Kırım’dan Donetsk’e: Bitmeyen Savaşın Tarihsel Dinamikleri ve Bölgesel Yansımaları

2014-2018 arasında yaşananlar aslında büyük bir uyarıydı. Fakat bu uyarı, küresel güçler tarafından yeterince ciddiye alınmadı. Sanırım herkes, çatışmanın o bölgeyle sınırlı kalacağını varsaydı. Oysa donmuş çatışmaların en tehlikeli yanı, bir gün aniden eriyip taşmasıdır. 2022’de olan da tam olarak buydu. Buradan çıkacak en önemli ders şu: Küçük görünen krizlerin, büyük felaketlerin habercisi olabileceğini unutmamak gerekir.
Eylül 6, 2026
image_print

2013-2018 dönemi

Bu yazı, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne yönelik 2014 yılında Kırım’ın ilhakıyla başlayan ve Donetsk ile Luhansk bölgelerinde ayrılıkçı hareketlere dönüşen çatışmaların tarihsel arka planını, siyasi nedenlerini ve insani bilançosunu 2022 öncesi dönem kapsamında incelemektedir. Çalışma, Ukrayna’nın jeopolitik konumunun Doğu ile Batı arasındaki kültürel ve siyasi gerilimlere nasıl zemin hazırladığını, Avrupa Birliği (AB) ile imzalanması planlanan ortaklık antlaşmasının Ukrayna iç siyasetinde yarattığı kırılmayı ve bu sürecin Rusya Federasyonu tarafından nasıl bir müdahale gerekçesine dönüştürüldüğünü analiz etmektedir. Ayrıca, saha görüşmelerine ve uluslararası kuruluş raporlarına dayanarak çatışmaların sivil halk üzerindeki etkileri, göç dalgaları, insan hakları ihlalleri ve kalıcı siyasi çözüm arayışlarındaki tıkanmalar değerlendirilmektedir.

2022 öncesi yaşananlar, bugünün gözüyle bakıldığında adeta bir ön film gibi görünse de aslında her biri kendi başına savaşa gidecek derin bir krizdi. Uluslararası toplumun bu çatışmaları “yerel ve sınırlı” olarak kodlaması, ileride çok daha büyük bir patlamanın sinyallerini kaçırmalarına yol açtı.

Jeopolitik Rekabetin Gölgesinde Ukrayna’nın Kimlik Mücadelesi

Coğrafi konumu itibarıyla Ukrayna, tarih boyunca Rus kültürü ile Doğu Avrupa kültürü arasında bir geçiş bölgesi olmuştur. Ancak bu konum, aynı zamanda Kiev yönetiminin kendi ulusal kimliğini koruma, geliştirme ve gelecek nesillere aktarma çabasını kesintisiz bir mücadeleye dönüştürmüştür. 2010’lu yılların başında uluslararası kamuoyunun dikkati büyük ölçüde Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Suriye iç savaşına yoğunlaşmışken; Ukrayna’nın doğusunda Rusya destekli ayrılıkçı gruplar ile Ukrayna silahlı kuvvetleri arasında giderek şiddetlenen çatışmalar yaşanmaya başlamıştır. Birbirlerine “Slav kardeşimiz” tabirini kullanan iki halk artık birbirine silah çekmiş bir denklemde yer alıyordu.

Euromaidan Süreci ve Siyasi Kriz (2013-2014)

Rusya yanlısı siyasetiyle hareket eden Ukrayna’nın 4. Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in, Kasım 2013’te AB ile imzalanması planlanan Ortaklık Antlaşması’ndan çekildiğini açıklaması, ülkede geniş çaplı protestoların fitilini ateşledi. Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı’nda (Maidan Nezalezhnosti) başlayan gösteriler, hükümetin baskı politikalarına rağmen büyüyerek rejim karşıtı bir halk hareketine dönüşmüştür. Artan protestolar sonucunda Şubat 2014’te Yanukoviç ülkeyi terk ederek Rusya’ya sığınmış, yerine Batı yanlısı geçici bir hükümet kurulmuştur. Rusya Federasyonu ise bu değişimi meşru bir siyasi süreç olarak tanımayarak “darbe” olarak nitelendirmiş ve Ukrayna’daki çıkarlarını korumak amacıyla doğrudan askerî müdahale dâhil sert önlemlere başvurmuştur. Bu noktada düşünmeden edemiyorum: Bir liderin sokağın baskısıyla ülkeyi terk etmesi, uluslararası hukuka göre tam olarak nerede duruyor? Rusya için “darbe”, Batı için “halk iradesi”. İki taraf da kendi bakış açısında haklı gibi görünüyor. Fakat sorun şu ki, bu iki anlatı asla birbirine temas etmedi. Benim gözlemlediğim, bu anlatı çatışmasının kendisi, 2022’de patlayacak olan büyük savaşın tohumlarını ekti ve Rusya’nın Ukrayna üzerindeki arka bahçem baskısını artıracaktı.

Kırım’ın İlhakı

Hukuki Tartışmalar ve Uluslararası Tepkiler Rusya’nın ilk hedefi, Ukrayna’ya bağlı özerk statüdeki Kırım Özerk Cumhuriyeti olmuştur. Yerel Rus yanlısı grupların eylemleri kısa sürede tırmanmış, başkent Simferopol’de parlamento binası ele geçirilmiştir. Yoğun siyasi ve askerî baskı altında kalan Kırım Yüksek Konseyi, 16 Mart 2014 tarihinde statü referandumu düzenleme kararı almıştır. Referandum sonucunda Kırım’da ve Sivastopol’da %90’ın üzerinde oyla Rusya’ya katılma yönünde bir irade beyan edilmiştir. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, referandumun yasal olmadığını vurgulayan bir rapor yayımlamışsa da Rusya’nın veto yetkisini kullanması ve Çin’in çekimser kalması nedeniyle bu rapor bağlayıcı bir yaptırım gücü kazanamamıştır. Almanya, Türkiye ve NATO gibi uluslararası aktörlerden gelen kınama açıklamalarına rağmen, 17 Mart 2014 tarihinde Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kırım’ın Rusya Federasyonu’na katılımını resmileştiren anlaşmayı imzalamıştır. İlhaka karşı çıkan bazı kişiler kaybolmuş veya ölü olarak bulunmuş, özellikle Kırım Tatarları ilhakı açıkça reddetmiştir. Kırım Tatar lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Kırımoğlu’nun Kırım’a girişi Rusya tarafından ilk etapta 2019 yılına kadar yasaklanmıştır. Bu gelişmelerin ardından ABD ve AB, Rusya’ya yönelik kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulamaya koymuştur.

Bu olay, uluslararası sistemin en temel açmazını gözler önüne seriyor: BM Güvenlik Konseyi, kurulduğu günden bu yana büyük güçleri denetleyecek bir mekanizma olarak tasarlanmamış. Rusya’nın vetosu ve Çin’in çekimserliği karşısında Kırım’ın ilhakını durdurabilecek hiçbir kurum yoktu. Yaptırımlar elbette sembolik olarak ağırdı, ama bence asıl soru şu: Yaptırımlar, askeri müdahale olmadan toprak ilhakını engelleyebilir mi? Tarihsel örnekler gösteriyor ki, pek mümkün değil. O halde uluslararası toplumun elindeki araçlar, bu tür krizler için yeterli mi? Bence yeterli ve caydırıcı değil.

Donbas’ta Ayrılıkçı Hareket ve Novorossiya Projesi

Kırım’ın ilhakını takiben Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk ve Luhansk bölgelerinde yaşayan etnik Ruslar ve Rusya yanlısı gruplar silahlı mücadeleye girişmiştir. Rusya’nın lojistik ve askerî desteğini alan ayrılıkçı güçler, Kırım modelini uygulayarak 11 Mayıs 2014’te Donetsk ve Luhansk’ta bağımsızlık referandumları düzenlemiş ve ardından “Donetsk Halk Cumhuriyeti” (DHC) ile “Luhansk Halk Cumhuriyeti” (LHC) kurulduğunu ilan etmiştir. 24 Mayıs 2014’te bu iki yapı, “Novorossiya” (Yeni Rusya) adı altında bir konfederasyon oluşturduğunu duyurmuş; ancak bu oluşum hiçbir uluslararası aktör tarafından tanınmamıştır.

İlginç olan şey, Novorossiya fikrinin bu kadar hızlı doğması oldu. Tarihsel bir romantizmle ortaya atılan bu proje, sanırım Rusya’nın bile ne yapmak istediği konusunda tam karar veremediğini gösteriyor. Kırım’ı ilhak etmek bir şeydi; Donbas’ı da aynı şekilde ilhak etmek çok daha büyük bir maliyet demekti. Anlaşılan o ki, Moskova Donbas’ta doğrudan ilhaktan ziyade, Ukrayna’yı istikrarsızlaştıracak “donmuş bir çatışma” yaratmayı tercih etti ve bu strateji, 2022’ye kadar işledi.

Askerî Çatışmalar ve Sivil Kayıplar

Ukrayna ordusu ile ayrılıkçı güçler arasında başlayan çatışmalar kısa sürede yoğunlaşmış, Ukrayna güçleri hava bombardımanlarıyla ayrılıkçıların kontrolündeki bölgeleri hedef almıştır. Temmuz 2014’te Ukrayna ordusu Donetsk ve Luhansk arasındaki stratejik bağlantı yolunu kesmek için harekete geçmiş, Ağustos ayında çatışmaların şiddeti daha da artmıştır. Bu süreçte yaşanan en trajik olaylardan biri, 17 Temmuz 2014’te Malezya Havayolları’na ait MH17 sefer sayılı yolcu uçağının Donetsk bölgesinde düşmesi ve 298 kişinin hayatını kaybetmesi olmuştur. Olayın ardından Ukrayna ve Rusya karşılıklı olarak birbirini suçlamış, bağımsız uluslararası soruşturma yapılabilmesine rağmen siyasi uzlaşma sağlanamamıştır. Birleşmiş Milletler verilerine göre, çatışmaların başlangıcından Aralık 2017’ye kadar geçen sürede hayatını kaybedenlerin sayısı 10.303 (Ukrayna askerleri, ayrılıkçı savaşçılar ve siviller dâhil), yaralananların sayısı ise 24.788 olarak kaydedilmiştir. Çatışmalardan doğrudan etkilenenlerin toplam sayısı ise yaklaşık 35.000’dir.

Bu rakamları yazarken bir şey daha fark ettim. BM’nin verdiği 10.303 ölü sayısı, sadece doğrudan çatışmalarda hayatını kaybedenleri içeriyor. Peki ya dolaylı ölümler? Hastaneye gidemeyen, temiz su bulamayan, psikolojik travma nedeniyle hayatı mahvolan insanlar? Sanırım savaşın gerçek bilançosu asla tam olarak bilinemeyecek. Medyanın rolüne gelirsek, bir yerdeki çatışma ne kadar uzarsa, ona olan ilgisini o kadar kaybediyor. Donbas’taki savaş da 2015’ten sonra “sıradan” bir haber konusuna dönüştü. Oysa her ölü, bir ailenin yıkımı demek.

Minsk Ateşkes Süreci ve Kalıcı Çözüm Arayışları

5 Eylül 2014’te Belarus’un başkenti Minsk’te, Ukrayna ile Rusya destekli ayrılıkçılar arasında ateşkes antlaşması imzalanmıştır. Ancak bu ateşkes kısa sürede ihlal edilmiş, ayrılıkçı güçler kazandıkları zamanı Rusya’dan yeni askerî ve lojistik destek almak için kullanmıştır. Minsk Anlaşması’nın öngördüğü siyasi ve askerî hükümlerin büyük bölümü uygulanamamıştır. Aralık 2017 sonunda dikkat çekici bir gelişme yaşanmış ve iki taraf, daha önceki Minsk protokolünde yer alan esir değişimi maddesini kısmen hayata geçirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ile Uluslararası Kızılhaç Komitesi yetkililerinin gözetiminde gerçekleştirilen takasta 237 ayrılıkçı esir ile yaklaşık 74 Ukraynalı asker ve sivil karşılıklı olarak serbest bırakılmıştır.

Minsk süreci bana, ateşkes anlaşmalarının nasıl bir “zaman kazanma” aracına dönüşebileceğini gösterdi. Ateşkes imzalanır imzalanmaz çatışmalar yeniden başlıyorsa, bu anlaşmanın taraflar için ne anlamı var? Sanırım şu: Her iki taraf da ne kazanabileceğini hesaplıyor. Aralık 2017’deki esir değişimi ise ilginç bir istisna. Neden o zaman oldu? Bence taraflar, uluslararası kamuoyuna “biz barış istiyoruz” mesajı vermek için sembolik bir adım attılar. Ama bu adımın ötesine geçmediler. AGİT ve Kızılhaç’ın varlığı anlaşmaya meşruiyet kazandırdı, ama kalıcı barışı getirmedi. Bu, diplomasinin sınırlarını düşündüren bir örnek.

Saha Görüşmeleri: Sivillerin Perspektifinden Çatışma Algısı

Ocak 2018’de Kiev’de, yeğenini Donetsk Oblastı’ndaki çatışmalarda kaybetmiş Ukrayna vatandaşı Vitaly Olishkevich ile yaptığım mülakat, sivil halkın savaşa dair algısını ve beklentilerini ortaya koymaktadır. Görüşmede Olishkevich, Kırım’ın ilhakını “Rus nüfusun yoğunluğunu kendi lehine kullanan Rusya’nın ekonomik ve siyasi çıkar odaklı bir hamlesi” olarak nitelendirmiştir. Donetsk’in Ukrayna ekonomisinin demir-çelik ve sanayi açısından en güçlü şehri olduğunu, bu nedenle stratejik önem taşıdığını belirtmiştir. Görüşmeci, Ukrayna halkının AB üyeliğine yönelik beklentilerini “Rus baskısından kurtulmak için bir umut kapısı” olarak tanımlamış ve yeğeninin, Donetsk-Luhansk arasındaki bir kontrol noktasında Rus keskin nişancı ateşi sonucu öldüğünü aktarmıştır. AB’nin Rusya karşısındaki tutumunun yetersiz olduğunu savunan Olishkevich, Ukrayna’nın zengin tarım topraklarının bir kısmının Çin’e kiralandığını ve AB’nin doğrudan Çin etkisini yanı başında görmek istemediği için Rusya’nın Kırım ilhakına sessiz kalmış olabileceğini ileri sürmüştür.

Vitaly ile yaptığım bu konuşma benim için çok öğretici oldu. Bir sivilin gözünden savaşı dinlemek, rakamlardan çok daha fazlasını anlatıyor. AB, yanı başında bir Çin etkisi istemez, bu nedenle Rusya’nın bölgedeki ağırlığını bir denge unsuru olarak görmüş olabilir. Bu bizlere uluslararası ilişkilerin ne kadar karmaşık ve çıkarlar üzerine kurulu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yeğenini kaybetmiş bir adamın, bu trajedi içinde bile stratejik bir analiz yapabilmesi ise gerçekten etkileyiciydi.

Savaşın Kolektif Hafızada İnşası: Kiev’deki II. Dünya Savaşı Müzesi Örneği Başkent Kiev’deki II. Dünya Savaşı Müzesi’nin girişine, çatışma bölgelerinden getirilmiş, silahlarla taranmış bir ambulansın yerleştirilmesi, çatışmaların vahametini sembolize etmektedir. Müze içerisinde Donetsk ve Luhansk bölgelerinden getirilen flamalar, bayraklar, askerî teçhizat ve kişisel eşyalar sergilenmektedir. Bu kurulum, Ukrayna’nın güncel savaş deneyimini tarihsel mücadele anlatısıyla eklemleyerek ulusal hafızanın inşasına katkıda bulunmaktadır.

Kırım’ın ilhakı ve Donbas’taki çatışmalar, 2022 öncesi dönemde Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü, siyasi istikrarını ve toplumsal dokusunu derinden sarsmıştır. AB ile ABD’nin yaptırımları sorunun çözümünde yetersiz kalmış, Minsk süreci ise kalıcı bir barış getirememiştir. Bu çatışmalar yalnızca askeri ve siyasi bir sorun değil; aynı zamanda bölgedeki etnik, kültürel ve hafıza siyaseti boyutlarıyla da çok katmanlı bir kriz olarak ele alınmayı gerektirmektedir.

Yazımı bitirirken şunu düşünüyorum: 2014-2018 arasında yaşananlar aslında büyük bir uyarıydı. Fakat bu uyarı, küresel güçler tarafından yeterince ciddiye alınmadı. Sanırım herkes, çatışmanın o bölgeyle sınırlı kalacağını varsaydı. Oysa donmuş çatışmaların en tehlikeli yanı, bir gün aniden eriyip taşmasıdır. 2022’de olan da tam olarak buydu. Buradan çıkacak en önemli ders şu: Küçük görünen krizlerin, büyük felaketlerin habercisi olabileceğini unutmamak gerekir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.