendimize ayırdığımız küçük bir zamanın içinde sessizce belirir.
Belki de kış, bize dış dünyanın güzellikleri kadar iç dünyamızın da bakım istediğini anlatıyordur. Sürekli güçlü olmak, her zaman üretmek, her koşulda mutlu görünmek zorunda değiliz. Kendimize karşı anlayışlı olmak, hissettiklerimizi inkâr etmeden onlara yer açmak da yaşamın bir parçasıdır.
Ve unutmayalım ki mevsimler değişir. Bugün gökyüzünü kaplayan bulutlar sonsuza kadar kalmaz. Ağaçlar yeniden yeşerir, günler uzar, güneş daha uzun süre yüzünü gösterir. Hayat da kendi içinde böyle döngüler taşır.
Kış bize yalnızca soğuğu değil, beklemeyi de öğretir. Her şeyin hemen düzelmesini beklemeden, kendimize zaman tanımayı… Karanlığın içinde bile küçük bir ışık bulmayı… Ve bazen yeniden başlayabilmek için önce biraz dinlenmemiz gerektiğini…
Çünkü insan ruhu da doğa gibi mevsimlerden geçer. Kimi zaman bahar gibi umutlu, kimi zaman yaz gibi coşkulu, kimi zaman sonbahar gibi düşünceli, kimi zaman da kış gibi sessizdir.
Önemli olan, kış geldiğinde kendimizi kaybolmuş sanmamaktır. Belki de o günlerde ihtiyacımız olan şey, kendimize biraz daha şefkatle yaklaşmak ve içimizdeki baharın yeniden geleceğine inanmaktır. Unutmayalım ki; toprağın altında sessizce bekleyen bir tohum bile baharı içinde taşır.
Kış, bana en çok ümmeti, mazlumları hatırlatır. Soğuk bir gecede penceremin ardından yağan yağmuru izlerken, sıcak evimde içtiğim çayın buharı yükselirken aklıma Gazze gelir. Gazze ile dünyanın bir çok yerinde savaş mağduru olmuş kadın ve çocuklar… Üzerimize bir battaniye çekip uykuya daldığımız gecelerde, çadırların içinde sabaha kadar titreyen çocukları düşünürüm.
Bizim için kış, bazen yağmurun sesi, bazen sobanın sıcaklığı, bazen de battaniyenin altına sığınıp dinlenmektir. Oysa Gazze’de binlerce insan için kış; ıslanan yataklar, su alan çadırlar, soğuktan korunamayan bedenler ve çocuklarının üzerine örtecek sıcak bir şey bulamayan anne babalar demektir.
Biz pencerelerimizi soğuktan korumak için kapatırken onların çadırlarına rüzgâr doluyor. Biz yağmurun toprağa düşüşünü huzurla dinlerken onlar, yağmurun bir kez daha sığındıkları son yeri sular altında bırakmasından korkuyor. Biz gece başımızı yastığa huzurla koyarken, bir zamanlar evleri olan enkazların arasında yaşam mücadelesi veren insanları düşünüyoruz.
Ve insanın içi sızlıyor…
Bir çocuğun üşümemesi için dünyanın bütün imkânları seferber edilebilecekken, neden bazı çocuklar soğuğa, açlığa ve korkuya terk ediliyor? Bir annenin evladını sarıp sarmalaması dünyanın en doğal hakkıyken, neden bazı anneler çocuklarını koruyabilmek için çaresizce gökyüzüne bakıyor?
Kış, insana yalnızca havanın soğuduğunu anlatmıyor. Bazen dünyanın vicdanının ne kadar üşüdüğünü de gösteriyor.
Gazze’de yıkılan yalnızca evler değil. İnsanların hatıraları, yuvaları, çocuklukları ve yarına dair kurdukları hayaller de enkazların altında kalıyor. Bir zamanlar bir evin penceresinden dışarıya bakan çocuklar, şimdi kendilerini yağmurdan koruyacak bir çadırın içinde büyümeye çalışıyor.
Bizim için sıradan olan pek çok şey, onlar için bir hayale dönüşüyor: Güvenli bir yatak, sıcak bir yemek, korkmadan uyunacak bir gece, yağmur yağdığında ıslanmayacak bir çatı…
Peki, ümmet olmak ne demektir?
Yalnızca aynı kıbleye dönmek mi, aynı duaları ezberlemek mi, aynı kelimelerle birbirimize seslenmek mi? Yoksa dünyanın bir ucunda üşüyen bir çocuğun soğuğunu kendi yüreğinde hissedebilmek mi?
Belki de ümmet olmak, hiç tanımadığımız bir annenin gözyaşını kendi annemizin gözyaşı gibi bilmektir. Bir çocuğun açlığını, kendi evladımızın açlığı kadar dert edinmektir. Uzaklarda yaşanan acıları, aramızdaki mesafelerle küçültmemektir.
Kış, bize sıcaklığın yalnızca kaloriferlerde, sobalarda ve kalın giysilerde olmadığını hatırlatmalı. Bazen bir insanın başka bir insan için taşıdığı sorumlulukta saklıdır sıcaklık.
Bu kış da Gazze’de çadırların üzerine yağmur yağacak. Çocuklar soğuk gecelerde annelerine biraz daha sokulacak. Anneler belki de kendi üşümelerini unutup evlatlarının üzerini örtmeye çalışacak.
Ve biz, bütün bunları yalnızca üzülerek izlemekle yetinmemeliyiz. İmkânımız ölçüsünde yardım etmeli, güvenilir insani yardım kuruluşlarını desteklemeli, yaşananları unutmamalı ve unutturmamalıyız. Çünkü merhamet, yalnızca hissettiğimiz bir duygu değil; davranışlarımızla da göstermemiz gereken bir sorumluluktur.
Allah’ım…
Bu kış, Gazze’deki çocukları koru. Çadırları evsizlere yuva, soğuk geceleri sabaha çıkaracak bir sabır vesilesi eyle. Evladını korumaya çalışan annelere güç, yakınlarını kaybedenlere sabır, yaralı yüreklere ferahlık ver. Savaşın, zulmün ve yoksulluğun gölgesinde yaşayan bütün mazlumlara yardım et.
Ve bize, sıcak evlerimizde yaşarken dışarıdaki soğuğu unutacak kadar katılaşmış kalpler verme.
Çünkü kış, bana en çok ümmeti hatırlatır.
Bir yanda sıcak evler, diğer yanda soğuk çadırlar… Bir yanda huzurla uyuyan çocuklar, diğer yanda sabahı bekleyen minik bedenler…
Belki de bu kış kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
‘Biz ısınırken, üşüyen kardeşlerimiz için ne yapıyoruz?’
Kışı sevmem ben..
Damı akan evler,
Ayakkabısı delik çocuklar,
Ocağı yanmayan analar,
Utanan babalar gelir aklıma.
Sevmem ben kışı..
(Nazım Hikmet)
