İsrail ile Ürdün Arasındaki Su Anlaşmazlığı

Su, Ürdün–İsrail ilişkilerinde yalnızca paylaşılması gereken bir doğal kaynak değildir; barışın nabzını ölçen en hassas göstergelerden biridir. 50 milyon metreküp etrafında şekillenen tartışmalar çözümsüz kaldıkça, barış hukuken varlığını sürdürebilir; ancak siyaseten ve toplumsal algı düzeyinde içten içe zayıflar. Asıl risk, ani bir kopuş değil, işlevini yitirmiş ve içi boşalmış bir barış düzenidir. Ortadoğu’nun kırılgan dengeleri düşünüldüğünde, bu tür sessiz bir erozyonun uzun vadede açık krizlerden daha yıkıcı sonuçlar doğurabileceği göz ardı edilmemelidir.
Ocak 20, 2026
image_print

Tesir, Hacim ve Olası Neticeler

Ortadoğu’da barış çoğu zaman sınırlar, güvenlik düzenlemeleri ve askerî dengeler üzerinden tartışılır. Oysa Ürdün ile İsrail arasındaki barışın en kırılgan ve aynı zamanda en belirleyici unsuru, haritalarda değil boru hatlarında saklıdır. Su, bu ilişkinin görünmeyen tutkalıdır ve aynı zamanda barışın en hassas fay hattını oluşturur. Son dönemde yeniden gündeme gelen “50 milyon metreküp” tartışması, teknik bir anlaşmazlığın ötesinde, barışın işleyişine ve geleceğine dair daha derin bir sorgulamayı beraberinde getirmektedir.

1994 tarihli Vadi Araba Barış Anlaşması, Ortadoğu’daki diğer barış girişimlerinden farklı olarak yalnızca çatışmayı sona erdirmeyi değil, barışı gündelik hayatın parçası hâline getirmeyi amaçlayan bir çerçeve sundu. Bu nedenle anlaşma, sınır çizimleri ve güvenlik maddelerinin ötesine geçerek su gibi hayati ve sürekli yönetilmesi gereken bir kaynağı merkeze aldı. İsrail’in Ürdün’e her yıl yaklaşık 50 milyon metreküp su sağlamayı kabul etmesi, barışın soyut bir diplomatik mutabakat olarak kalmaması, aksine somut karşılıklı bağımlılık ilişkileriyle desteklenmesi hedefinin bir parçasıydı. Su, bu yönüyle barışın yalnızca imzalarla değil, günlük hayatın sürekliliğiyle ölçülebileceği fikrinin temel dayanağı oldu.

Kaynak kıtlığının, uygun bir siyasi ve kurumsal çerçeve içinde ele alındığında çatışma üretmek yerine iş birliğini teşvik edebileceği varsayımı, bu yaklaşımın teorik temelini oluşturmaktadır. Ürdün’ün yapısal ve süreklilik arz eden su yetersizliği, İsrail ile tesis edilen barış düzeninin başlıca bağlayıcı unsurlarından biri hâline getirilmek istenmiş; bu doğrultuda Ürdün’ün su güvenliği ile İsrail’in sınır güvenliği aynı güvenlik denkleminde birbirine eklemlenmiştir. Ne var ki bu denge, tarafların anlaşmaya atfettikleri güven düzeyine ve yükümlülüklerin öngörülebilir ve istikrarlı biçimde yerine getirilmesine yüksek derecede bağımlıdır. Güvenin aşınması durumunda ise su başlığının, barış mimarisinin en kırılgan bileşenine dönüşmesi yapısal bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

Ürdün açısından su, çevresel bir başlık olmaktan çoktan çıkmış durumdadır. Kişi başına düşen yıllık su miktarının dünya ortalamasının çok altında olması, iklim değişikliğinin derinleştirdiği kuraklık, hızlı nüfus artışı ve uzun yıllardır taşınan mülteci yükü, suyu Ürdün için yapısal bir kırılganlık alanına dönüştürmüştür. Bu koşullar altında su arzında yaşanacak her türlü aksama, yalnızca tarımı ya da şehir altyapısını değil, toplumsal huzuru ve devletin temel hizmet sunma kapasitesini de doğrudan etkileyebilecek bir risk taşır. Bu nedenle Vadi Araba Anlaşması’nda yer alan 50 milyon metreküp, Ürdün açısından teknik bir ayrıntı değil; devlet kapasitesinin ve siyasal meşruiyetin somut göstergelerinden biri olarak algılanmaktadır.

Son aylarda İsrail basınında yer alan ve İsrail’in bu suyu vermeme niyetinde olabileceğini ileri süren haberler, resmî olarak teyit edilmemiş olsa da, barışın algısal zemininde belirgin bir aşınmaya işaret etmektedir. Ürdün makamlarının “resmî bir bildirim almadık” yönündeki açıklamaları, fiilî bir kesintiden ziyade kontrollü bir belirsizlik durumuna işaret eder. Bu belirsizlik, teknik bir sorundan çok siyasi bir mesaj niteliği taşır. Su akmaya devam etse bile, bu akışın her an siyasallaşabileceği ihtimali, barışın güvene dayalı yapısını zayıflatmaktadır. Bu noktada mesele, musluklardan akan suyun miktarından çok, anlaşmaların ne ölçüde güvenilir olduğu sorusu etrafında düğümlenmektedir.

İsrail açısından tablo daha farklıdır. Gelişmiş deniz suyu arıtma tesisleri, modern ulusal su taşıma sistemi ve düşük kayıp-kaçak oranları sayesinde İsrail, su kıtlığını stratejik bir zafiyet olmaktan büyük ölçüde çıkarmış durumdadır. Bu nedenle Ürdün’e sağlanan 50 milyon metreküp su, İsrail için hayati bir ihtiyaç ya da ciddi bir ekonomik yük anlamına gelmez. Ancak tam da bu nedenle su, İsrail için düşük maliyetli fakat yüksek siyasi değeri olan bir araç işlevi görmektedir. Açık bir baskı unsuru olarak kullanılmamakta; ancak gündeme getirildiğinde diplomatik manevra alanı yaratma kapasitesine sahip bulunmaktadır. Su, bu anlamda bir silah değil, ilişkilerde dengeyi etkileyen sessiz bir kaldıraçtır.

Bununla birlikte İsrail’in suyu tamamen kesme yönünde radikal bir adım atmasının önünde ciddi stratejik engeller bulunmaktadır. Ürdün, İsrail’in en uzun ve en istikrarlı sınırının güvencesidir. Ürdün’de yaşanacak derin bir su krizi ya da buna bağlı toplumsal huzursuzluk, İsrail’in doğrudan güvenlik ortamını olumsuz etkileyecek sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle İsrail açısından mesele, Ürdün’ü zayıflatmak değil, onu istikrarlı tutacak asgari koşulları korumaktır. Su, bu bağlamda barışı tehdit eden bir unsurdan çok, barışın kontrollü biçimde sürdürülmesini sağlayan bir denge aracı olarak görülmektedir.

Bu denge siyasetinin geçmişte nasıl işletildiğini görmek açısından Bakura (Naharayim) ve Ghamr (Zofar) örnekleri fikir vermesi açısından önem arz eder. Vadi Araba Anlaşması’na göre bu bölgeler her zaman Ürdün egemenliğinde olmakla birlikte, İsrail’e 25 yıllık özel kullanım hakkı tanınmıştı. Ürdün, anlaşmanın öngördüğü usullere uygun biçimde bu süreyi uzatmamayı tercih etmiş ve 2019’da bölgeleri fiilen geri almıştır. Bu adım barışı bozmadı aksine Ürdün’ün anlaşmayı ihlal etmeden de siyasi irade gösterebileceğini ortaya koydu. Bugün su meselesinde izlenen tutum da aynı yaklaşımı yansıtmaktadır: Ürdün barışı sona erdirmek istememekte, ancak bu barışın tek taraflı bir yük hâline gelmesine de razı olmamaktadır.

Uzun vadede bu denklemi değiştirebilecek en önemli unsur, Ürdün’ün su bağımsızlığını artırmaya yönelik projelerdir. Akabe–Amman deniz suyu arıtma ve iletim hattı, atık suyun yeniden kullanımı ve şebeke kayıplarının azaltılması gibi yatırımlar, Ürdün’ün İsrail’e olan yapısal bağımlılığını azaltmayı hedeflemektedir. Ancak bu projeler zaman, yüksek finansman ve siyasi istikrar gerektirir. Kısa vadede Ürdün hâlâ kırılgandır; orta vadede ise daha dengeli bir pazarlık gücüne ulaşmayı amaçlamaktadır. Bu geçiş sürecinde 50 milyon metreküp meselesi, teknik öneminden çok siyasi ve sembolik ağırlığıyla gündemde kalmaya devam edecektir.

Bu kırılganlığın derinleşmesinde, İsrail’in son dönemde daha belirgin hâle gelen yayılmacı ve güvenlik merkezli dış politika anlayışının da göz ardı edilmemesi gerekir. Gazze ve Batı Şeria bağlamında gözlemlenen tek taraflı güç kullanımı, hukuki ve siyasi mutabakatların ikincilleştirilmesi ve güvenliği mutlak öncelik hâline getiren yaklaşım, İsrail’in komşu coğrafyalarla ilişkilerinde daha asimetrik ve baskı temelli bir çizgiye yöneldiğine işaret etmektedir. Bu eğilimin, doğrudan askerî bir genişleme anlamı taşımaksızın, stratejik kaynaklar ve karşılıklı bağımlılık alanları üzerinden dolaylı biçimde etkisini göstermesi mümkündür. Bu çerçevede Ürdün, su gibi hayati bir kaynak üzerinden, İsrail’in bölgesel güç projeksiyonunun bir yansımasına maruz kalabilecek aktörlerden biri olarak değerlendirilebilir. Su paylaşımının siyasallaşması, bu bağlamda yalnızca ikili bir teknik anlaşmazlık değil, İsrail’in bölgesel düzeni tek taraflı güvenlik öncelikleri doğrultusunda yeniden şekillendirme eğiliminin Ürdün’e yansıyan potansiyel sonuçlarından biri olarak okunmalıdır.

Bununla birlikte, Ürdün–İsrail arasında su paylaşımı etrafında şekillenen bu süreç, yalnızca ikili ilişkilerin geleceği açısından değil, Ortadoğu’nun tamamı için emsal oluşturma potansiyeli bakımından da özel bir önem taşımaktadır. İklim değişikliğinin hızlandırdığı kuraklık, artan nüfus baskısı ve sınıraşan su kaynaklarının giderek daha stratejik hâle gelmesi, bölgede su temelli anlaşmazlıkların yaygınlaşma ihtimalini artırmaktadır. Bu bağlamda, suyun çatışma mı yoksa iş birliği mi üreteceği sorusu, normatif bir tartışmanın ötesinde, somut politika tercihlerine bağlı bir mesele hâline gelmektedir. Ürdün–İsrail örneğinde su paylaşımının siyasallaşması ve güven erozyonuna açık bir alana dönüşmesi, gelecekte benzer kaynak temelli düzenlemelere yönelmesi muhtemel diğer bölge ülkeleri için olumlu ya da olumsuz bir prototip işlevi görebilir. Sürecin nasıl yönetileceği, suyu merkeze alan bölgesel anlaşmaların çatışmayı sınırlayan kurumsal mekanizmalara mı, yoksa güç asimetrilerinin yeniden üretildiği kırılgan düzenlemelere mi evrileceğini belirleyecek temel referanslardan biri olacaktır.

Sonuç olarak su, Ürdün–İsrail ilişkilerinde yalnızca paylaşılması gereken bir doğal kaynak değildir; barışın nabzını ölçen en hassas göstergelerden biridir. 50 milyon metreküp etrafında şekillenen tartışmalar çözümsüz kaldıkça, barış hukuken varlığını sürdürebilir; ancak siyaseten ve toplumsal algı düzeyinde içten içe zayıflar. Asıl risk, ani bir kopuş değil, işlevini yitirmiş ve içi boşalmış bir barış düzenidir. Ortadoğu’nun kırılgan dengeleri düşünüldüğünde, bu tür sessiz bir erozyonun uzun vadede açık krizlerden daha yıkıcı sonuçlar doğurabileceği göz ardı edilmemelidir.

 

Muhammed Ali Acar

Muhammed Ali Acar: Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 2013-2014 akademik yılında Erasmus programı kapsamında Westfalische Wilhelms Universtaet Münster, Arabistik und İslamwissenschaft bölümü bünyesinde lisans seviyesinde dersler aldı. Meb bursiyeri olarak 2022 yılında Ürdün Üniversitesi Siyaset Bilimi alanın yüksek lisansımı tamamladı. Halen aynı üniversitede doktora eğitmine devam etmekte. İyi derecede Arapça, orta derecede İngilizce ve Almanca biliyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA