Türkiye’de ana akım medyaya ne zaman felsefeyle uğraşan birileri çıksa çoğunlukla felsefe yapmanın önündeki yegâne engelin, toplumun dini inanış ve gelenekleri olduğunu öne sürer, bunlardan kurtulmadıkça “özgürce” düşünülemeyeceği, felsefe de yapılamayacağından dem vururlar. Konuşmalarının bağlamı ve başlangıç noktası ne olursa olsun, sonuçları hep aynı hikâyeyle biter. Zaten Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde modernleşme projesi, din ve gelenek karşıtlığı üzerinden tanımlandığı için, bu eksende yapılan eleştiriler kamuoyunda tanıdık ve meşru bir yer edinir. Hatta aşağılamak yerine salt “ussal” nedenlere dayanarak din eleştirisi yapanlar bile kapitalist bir dünya içinde bu eleştiriyi yaptıklarının farkına varmazlar. Çünkü kapitalist sistem, din ve gelenek eleştirilerini hegemonyasını güçlendiren bir “meşruiyet perdesi” olarak kullanır. Böylece asıl iktidar ilişkileri, ekonomik yapılar ve kültürel üretim biçimleri görünmez kılınır. Medyada ve akademide, kapitalizmin kültürel hegemonya araçları olan medya, eğitim ve sanat endüstrileri, felsefenin asli eleştiri kapasitesini törpüler. Bu nedenle, din ve gelenekler üzerinden yapılan eleştiriler, kapitalizmin işleyişine dokunmadığı sürece kapitalist sistem tarafından “tatlı çocuk” formunda tolere edilen bir muhalefet formuna dönüşür.
Toplumun inanma biçimlerinde ve geleneklerinde gerçekten sorunlar olabilir. Hatta vardır. Bunları dile getirmek, eleştirmek de mümkün elbette. Ancak konuyu bununla sınırlandırıp asıl sorunu görmemek bence açıkça bir aymazlığın ve konformizmin göstergesidir. Zira toplumun inanma biçimleriyle ve gelenekleriyle uğraşmak, onları “dövmek” ve aşağılamak çok kolay, zor olan ise bizzat hegomanik bir baskıya dönüşmüş ve iliklerimize kadar işlemiş kapitalist düzenle uğraşmak. Bu nedenle medyaya filozof diye çıkardıkları şahısların pek çoğu da işin kolayını tercih eder. Söylemleri güzel, belagatleri şahane olabilir, son derece felsefi bir zeminde de konuşuyor olabilirler. Ancak asıl sorunu görmezden geldikleri an, o güzel konuşmaları birden boşluğa düşebilir. Bu nedenle, medyada “filozof” olarak sunulan figürlerin, asıl meseleyi ısrarla görmemesi yalnızca bireysel tercih değil; aynı zamanda hegemonik bir söylem filtrelemesinin sonucudur. Belagatleri, kavramsal zenginlikleri ve felsefi referansları ne kadar etkileyici olursa olsun, kapitalizme dokunmayan bir felsefi eleştiri, tıpkı Adorno’nun “kültür endüstrisi” tanımındaki gibi, sistemin kendi kendini süsleyen bir aksesuarına dönüşme riski taşır. Bunun için bu “filozoflar” (siz onları çok iyi bildiğiniz için ayrıca isim vermeye gerek yok, onlar da kendilerini çok iyi biliyorlar) ne zamanki kapitalist düzeni karşılarına alırlar, o zaman anlayın ki “düşünmeye” başlamışlardır. Buna göre asıl soru, kapitalist dünyada felsefe yapılabilir mi sorusudur.
“Kapitalist bir dünyada felsefe yapılabilir mi?” sorusu, diğer yandan benim için yalnızca soyut bir entelektüel merak değil; mesleki, toplumsal ve kişisel bir sorgulamanın merkezinde yer alıyor. Bir felsefe hocası olarak çoğu öğrencime meramımı anlatmaya çalışırken karşılaştığım tıkanıklığın sebeplerini anlamak için bu soruyu sormak zorunda hissediyorum kendimi. Felsefenin yavaş, derin ve eleştirel doğası ile kapitalist dünyanın hızlı, yüzeysel ve verimlilik odaklı ethosu arasındaki gerilim, derslerdeki iletişim zorluklarının arka planında kendini hissettiriyor. Bu soru, üniversitenin bir mensubu olarak da beni ilgilendiriyor. Modern üniversite, bilimlerin kurumsal olarak ayrışması sürecinde şekillendi; doğa bilimleri ve sosyal bilimler giderek kendi alanlarında uzmanlaşırken, felsefe merkezî konumunu kaybetti. İlginçtir söz konusu ayrışma, kapitalist sistemin yükselişiyle tarihsel olarak aynı döneme denk geliyor. 19. yüzyıldan itibaren üretim ilişkileri ve bilimsel bilgi üretim biçimleri, piyasa mantığıyla uyumlu olacak şekilde yeniden düzenlendi. Böylece felsefe, hem üniversite içinde hem de kamusal alanda “doğrudan fayda” üretmediği için giderek marjinalleşti. Bunun yanında, içinde bulunduğum toplumda felsefi bir duruşa sahip olmak, kapitalizmin kök saldığı bir ortamda ayrı bir güçlük taşıyor. Kapitalist ethos, yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda düşünme biçimlerini, değerleri ve iletişim kanallarını şekillendiren bir kültürel hegemonya olarak işliyor. Bu koşullarda felsefi meramı dile getirmek, yalnızca kavramsal engellerle değil, aynı zamanda toplumsal algı, piyasa dili ve hız kültürüyle de mücadele etmem anlamına geliyor. Sadece içinde bulunduğum toplum değil, bütün bir dünya kapitalizmin tahakkümü altında. ABD ve Çin gibi birbirine güya rakip karşı kutupların bile ortak paydası kapitalist olmaları. Bu zorluklar, felsefenin icra edildiği ortamın, felsefe yapma biçimine ve nedenine doğrudan tesir ettiğini gösteriyor. Hülasa felsefeyi hangi dünyada yaptığınız büyük önem arz ediyor.
Felsefe yapabilmenin imkânı, yalnızca insan aklının doğuştan getirdiği düşünme kapasitesine değil, aynı zamanda bu kapasitenin beslendiği toplumsal, kültürel ve tarihsel vasata da bağlıdır. Antik Yunan’da felsefenin ortaya çıkışı, yalnızca Sokrates, Platon veya Aristoteles’in bireysel dehasıyla açıklanamaz; polisin siyasal yapısı, yurttaşlık anlayışı, ticari ilişkiler, boş zamanın (scholé) kurumsallaşmış biçimi ve toplumsal tartışma kültürü bu zemini mümkün kılmıştır. Her filozof, bireysel olarak aklıyla düşündüğü kadar, yaşadığı toplumun bir üyesi olarak da düşünür. Bu nedenle, en sert eleştiriler bile içinde bulunulan kültürel ve ahlaki kodlara karşı geliştirilmiş tepkiler olarak görülür. Filozof, karşı çıktığında bile, o karşı çıkışın nesnesi olan toplumsal değerlerin dilini konuşmak zorundadır. Bu çerçevede asıl soru, bugünün küreselleşmiş ve neoliberal biçimiyle yoğunlaşmış kapitalist ethos’un hâkim olduğu bir dünyada felsefe yapmanın imkânının ne olduğudur. Çünkü kapitalizm yalnızca ekonomik ilişkileri değil, zaman algısını, dikkat biçimlerini, toplumsal değerleri ve hatta bireyin bizatihi kendi kavrayışını dönüştürmektedir. Öyleyse soruyu şu şekilde de formüle edebiliriz; kapitalist ethos, felsefenin hem düşünme biçimlerini hem de kamusal etkisini nasıl şekillendiriyor; bu koşullar altında felsefe hâlâ özgürleştirici ve eleştirel işlevini sürdürebilir mi? İnsanların bir yandan tüketim nesnesi haline geldikleri, diğer yandan geçim sıkıntısı ile boğuştukları bir ortamda gerçekten düşünmekten ve felsefe yapabilmekten söz edilebilir mi? Şirketlerin, holdinglerin bu kadar baskın oldukları, reklam ve imaj dünyasının bu kadar yaygın olduğu, paranın tek geçer akçe olduğu bir dünyada insanlar mesela ahlak, siyaset, din, estetik, hukuk üzerine gerçekten düşünebilirler mi?
Geçmişte din ya da geleneğin, “şu alanda düşünemezsin” gibi felsefeye dışsal bir sınır koyduğu söylenir. Kapitalist düzen ise felsefeyi dışlamaktan çok onu içererek, sinsice içine alarak dönüştürür. Yani felsefe yapmaya izin verir, ama ya felsefeyi pazarın mantığına göre ehlileştirir ya da felsefe bölümlerinin teknik tartışmalarının içine gömer. Zaten dünyanın pek çok ülkesinde, pek çok felsefe bölümü var. Bu nedenle günümüzde tehlike, felsefenin yasaklanması değil, felsefe gibi görünen ama piyasanın diline tercüme edilmiş bir sözde-felsefenin yaygınlaşmasıdır. Geçmişte felsefenin rakibi teoloji ve gelenekler olarak görülürdü, bugün ise kapitalist düzen, felsefenin karşısındaki en güçlü hegemonik yapıdır. Bu hegemonyanın sınırları içinde “güvenli” ve “zararsız” felsefe yapılır. Felsefenin bu yeni rakibi eskisi gibi doğrudan yasak koyarak değil, daha incelikli bir yöntemle, düşünceyi ticarileştirip işlevsizleştirerek etkili olmaktadır. Bu nedenle çok daha tehlikeli ve sinsidir.
Justin Evans “Philosophy and Study of Capitalism” (2022) adlı makalesinde sosyologların, ekonomistlerin, antropologların ve edebiyat eleştirmenlerinin kapitalizm hakkında pek çok araştırma yaptıklarını, bu alana en az ilginin felsefeden geldiğini ifade eder. Neden kapitalizm felsefenin temel problemlerinden birisi olamamıştır? Felsefeye günah olarak, ayıp olarak, utanç olarak sadece bu gafleti bile kâfidir. Felsefenin kapitalizmi bir problem olarak görememesi aslına bakarsanız bir intihar teşebbüsüdür.
Ali Sait Sadıkoğlu’nun yakın zamanda çıkmış olan Düşüncenin Kıyameti Felsefenin Ölümü 1 (İnsan Yayınları 2025) kitabında da kapitalizmin felsefenin ölümündeki baş sorumlularından birisi olduğunu sarahatle ve isabetle ortaya koyar. Sadıkoğlu’na göre artık insan sadece ego’su ve bedeniyle tanımlanan bir varlık hâline gelmiş, ekonomik bireycilik, dürtüler ve çıkarlar etrafında şekillenmiştir. Liberal kapitalist düzen, bedeni performans makinesine dönüştürmüş, insanı aşkın olandan koparıp yalnızca araçsal aklın nesnesine indirgeyerek felsefeyi varlık nedeninden yoksun bırakmıştır. Bu vasatta din, bireysel vicdanın içkin estetik alanına sıkıştırılmış; iman, spekülatif bir tercihe dönüşmüştür. Ekonomi ise inancı performansa ve üretkenliğe dayandırarak kutsalı tamamen araçsallaştırır. Bu süreçte kutsal, artık yalnızca simgesel bir nostaljiye indirgenmiştir. Dinle birlikte aşkın olanı kaybeden birey, yalnızca bedeniyle var olan, ruhsuz ve seküler bir hayvana dönüşmüştür. Demokrasi, sermaye egemenliğinin bir aracı haline gelmiş, temsilî sistemler işlevsizleşmiştir. Liberal sistemde bütün politik yapılar totaliter eğilimler taşımaktadır. Komünizm dahi bu materyalist süreci değiştirememiştir. (Zaten bir materyalizm türü diğer materyalizm türünü ortadan kaldırmaz bilakis daha da güçlenmesine neden olur, Marks ve Marksizmin yaptığı tam olarak budur) Sonuç olarak dünya, doğası ve insanıyla beraber araçsallaştırılmış; kapitalizmin total mantığı her şeyin içine işlemiştir. Sermaye mantığıyla şekillenen birey, artık evrensel etik ilkeleri taşıyan bir özne olmaktan çıkmıştır. (s. 13-20)
Son iki yüzyılda “felsefe tarihi” çalışmaları, özgün felsefe yapma girişimlerini açıkça aşmış durumdadır. (Felsefe çalışmalarının yaklaşık %70’den fazlası felsefe tarihi üzerinedir.) Bunun temel nedeni, kapitalist akademi düzeninde güvenli, kanon için üretim yapmanın, ölçülebilir, atıf üretici araştırmaların teşvik edilmesi; riskli, radikal ve sistem kurucu özgün felsefenin ise kurumsal açıdan “maceracı”, “tehlikeli” ya da “hayalci” görülmesidir. Eğer felsefe, yalnızca teorik bilgi değil aynı zamanda yaşam biçimi olarak anlaşılırsa (Pierre Hadot’nun antik felsefe yorumu gibi), kapitalist dünyada felsefe yapmak, başlı başına bir karşı-kültürel eylem hatta direniş hâline gelir. Felsefe, kapitalizmin “verimlilik”, “rekabet”, “tüketim” değerlerine karşı başka bir yaşam tahayyülü teklif etmelidir. Ancak bu, çoğu zaman sistem içinde “marjinal” ya da “verimsiz” olarak etiketlenir. Bu yüzden kapitalist dünyada felsefe yapmak, yalnızca düşünmek değil, aynı zamanda direnmek anlamına gelir.
Martin Heidegger, kapitalizmin teknik aklı yücelten yapısını “Gestell” (çerçeveleme) kavramıyla eleştirir. Heidegger’e göre göre modern teknik, varlığı yalnızca hesaplanabilir ve kullanılabilir bir kaynak olarak görür. Bu “hesaplayıcı düşünce” içinde felsefenin varlık sorusunu sorması giderek imkânsızlaşır. Heidegger’in önerdiği “meditatif düşünce” (besinnliches Denken), kapitalizmin hız mantığına karşı bir yavaşlama, bekleme ve varlık/varoluşla yeniden temas teklifidir. Jean Baudrillard’a göre tüketim toplumu, ihtiyaçların değil, simgelerin ve imajların tüketildiği bir düzen yaratır. Bu ortamda felsefe, hakikat arayışını değil, imaj üretimini besleyen bir “konsept mağazası”na indirgenme riski taşır. Byung-Chul Han, neoliberal kapitalizmin klasik disiplin toplumlarından farklı olarak, bireyi kendi kendisinin zorba yöneticisine dönüştürdüğünü vurgular. “Yorgunluk toplumu”nda birey, sürekli performans sergileme baskısıyla tükenir. Felsefe bu bağlamda, yalnızca sistem eleştirisi değil, aynı zamanda öznenin kendi içsel özgürlüğünü yeniden inşa etme pratiğidir. Han’a göre kapitalist dünyada felsefe yapmak, “pozitiflik” baskısına karşı bir “negatiflik estetiği” geliştirmektir.
Kapitalizm, felsefeyi gündelik yaşamın, siyasetin, iş dünyasının ve medyanın organik bir parçası olmaktan çıkarıp büyük ölçüde akademik kurumlara hapsetmektedir. Zira kapitalist düzende felsefe işin içine girdiğinde sistem tıkanmaya başlar. Öğrendiklerinizi sorguladığınızda işler durmaya başlar. Bu yüzden üniversiteler, kapitalist toplumda giderek “diplomalı bilgi üretim merkezleri” hâline gelir. Felsefe bölümleri, piyasada doğrudan gelir getirmeyen, teknik tartışmaların yapıldığı, kimsenin de çok anlamadığı bir alan olarak “marjinal”, “tuhaf”, “garip” kabul edilir. Bu durum, felsefenin eleştirel potansiyelini büyük ölçüde akademik makale formatına, atıf sayısına, proje fonuna ve ölçülebilir çıktılara tabi kılar. Kapitalist sistemle çatışmadan, bilakis kapitalist sistemin arızalarını tespit edip, tamir ederek, olmadı rehabilite ederek varlığını sürdürmeye çalışır. Hukuk fakültesinde, hukuk felsefesi, hukukun varlık nedenini anlamanın ve hukuku adil bir şekilde uygulamanın ruhunu yansıtan bir çaba/arayış değil, zorunlu olarak verilen ve geçer not alınarak kendisinden bir an evvel kurtulması gereken bir vebadır. İktisat/ekonomi bölümlerinde felsefenin sorgulayıcı gücü devreye girdiğinde sistem yavaş yavaş işlemez hale gelir. “İstek” ve “ihtiyaç” kavramları bile doğru dürüst tanımlayamaz. (İşaya Üşür’ün kulakları çınlasın) Sonuçta, felsefenin kamusal rolü daralır; filozoflar artık agora’da değil, çoğu zaman fakülte koridorlarında birbiriyle “özel bir dilde” konuşur.
Zannedildiğinin aksine kapitalizm, felsefeyi tamamen yok etmez; tersine, kontrollü bir şekilde pazar mantığına entegre eder. “Felsefi” atölyeler, “mindfulness” kampları, “kurumsal etik” seminerleri gibi etkinlikler çoğu zaman eleştirel düşünceden çok kişisel performans ve verimliliği artırmaya yöneliktir. Böylece felsefe, sisteme karşı direniş aracı olmaktan çıkar, sistemin kendi kendini cilalayan bir hizmet sektörüne dönüşür. Kapitalist sistem felsefeyi bütünüyle yok etmez; onu hem mekânsal (üniversite bölümleri içine hapseder) hem de işlevsel (pazar mantığına uydurur) olarak sınırlar. Bu nedenle bugün felsefe yapmak, çoğu zaman bu “kurumsal hapishane”den çıkarak kamusal alanı yeniden inşa etme çabası anlamına gelir.
Kapitalizm, paradoksal bir şekilde yapısal olarak bencil, sosyal olarak dağınık, politik olarak güçsüz bireyler üretmiştir. Kazanma ve tüketme karşısında bencil, dayanışma duygusundan bihaber olduğu için dağınık ve depresif, demokrasi oyununda siyasetin oy kullanan piyonları olduğu için güçsüzdür. Bu atmosferde bireyin düşünmesinden söz edebilmek mümkün değildir. Zira yapısal olarak bencillik, bireyin hakikat karşısındaki aczini ve sınırları ortadan kaldırdığı için en büyük tehlike ve aldanma nedenidir. Sosyal olarak dağınıklık bireyi, kendisi dışındaki insanlara kayıtsız bıraktığı için etik özne olmasına imkân tanımaz. Politik olarak güçsüzlük ise mevcut uygulamalara karşı eleştiri ve sorgulama gücünü elinden alır. Geriye felsefi jargon ve problemlerle kendini kandıran sözde bireylerin zevali kalır. Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda belirttiği üzere, neoliberal kapitalizm bireyi “kendi kendini sömüren bir performans öznesine” dönüştürmüştür. Bu özne, başkalarıyla ilişkilerinde etik sorumluluk yerine rekabetçi yalnızlığı üretir. Kapitalist yalnızlık, bireyi yalnızca depresyona değil, etik körlüğe de sürükler.
Kapitalist bir dünyada felsefe yapmak hem zor hem de zorunludur. Zordur, çünkü piyasa mantığı düşüncenin yavaş, derin, eleştirel ve özgür doğasına aykırıdır. Zorunludur, çünkü felsefe, tam da bu hız ve metalaşma/şeyleşme mantığına karşı insanın kendi düşünsel varlığını muhafaza edebileceği nadir alanlardan biridir ya da öyle olmalıdır. Aksi takdirde felsefe, bulmaca çözme, arkeolojik kazı yapma, teknik jargonla fısıldaşma, kapitalist sistemin sosu olma, içinde bulunduğun toplumun inanış ve gelenekleriyle kavga ederek rahatlama aracına, dijitalde çok izlenmeden ekonomik pay alma macerasına dönüşme riski ile karşı karşıya kalır.