Kafka Ütopyasını Yaşayan Batı

Bugün düşman listesi uzun: Rusya, Çin, İran, Hamas; seç beğen! Ekranlarımız değişti ama pasifliğimiz değişmedi. Artık televizyon izlemiyoruz; özgürlükler, sessizlik içinde yok olurken, dikkatimiz dağılmış ve hissiz bir halde ekran kaydırıyoruz. Bu pasiflikten dolayı toplumun içi boşaltıldı: geriye vatandaşlar değil, kitleler kaldı; zombileşmiş, itaatkâr ve giderek daha kolay harcanabilir.
Aralık 31, 2025
image_print

Hukukun Üstünlüğünden “Buharlaştırılmışlar” Çağına

 

Margaret Atwood’un The Handmaid’s Tale  (adının literal anlamı Hizmetçi Kızın Öyküsü olan eser, Türkçeye Damızlık Kızın Öyküsü olarak tercüme edilmiştir) adlı eserinden bir pasaj sık sık aklıma takılır: “Anayasa’yı askıya aldıkları zamandı… Sokaklarda isyan da yoktu. İnsanlar evlerine çekildi… Televizyon izlediler… İşaret edebileceğiniz bir düşman bile yoktu.” Bugün düşman listesi uzun: Rusya, Çin, İran, Hamas; seç beğen! Ekranlarımız değişti ama pasifliğimiz değişmedi. Artık televizyon izlemiyoruz; özgürlükler sessizlik içinde yok olurken, dikkatimiz dağılmış ve hissiz bir halde ekran kaydırıyoruz. Bu pasiflikten dolayı toplumun içi boşaltıldı: geriye vatandaşlar değil, kitleler kaldı; zombileşmiş, itaatkâr ve giderek daha kolay harcanabilir.

Bu tepkimin ilk tetikleyici nedeni, Kaja Kallas tarafından savunulan ve Ursula von der Leyen tarafın Orwellvari “Demokrasi Kalkanı” olarak paketlenen, AB’nin yakın zamanda benimsediği “kısıtlayıcı önlemler”dir. Ancak olgu yeni değil, sadece daha görünür hale geldi. Bireylerin; sessiz, yargı çerçevesinin dışında cezalara muhatap olması yıllardır sürüyor. Emekli İsviçreli istihbarat subayı ve sık sık podcast (sesli blog) konuğu olan Jacques Baud’a yakın zamanda uygulanan yaptırımlar, alternatif medyanın bazı kesimlerini rahatsız etti; çünkü o “bizden biri” (Batılı, yabancı bir muhalif değil). Onun durumu istisna değil; yalnızca eleştirel konuştukları için tehdit olarak damgalanan neredeyse altmış kişiden sadece biri.

Peki, bu “tedbirler” neyi içeriyor? Varlıklarının tamamen dondurulması, gelir elde etmelerinin yasaklanması ve AB içinde serbest dolaşım haklarının iptali. Kendi banka hesabınıza erişiminizin kesildiğini, çalışamadığınızı, karar açıklandığında bulunduğunuz yerde mahsur kaldığınızı hayal edin. Gerçekten de ürkütücü! Orwell’in bu tür insanlar için bir kelimesi vardı: buharlaştırılmışlar.

AB’nin kendisini “değerlere dayalı bir topluluk”, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün ihracatçı lideri olarak konumlandırması göz önüne alındığında, bu durum tahammül edilemez derecede rahatsız edicidir. Süreç, eleştirel entelektüellerin güvenlik tehdidi muamelesi gördüğü bu noktaya nasıl geldi? AB, cezalandırıcı tutumunu sınırlarının ötesine genişleterek, zirvelerde ve bildirilerde Batı Balkan devletlerine, AB’ye uyum sağlamanın bir koşulu olarak benzer önlemleri almaları için baskı yapıyor. Fiilen şunu söylüyor aslında: “Bizim gibi olmak istiyorsanız, önce kendi şahsiyetinizi yok etmenin yollarını bulmalısınız.” Bazılarımızın şahsiyetleri hâlihazırda buharlaştırılmış durumda zaten.

Daha da kötüsü, AB’nin bu yeni tedbirleri hukukun dışında iş görüyor. AB Konseyi’nin güvenlik ve dış politika kararları yargısal denetimin dışında tutuluyor. Dava yok, temyiz yok, suçun tanımı yok. “Dezenformasyon yaymak” ya da “Rusya yanlısı anlatıları teşvik etmek” gibi eylemler—suç oldukları için değil, sakıncalı görüldükleri için—cezalandırma gerekçesi haline geliyor. Bu tutum, temel hukuki ilkeleri ihlal ediyor: nullum crimen sine lege (kanunsuz suç olmaz), masumiyet karinesi, habeas corpus (ithamlara karşı kendini savunma hakkı) ve adil yargılanma hakkı. Adaletin keyfi iktidar karşısında çöküşüne tanık oluyoruz. Öylesine absürt bir gerçeklik ki, Kafka ütopyasının hortladığı bir durum.

Ne yazık ki bu da yeni değil. Savaş suçlarını ifşa ettiği için hapsedilen Julian Assange’ı hatırlayın. Ya da daha yakın zamanda, Gazze nedeniyle İsrailli liderler hakkında tutuklama emri arayışına girdiği için ABD tarafından yaptırıma uğrayan Fransız UCM yargıcı Nicolas Guillou’yu düşünün. Yunan iktisatçı ve siyasetçi Yanis Varoufakis’in işaret ettiği gibi, Avrupa kendi vatandaşlarını savunmayı başaramadı. Daha önce Almanya, Varoufakis’in soykırım hakkında konuşmasını yasaklamıştı; bu ve benzeri tehditler Francesca Albanese gibi BM yetkililerini hedef alıyor. Kallas yönetimindeki AB bu sürüklenişe direnmedi; aksine, Ruslar ve Ukraynalılarla birlikte kendi vatandaşlarını da yaptırıma tabi tutarak bunu rafine etti. Bir zamanlar Kiev’in hazırladığı “Rusya yanlısı” kara listelerle alay ederdik. Şimdi AB, kendini “Ukraynalaştırdı”; o uygulamaları benimseyerek versiyon yükseltti.

Kaç kişinin yaptırıma tabi tutulduğunu bile bilmiyoruz, kayıtlarımız da yok. İtalyan bir meslektaşım yakın zamanda, vakıflarının fonlarının yıllar önce İran ve Filistin’deki barış gruplarıyla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle nasıl dondurulduğunu anlattı. Bugün insanlar kefiye taktıkları ya da Gazze ile dayanışma ifade ettikleri için işlerini kaybediyor. Plan çok açık: muhalefet, güvenlik kisvesi altında kriminalize ediliyor.

Suç bizim. Yalnızca bireysel vakalara genellikle de tehdit bize yaklaştığında tepki veriyoruz. Oysa bu, özgürlüğün kendisine yönelik sistemik bir şiddettir. Bu durum bize o eski uyarıyı hatırlatıyor: “Önce birileri için geldiler…”

Yaşadığım yer, ancak ABD’nin, AB’nin veya her ikisinin de (bu ayrım her geçen gün bulanıklaşıyor) yarı sömürgesi olarak tanımlanabilecek bir yer. Balkan siyasetinin “lanetli avlusunda” egemenlik çoktan, neredeyse hiç itiraz edilmeden teslim edildi. İptal kültürü rutin bir halde işlemektedir. Eski kölelik zihniyeti hüküm sürüyor: “Sessiz kal; daha kötüsü olabilir.” Şimdi en kötüsü tanklarla değil, yumuşak güçle geliyor: STK’lar, elçilikler ve sansürü “direnç” olarak yeniden kodlayan teknokratik projelerle.

Anlatılar dışarıdan şekillendiriliyor. USAID, NED ve Batılı STK’lar ile vakıflar genç zihinleri biçimlendiriyor. En iyi öğrencilerimden biri, “kısıtlayıcı tedbirler” açıklandıktan birkaç gün sonra Alman Büyükelçiliği’nden bir insan hakları ödülü aldı. Kendini geleceğin lideri olarak görüyor; ancak hayran olduğu AB’de askıya alınan haklar hakkında tek kelime etmiyor.

Daha da endişe verici olan, yerel elitlerin bu mantığı içselleştirmesidir. Makedonya parlamentosu geçtiğimiz günlerde muhalefetin “dezenformasyon” yaymasını (düşünce kontrolü için kullanılan örtük bir ifade) yasaklayan bir karar aldı. Yıllar önce bir STK, demokrasinin zaten esir olduğu bir devlette demokrasiye “zararlı” anlatıları tespit etmeyi amaçlayan ШТЕТ-НА (“Zarara-Yol Açan”) adlı bir proje yürüttü. Geçtiğimiz günlerde İngiltere büyükelçisi, başbakanın da yanında gülümsediği bir ortamda, benzer nitelikte yeni iki yıllık bir TRACE (Gizli Yabancı Manipülasyonları ve Müdahaleleri İzleme, Ortaya Çıkarma ve Karşı Koyma) projesini duyurdu. İroni gerçekten acımasız: Toplum zaten sessizliğe bürünmüş durumda. Aydınlar fildişi kulelerinde veya fare deliklerinde saklanıyorlar ya da bu durumu kendileri için fırsata çeviriyorlar. Medya kendi kendini sansürlüyor. İnsanlar sadece ekran kaydırıyor.

Baud veya Guillou gibi figürler bireyler olarak değil, uyarı niteliğinde oldukları için önem taşıyorlar. Gerçeği söylemek tehlikeli hale geldi. Aylar önce, çok kutuplu bir barış ağı kurmaya yardım ederken, dayanışma mekanizmalarının şart olduğunu savundum, çünkü barışa bağlılık artık bir risk haline geldi. Bazı Batılı meslektaşlarım beni muhtemelen korkak ya da paranoyak olarak gördü. İkinci adımın Cassandra (Hellen mitoloji kahramanı, Hektor’un kız kardeşi) olduğunu bilmiyorlardı.

En büyük ironi ne mi? Cesareti, eleştirel düşünmeyi ve entelektüel dürüstlüğü Yugoslavya’daki sosyalizm yönetiminde öğrendim. Babamın dünya görüşü iktidara gerçeği söylemekti. Benimki de öyle kaldı. On yıllar boyunca Avrupa siyasal sistemi üzerine bir üniversite dersi verdim ve AB’yi gerçekte olduğu haliyle görmekte hiç zorlanmadım: barış ve adalet söylemiyle örtülmüş kurumsal-sömürgeci-kolonyal bir proje. Özellikle zeki olduğum için değil, çocukça bir özgürlüğü koruduğum için: Kral çıplak demek için koruduğum bir özgürlük.

Artık hepimiz onun çıplak olduğunu görüyoruz. Peki, harekete geçecek miyiz? Yoksa saklanıp, ekran kaydırarak sessiz mi kalacağız… Ta ki onlar bizim için de gelene kadar?

 

*Biljana Vankovska, Makedonya’daki Aziz Kiril ve Metodius Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü, TFF (The Transnational Foundation for Peace and Future Research) yönetim kurulu üyesi, No Cold War kolektifi üyesi, barış aktivisti, solcu, köşe yazarıdır. Ayrıca 2024 Makedonya cumhurbaşkanı seçimlerinin adayıydı.

 

Kaynak: https://savageminds.substack.com/p/kafkaesque-west

 

 Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA