Yapay Zekâ Anlatısı: Ultra-Finansallaşmış Kapitalizm İçin Son Çıkış Yolu
Fotoğrafın bütünü hâlâ görebiliyor muyuz? Yaşadığımız şey, birbirinden bağımsız krizler dizisi değil, borç batağındaki bir ekonomik sistemin tuhaf bir şekilde pekişmesidir. Bu sistem artık yalnızca yönetilen istikrarsızlık yoluyla işleyebilir; sistemde kriz artık bir politika başarısızlığı değil, onun temel çalışma biçimidir. Bu bir metafor değil; çünkü sürekli istikrarsızlık üretimi sadece çarpık bir sosyoekonomik düzen görüntüsü yaratabilir.
Herhangi bir merkez bankasının para arzını kontrol ederek ve faiz oranlarını etkileyerek ekonomiyi yönetmek için aldığı önlemler bütünü şeklinde yaygın olarak bilinen para politikasını ele alalım. İçine çöken kapitalizmin mevcut rejiminde para politikası artık enflasyon kontrolü ya da finansal istikrarla sınırlı “sıkıcı” bir teknik araç olmaktan çıkmıştır. Para politikası gücün merkezî örgütleyici ilkesi hâline gelmiş, jeopolitiği, iç politikayı, toplumsal ilişkileri ve hatta gündelik gerçeklik anlatılarını şekillendirmektedir. Bu nokta mümkün olduğunca açık ifade edilmelidir: piyasalar, devletler ve toplumlar artık bir dengeyi bulma idealine doğru gidecek bir şekilde yönetilmiyor; kalıcı ve yaygın biçimde dengesiz tutularak yönetiliyor. Neden? Çünkü denge hali, iflası açığa çıkarırdı.
Bu durum benzeri görülmemiş bir durum değildir. Weimar Cumhuriyeti, I. Dünya Savaşı’ndan sonra ödenemeyen yükümlülükleri eritmek için paranın değerini düşürdü. Bretton Woods, kontrolsüz para birimi rekabetinin siyasi düzeni yıkacağı gerçeğinin kabulünden doğdu. 1985 tarihli Plaza Anlaşması, aşırı genişlemiş ABD ekonomisini yeniden dengelemek amacıyla doların koordineli değer kaybını resmileştirdi. Her bir örnek, para düzenlemelerinin siyasi ve mali çelişkileri sönümlendirmek zorunda kaldığı bir ana işaret eder. Ancak bugünü farklı kılan şey, ufukta yeni bir uzlaşmanın görünmemesi; sosyoekonomik koşulların süregelen kötüleşmesini yönetmek için yalnızca kaos ve doğaçlamanın teknik olarak kullanılmasıdır.
Kendini serbest piyasa kapitalizminin yurdu olarak tanımlayan görkemli Batı, iki basit kategoriye indirgenebilir: borç yükü ve varlık fiyatlarına bağımlılık. Daha sade bir ifadeyle: geri ödenmesi mümkün olmayan bir borçluluk ve az-çok açık manipülasyonla bir arada tutulabilen aşırı şişirilmiş finansallaşma. Bu yapı, artık hiçbir istikrar koşulu altında sürdürülemeyecek bir potansiyel iflas büyüklüğüne ulaşmıştır. Büyüme ve verimlilik artışları büyük ölçüde geçmişte kaldı, siyasi sistemler ise kasıtlı olarak parçalanmış durumda çünkü istikrar sağlamaya yönelik ciddi herhangi bir girişim; şiddetli iflasları, yeniden yapılanmayı ve her şeyden önce gerçek bir siyasi hayal gücünü gerektirecektir. Buna karşılık, sürekli kriz, teknokratik bir tarzda dosyayı sürekli ileriye atmaya imkân tanır.
Siyasal liderlik uzun zamandır yönetime indirgenmiş ve içi boşaltılmıştır. Geriye klasik anlamda karar vericiler değil, onların yerine düşünen finansallaşmış bir makinenin kukla benzeri uzantıları kalmıştır. Günümüz siyasetçileri nadiren gerçek siyasal ya da ahlaki muhakeme tutumları sergiler; en iyi ihtimalle oluşturulmuş protokoller aracılığıyla hareket ederler. Onlar, esasen herhangi bir seçim yapmak yerine, piyasalar ve bilançolar tarafından verilen emirleri yerine getiren, kudretsiz aracılardır. Bu, çağdaş bir siyasi otomasyon biçimi olarak kötülüğün sıradanlığı ve bunun finans çağına uyarlanmış halidir: sistem düşünmenin anlam sınırlarına zaten karar verdiğinden artık düşünmeyen insanların yönettiği hipergerçek (gerçek dışı) bir dünya.
Bu çerçevede, en gösterişli, otoriter ve kendine özgü figürler -Trump bu tipin modelidir- sapmalar değil, düzensizliğin işlevsel hızlandırıcılarıdır. Özerk güçlü liderler olmaktan ziyade, oynaklıkları acil önlemleri ve olağanüstü finansal müdahaleleri meşrulaştıran kullanışlı kaos ajanları olarak işlev görürler. Bunun bilinçli olup olmaması önemli değildir; onların rolü sistemiktir ve varlığını sürdürmek için umutsuzca değişime bağımlı olan bir finansal düzenle uyumludur.
Artık “krizler”in; likidite enjeksiyonlarına, düzenleyici askıya almalara, acil durum imkânlarına ve sürekli geri çekilen “yeni normal”e yönelik anlatıların yeniden düzenlenmesine olanak sağladığını biliyor olmalıyız. Krizler, çözümü erteleyerek ve ciddi sorgulamaları saptırarak sistemi tam da bu şekilde ayakta tutar. Bunun somut bir örneği, Microsoft ve Nvidia gibi yapay zekâ devlerinin son dönemdeki değerlemelerindeki dalgalanmalarda görülmektedir; bu şirketlerin değerlemeleri artık sadece teknoloji endekslerini değil, daha geniş finansal ve ekonomik duyarlılığı da belirlemektedir. Piyasada yaşanan bu ciddi stres anları, yeni bir Fed başkanının atanması, Epstein ile ilgili son skandallar gibi, altta yatan sistemik bozulmaya değinmeden dikkati başka yöne çeken gösterilerle hızla gölgede bırakıldı. İşte oynaklığın yapısal hale gelmesinin yolu budur: oynaklığın yapısal hale gelmesi, istikrarsızlığa dair ikna edici anlatıların ardında, göz önünde saklanarak varlığını sürdürür. Bizler, dikkatimiz dağılmış haldeyken, merkez bankaları sessizce bilançolarını genişletiyor ve kamu borçlarını üstleniyor; bu da, değer saklama aracı olma rolünü çoktan kaybetmiş olan itibari paraların, resmi olarak çökmeden ekonomik hiçliğe doğru sürüklenmesine yol açan bir rejimi güçlendiriyor.
Amerika Birleşik Devletleri bu bilinçli belirsizleştirme mimarisinin merkezinde yer alıyor. Dolar hâlâ dünyanın rezerv para birimidir, ancak rolü hızla değişmektedir. ABD dolarında sürekli değer kaybı yaşanıyor; bu durum duyurulmuyor, kabul edilmiyor, ancak hoşgörüyle karşılanıyor ve hatta başarı olarak lanse ediliyor. Trump, doların “harika durumda” olduğunu söylerken aslında bir bakıma doğruyu söylemektedir: zayıf bir dolar, ABD borcunun reel yükünü azaltıyor, enflasyonu dışarıya ihraç ediyor ve açık bir devalüasyonu kabul etmenin siyasi maliyetine katlanmadan jeopolitik kaldıraç gücünü koruyor. Emtia enflasyonu “geçici” olarak yeniden tanımlanıyor veya tedarik zincirlerine, iklim olaylarına veya yabancı aktörlere bağlanıyor. Doların yıllık yüzde 11’lik değer kaybının sıradan bir piyasa hareketi olarak geçiştirilebilmesinin nedeni budur. İşte bu yüzden, trilyonlarca dolarlık nominal değeri içeren altın ve gümüş fiyatlarındaki şiddetli dalgalanmalar, gerçek anlamda kademeli olarak yeniden fiyatlandırılan bir sistemden gelen stres sinyalleri olarak değil, teknik anormallikler olarak değerlendiriliyor.
Bu bağlamda doların düşüşü bir kaza değil, ABD perspektifinden gerekli bir “politika hatasıdır”. Ancak bunu açıkça itiraf etmek, yıkıcı sonuçlar doğuracak bir güven şokuna yol açacaktır. Bu nedenle günah keçileri geçit töreni yaşanıyor: enflasyon sadece manipüle edilmekle kalmıyor, aynı zamanda savaşlara, virüslere, tedarik zincirlerine, iklim olaylarına, şirketlerin açgözlülüğüne, göçmenlere veya yabancı düşmanlara da bağlanıyor. Doların değer kaybetmesi aynı zamanda acil finansal sonuçlar da doğuruyor: sermaye akışlarını rakip para birimlerine ve diğer varlıklara yönlendiriyor, dolar cinsinden piyasalarda enflasyonist baskıları artırıyor ve diğer büyük oyunculardan koordineli politika tepkileri riskini doğuruyor. Bu durum jeopolitik açıdan son derece hassas çünkü doların güvenilirliği; küresel ticareti, borç sözleşmelerini ve dünya çapındaki merkez bankası rezervlerini destekliyor.
Bu mantık finansın ötesine uzanır. Jeopolitik çatışmalar, ticaretin ayrıştırılması, yaptırım rejimleri ve hatta iç siyasi şiddet, giderek artan bir şekilde parasal bahaneler olarak işlev görüyor; bu olayların her biri yapısal tükenmişlik üzerine yoğunlaşan dikkatleri dağıtırken olağanüstü önlemleri haklı çıkaran olaylar haline geliyor. Acil (kriz) durumlar, kalıcı bir arka plan gürültüsü haline geldi çünkü bu durumun kalıcılığını kabul etmek hesap vermeyi gerektirecektir. Merkez bankaları; artık bir sonraki genişlemeci sıçramayı meşrulaştırabilmelerini sağlayacak piyasa donması, siyasi çöküş veya jeopolitik gerilim gibi acil durum mekanizmalarını devreye sokmak, bilançoyu genişletmek ve para birimi koordinasyonunu sağlamak için bahane görevi görecek bir düzensizlik bekliyor. Yaşadığımız dünya budur.
Uzun süredir Amerika Birleşik Devletleri’ndeki mali işlev bozukluğu, yapısaldır. Federal hükümetin kapanma tehdidinin tekrar tekrar ortaya çıkması artık bir istisna değil istikrarlı bütçeleme yerine geçici önlemlerle yöneten bir siyasi ekonominin belirtisi olarak işletim sisteminin bir parçası haline geldi. 1990’ların ortalarından bu yana, Kongre yıllık ödeneklerden neredeyse kalıcı olarak geçici bütçe kararlarına ve son dakika anlaşmalarına dayalı bir sisteme geçmiştir. 1976’dan bu yana yaşanan hükümet kapanmalarının çoğunluğu son otuz yılda yoğunlaşmış olup, bunlar arasında 2018-19’daki 35 günlük tıkanma ve 1 Ekim-12 Kasım 2025 tarihleri arasında, bir harcama yasa tasarısı aceleyle düzenlenene kadar yaklaşık bir milyon federal çalışanın izne çıkarıldığı ya da maaş almadan çalışmak zorunda bırakıldığı rekor 43 günlük kapanma da yer almaktadır.
Bu döngü azalma belirtisi göstermemektedir. Yasa koyucular; 2026 yılının başlarında, çözüme kavuşturulmamış ödenek tasarıları ve İç Güvenlik ile göçmenlik finansmanı konusundaki partizanca anlaşmazlıkların arasında bir başka finansman onayına ilişkin zaman aşımı kriziyle karşı karşıya kaldı; bu durum, son dönemdeki yaptırım eylemlerine, özellikle de Minneapolis Yoğun Bakım Ünitesi’nde (ICU) hemşire olan Alex Pretti’nin ICE ajanları tarafından öldürülmesine yönelik kamuoyundaki tepkiyle daha da kötüleşti. Bunun sonucunda yaşanan 4 günlük kapanma, sistemin istikrarsız ve sürekli olarak kısa vadeli çatışmalara esir kalmış yeni normalini örnekliyor ve bu çatışmalar da fiilen acil durum yetkileri için gerekçe oluşturuyor.
Artan iç gerilim, zaten kırılgan olan ekonomik tabloyu daha da karartmaktadır. ICE ile bağlantılı silahlı saldırılar ve cinayetler -ve bunların yol açtığı siyasi tepkiler- sadece asayiş öyküleri değil; devletin toplumsal rızayı kaybettiğini, otoritesini korumak için giderek daha fazla güç ve gösteriye (antik Roma’nın panem et circenses (ekmek ve oyunlar) veya divide et impera’sının (böl ve yönet) kavgacı bir güncellemesine) başvurduğunu gösteriyor. Piyasalar ise bu sinyalleri görmezden gelemeyecek duruma gelene kadar ya önemsemiyor ya da fırsatçı bir şekilde istifade ediyor. Siyasal meşruiyet ile finansal güvenilirlik böylece, temposu eşit olmasa da, birlikte aşınıyor.
Buradaki nihai hedef klasik anlamda hiperenflasyon değil, istatistiksel ayarlamalar ve varlık fiyatlarının emilimi yoluyla gizlenen, dağılımı eşitsiz, yavaş bir itibari para devalüasyonu olduğundan daha sinsi bir şeydir. Satın alma gücü aşınırken nominal istikrar korunur. Toplum aşağı doğru uyum sağlar; beklentiler daha düşük bir seviyede yeniden ayarlanır. Gidişatımız budur. Krizli kapitalizm görkemli bir şekilde çökmüyor; meşruiyetini kademeli olarak tüketiyor, aktif yönetimi pasif kriz yönetimiyle, hesap verebilirliği suçlamayla ve parayı anlatıyla değiştiriyor. Değer kaybı geniş çapta kabul gördüğünde, artık belirsiz bir şekilde geri döndürülebilir olmaktan çıkacak, yeniden düzenlenebilir olmaktan ise tamamen uzaklaşacaktır.
Tüm bunların üzerinde hisse senedi değerlemelerini destekleyen son büyüme öyküsüyle aşırı finansallaşmış kapitalizm için son şans olan yapay zekâ anlatısı yer alıyor. İçeriden isimler bile artık kaldıraç dağları üzerine kurulu mega balon dinamiklerini kabul etmektedir. Bu görkemli bir teknolojik devrim değildir; ucuz paranın inovasyon kılığına sokulduğu ve herkesin bunun sürdürülebilir olduğuna inandığı son finansal kostüm partisidir. Üst düzey yetkililer kaçınılmaz ve acı verici bir düzeltme konusunda uyarıda bulunurken piyasalar buna kayıtsız kalıyorsa, bu sadece gerçeği inkâr değil, işlevsel bir yanılsama; akılcılık kılığına bürünmüş bir deliliktir. Gerçek şu ki yapay zekâ, ekonomik dinamizmin yokluğunda muazzam miktarda fazla sermayeyi emen güçlü bir likidite süngerine dönüşmüştür. Ancak finansman daraldığında ya da trilyonlarca dolarlık borç vadesi geldiğinde, bu sünger kendini şiddetle sıkabilir ve devasa bir değer kaybı çığının önünü açabilir.
Birlikte ele alındığında, bütün bu gelişmeler muazzam bir kırılganlığa sahip tek bir mimariyi oluşturuyor: merkez bankaları ödeme gücünün yerine likiditeyi koyuyor; hükümetler meşruiyet yerine anlatı sunuyor; piyasalar büyüme yerine kaldıraçla yetiniyor. Para birimleri, tahvil getirileri ve toplumsal huzursuzluk, yaklaşan çöküşün orkestrasında aynı uyarı notasını çalıyor. Sterlin, avro, yen, yuan ve dolar, güvenin yavaş ve eşitsiz bir yeniden fiyatlanma sürecine girmiştir. Asıl mesele tek bir kriz değildir; ne bir hükümet kapanması, ne yapay zekânın çöküşü, ne de para biriminin değer kaybetmesidir; asıl mesele, bu içi boşaltılmış sistemi bir arada tutan akıl almaz tutarlılığın çöküşüdür. Güven nihayet sarsıldığında, kibar veya kademeli bir çıkış beklemeyin: çıkış, idare edilen görüntüyü dayanıklılıkla karıştıran piyasalar, siyaset dünyası ve toplumlarda bir domino etkisi yaratacaktır. O noktada tanıdık oyuncular batan gemiyi terk edeceklerdir. İşte şimdi karşı karşıya olduğumuz yol ayrımı budur; keşke bütünü görebilsek.
Fabio Vighi, Cardiff Üniversitesi’nde eleştirel teori ve İtalyanca profesörüdür.
Source: https://savageminds.substack.com/p/the-endgame-of-fiat-money
Tercüme: Ali Karakuş
