İsrail’in Tehdit Üretim Stratejisi: Türkiye Ve Akdeniz

İsrail, Türkiye’yi “Yeni İran” olarak çerçeveleyerek hem Batı kamuoyunda Ankara’nın meşruiyetini zayıflatmak hem de altıgen benzeri ağları meşrulaştırmak istiyor. Türkiye ise hukuki, ekonomik, istihbari ve bölgesel araçlarla İsrail’i çok cepheli biçimde sınırlamaya çalışmaktadır. Bu karşılıklı hamleler, ilişkileri “geri dönebilir bir kriz” olmaktan çıkarıp uzun erimli bir soğuma ve stratejik ayrışma zeminine taşımaktadır.
Mart 2, 2026
image_print

 Türkiye’yi ‘Yeni İran’ Yapmak ve Doğu Akdeniz’i Kilitlemek

İsrail–Türkiye ilişkileri uzun yıllardır inişli çıkışlı bir grafik izledi; krizler yaşandı, diplomatik temsil düzeyi düşürüldü, fakat zaman zaman bölgesel ve küresel şartların değişimine ayak uydurularak ‘pragmatik’ adımlarla yeniden temas kanalları açıldı. Ancak 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Gazze’den Katar’a İran’dan Yemen’e varan saldırganlığı ve uluslararası kurumlarca tescillenmiş soykırımı ve devam eden Filistin’deki işgal nedeniyle ortaya çıkan tablo, bu döngüsel modelin ötesine geçen daha sert ve daha kalıcı bir kopuş dinamiğine işaret ediyor. Artık İsrail siyasetinde eski Başbakan Bennett gibi ya da Diaspora Bakanı Amicha Chikli gibi isimlerin Türkiye karşıtı açıklamaları, Netanyahu’nun Şii Ekseni yerine merkezinde Türkiye’nin yer aldığı yeni bir ekseni güvenlikleştirici söylemlerde bulunması Ankara-Tel Aviv hattında yalnızca bir “diplomatik gerilimin” değil; aynı zamanda karşılıklı algıların, tehdit tanımlarının ve bölgesel pozisyonların yeniden kurulduğu yapısal bir ayrışma süreci olarak zuhur ediyor.

Bu dönüşümde iki eş zamanlı hat öne çıkıyor. Birincisi, Türkiye’nin Filistin meselesini “retorik dayanışma” düzeyinden çıkarıp çok katmanlı bir strateji alanına taşımasıdır. Ankara, Hamas başta olmak üzere Filistinli direniş hareketlerini yalnızca Gazze’de yaşanan İsrail soykırımına karşı direnen unsurlar olarak değil, aynı zamanda bölgesel siyasetin meşru aktörleri olarak ele alan bir çerçeveye yerleştiriyor. Bu anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hamas’ı tarihsel “milli direniş” referanslarıyla (Kuvayi Milliye benzetmesiyle) aktarması ve direnişi benimsemesi, Türkiye’nin bu meseleyi bir dış politika başlığından daha geniş bir siyasal kimlik ve tarih okuması içine yerleştirdiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, İsrail açısından yalnızca eleştirel bir söylem değil; İsrail’in Gazze sonrası bölgesel düzen tasavvuruna “dur” diyebilecek bir siyasi-psikolojik bariyer üretmektedir.

İkinci hat ise İsrail tarafında yükselen ve kurumsallaşan söylem saldırısıdır. İsrailli bakanların, eski başbakanların ve sağ blok içindeki ideolojik kanatların Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan açıklamaları artık “tekil çıkışlar” gibi değil; daha geniş bir stratejik çerçevenin parçaları gibi görünmektedir. Türkiye’nin “El Kaide bağlantılı ağları ilerleten tehlikeli bir Truva atı” şeklinde kriminalize edilmesi; sembolik unsurlar üzerinden (Abdullah Azzam ismi gibi) küresel güvenlik kodlarına bağlanarak Ankara’nın “karanlık ağlar merkezi” olarak resmedilmesi; ayrıca İsrail’in önde gelen stratejik çevrelerinde Türkiye’nin İsrail’in Gazze soykırımından ötürü cezalandırılması gerektiğini merkeze alan “hukuki adımları”nın sistematik biçimde dosyalanması, bu saldırıların dağınık değil kurumsal olduğuna işaret ediyor.

Bu kurumsallaşmanın dış politika ayağı ise İsrail’in gündeme taşıdığı “altıgen ittifak (hexagonal alliance)” vizyonudur. Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi aktörlerin öne çıkarıldığı; Arap, Afrika ve Asya ülkeleriyle genişletilmek istenen bu ağ, İsrail’in hem İran’la hesaplaşma başlığını sürdürmek hem de yükselen “Türkiye dosyası”nı bölgesel mimariye yerleştirmek istediğini göstermektedir. Bu çerçevede Türkiye’ye yönelen “Yeni İran” söylemi, tek başına bir propaganda değil; ittifak kurma çabasını meşrulaştıran bir stratejik çapa işlevi görmektedir.

Yönetilebilir Krizlerden Yapısal Ayrışmaya

Geçmişteki krizler, çoğunlukla belirli bir olay etrafında yoğunlaşıyor; liderler arası sert retorik zamanla yumuşuyor, ticaret, enerji veya güvenlik başlıklarında pragmatik kanallar devreye giriyordu. Bugün ise farklı bir eşik söz konusu: İsrail’in Türkiye’ye dönük suçlamaları, Ankara’yı yalnızca “rahatsız edici eleştirmen” değil, bölgesel düzen kurucu girişimlere engel olabilecek stratejik rakip şeklinde konumlandırıyor. Bu dönüşümün en net göstergesi, İsrail’de Türkiye hakkındaki tartışmaların artık “ikili ilişkiler” çerçevesinden çıkıp “ulusal güvenlik ve bölgesel ittifaklar” çerçevesine taşınmasıdır.

Burada İsrail iç siyasetinin itici gücünü de gözden kaçırmamak gerekir. Netanyahu ile Bennett farklı siyasi figürler olsa da ikisi de İsrail sağının “kalıcı tehdit üretimi” üzerinden konsolidasyon sağlayan güvenlikçi dilinden beslenir. Türkiye’ye karşı inşa edilen merkezinde aşırı sağcı Siyonist anlatının yer aldığı bu dil, her ne kadar ateşkes sağlasa da İsrail’in saldırganlığı ile devam eden savaş atmosferinde ve güvenlik gündemi içinde İsrail’in iç politik meşruiyetini canlı tutmanın bir aracı olarak işlevi de görmektedir. Nitekim İran’a dönük olası bir Amerikan saldırısı senaryosu konuşulurken dahi, İsrail siyasetinin Türkiye’yi paralel bir tehdit dosyası olarak büyütmesi, “tehdit sürekliliği” ihtiyacının göstergesidir. Bu ihtiyaç, dış politikadaki hamlelerin iç politikaya tercüme edilmesini kolaylaştırır: yeni düşman, yeni ittifak, yeni güvenlik bütçesi ve yeni mobilizasyon.

Ancak Türkiye’nin İran’la aynı kefeye konması, analitik olarak sorunludur. İran yıllardır İsrail’de nükleer program, vekil ağlar ve devrimci ideoloji üzerinden “varoluşsal tehdit” paketine yerleştirilirken; Türkiye, NATO üyesi, G20 ekonomisi, küresel tedarik zincirlerine entegre bir aktördür. Tam da bu nedenle Türkiye’yi “Yeni İran” olarak etiketlemek, İsrail açısından iki işlev görür: (i) Türkiye’nin meşruiyetini Batı kamuoyunda aşındırmak, (ii) İsrail’in yeni ittifak arayışlarını “zorunlu güvenlik tedbiri” olarak pazarlamak. Fakat aynı zamanda risk üretiyor: söylem, gerçeği şekillendirir; Türkiye’ye dönük aşırı kriminalizasyon, Ankara’yı daha sert pozisyonlara itebilecek bir kendini gerçekleştiren kehanet doğurabilir.

Tehdit İnşası ve Altıgen İttifak

İsrail’in “altıgen ittifak” anlatısı, klasik bir askeri ittifaktan ziyade Türkiye karşıtlığını merkeze alan bir güvenlik mimarisi arayışıdır. Hindistan’ın öne çıkarılması, İsrail’in yalnızca Ortadoğu’da değil, daha geniş bir Asya–Doğu Akdeniz hattında stratejik derinlik üretmek istediğini gösteriyor. Yunanistan ve GKRY’nin vurgulanması ise, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışarıda bırakan bir jeopolitik kurguyu işaret ediyor. Bu, enerji ve deniz yetki alanları rekabetinden bağımsız düşünülmezken; altıgen tasarım, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki manevra alanını daraltma hedefiyle uyumlu gözüküyor.

Bu ittifak arayışının arka planında, ABD’nin Ortadoğu’daki yük paylaşımı yaklaşımının sağladığı alan da bulunuyor. Washington, sahaya daha az doğrudan güç koyarken müttefikler arasında birlikte çalışabilirliği, erken uyarı–hava savunma entegrasyonunu ve istihbarat paylaşımını önceleyen bir çerçeveyi teşvik ediyor. İsrail, bu çerçevede kendisini “teknoloji ve güvenlik düğüm noktası”na dönüştürmek istiyor. Altıgen söylemi, tam da bu düğüm noktasına yeni hatlar bağlama girişimi gibi çalışıyor.

Fakat altıgenin önünde yapısal sınırlar var. Gazze sonrası dönemde Arap kamuoyunda İsrail’le açık askeri iş birliği maliyetli hale geldi. Hindistan’ın stratejik özerklik geleneği, katı blok siyasetine tam angajmanı sınırlayabilir. Dahası, İsrail’in söyleminde “radikal Şii ekseni” ile “yükselen radikal Sünni ekseni”ni aynı anda hedefe koyması, “tehdit enflasyonu” yaratarak ittifakları kolaylaştırmak yerine muğlaklaştırabilir. Nitekim her aktörün tehdit önceliği aynı. Bu nedenle altıgen ittifak, şimdilik bir “tamamlanmış blok”tan çok, İsrail’in bölgesel düzen kurucu iddiasını ilan eden bir yönelim beyanı niteliği taşıyor.

Bu noktada İsrail’in Türkiye’yi “Yeni İran” şeklinde çerçevelemesi ve etiketlemesi, altıgen kurgunun ideolojik harcı haline geliyor. Türkiye, bu söylem içinde hem Filistin yanlısı çizgisi nedeniyle “normatif tehdit” hem de bölgesel kapasitesi nedeniyle “stratejik tehdit” olarak sunuluyor. Böylece İsrail, kendi ittifak arayışını “Türkiye kaynaklı büyüyen tehlike” üzerinden rasyonalize etmeye çalışıyor.

Türkiye’nin Çok Boyutlu Mukabelesi

Türkiye’nin son dönemdeki pozisyonu, yalnızca eleştirel söylem üretmekten ibaret değil; aksine Ankara stratejik bir sabırla çok katmanlı bir mukabele seti oluşmuştur. Birinci katman hukuk cephesidir. Uluslararası Adalet Divanı sürecine angajman, evrensel yargı yetkisi tartışmaları ve İsrailli yetkililere dönük hukuki girişimler, Ankara’nın Filistin meselesini “normatif–kurumsal bir mücadele alanı”na yerleştirme iradesini gösteriyor. Siyonist çevreler ve özellikle Batı’daki tirajlı araştırma merkezleri Türkiye’nin İsrail’e karşı yürüttüğü hukuk mücadelesini özel olarak incelemesi, Tel Aviv’in asıl rahatsızlık duyduğu alanın yalnızca diplomasi değil, meşruiyet ve itibar düzlemi olduğunu ima ediyor.

Türkiye’nin İsrail’e karşı mukabelesinin ikinci katmanı ekonomik caydırıcılıktır. Her ne kadar pürüzler ve bir takım soru işaretleri olsa da kurumsal ve resmi düzlemde İsrail ile ticaretin kesilmesi, hava sahası kısıtlamaları ve savunma sanayi iş birliklerinin dondurulması gibi adımlar, Türkiye’nin “bedel ödemeye hazır” bir dış politika çizgisine geçtiğinin göstergesi olarak okunabilir. Bu, Türkiye açısından maliyetli olabilir; fakat İsrail açısından da alternatif tedarik ve lojistik kanalları bulmayı zorlayarak stratejik baskı üretiyor. Bu tür araçlar, Türkiye’nin Filistin politikasını salt ahlaki bir pozisyon değil, maddi kapasiteyle desteklenen bir dış politika haline getirdiğini gösteriyor.

Üçüncü katman istihbari ve güvenlik alanıdır. Türkiye’de ortaya çıkarılan Mossad ağlarına dönük operasyonlar, Ankara’nın “sahada” da karşı hamle kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Bu, İsrail’in Türkiye’yi yalnızca söylemsel bir muhalif olarak değil, operasyonel risk üretebilen bir aktör olarak da değerlendirmesine ispat ediyor. Dolayısıyla İsrail’deki Türkiye karşıtı kampanyanın sertleşmesinde, yalnızca ideolojik faktörler değil, somut güvenlik hesapları da rol oynamaktadır.

Dördüncü katman ise bölgesel platform arayışıdır. Türkiye’nin 2021 sonrası dönemde Körfez aktörleriyle normalleşmesi, farklı vizyonlara sahip bölgesel güçlerle aynı masa etrafında yeniden konuşabilmesi ve Suriye’de yeni Şam yönetimine dönük angajmanı, İsrail açısından iki nedenle sorun üretiyor: (i) İsrail’in bölgesel izolasyon stratejisini zayıflatılıyor, (ii) Türkiye’yi “tek başına” değil, “platform kurabilen” bir aktör haline geliyor. İsrail’in “altıgen” arayışı, bir yönüyle Türkiye’nin olası platform kapasitesini dengelemeye dönük karşı bir ağ üretme çabası olarak da okunabilir.

Sonuçta ortaya çıkan tabloda İsrail, Türkiye’yi “Yeni İran” olarak çerçeveleyerek hem Batı kamuoyunda Ankara’nın meşruiyetini zayıflatmak hem de altıgen benzeri ağları meşrulaştırmak istiyor. Türkiye ise hukuki, ekonomik, istihbari ve bölgesel araçlarla İsrail’i çok cepheli biçimde sınırlamaya çalışmaktadır. Bu karşılıklı hamleler, ilişkileri “geri dönebilir bir kriz” olmaktan çıkarıp uzun erimli bir soğuma ve stratejik ayrışma zeminine taşımaktadır.

Dr. Mehmet Rakipoğlu

Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016'da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını 'Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan'ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri' konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA