Işığı Beklerken: Ramazan’ın Gizli Felsefesi

Yalnızlığın arttığı bir çağda Ramazan basit bir hakikati ortaya koyar: Topluluk istisnalarla değil, ritimle inşa edilir. Otuz gün boyunca, belki de başka hiçbir zamandan daha berrak bir şekilde, zamanı paylaştığımızı hatırlarız.
Mart 4, 2026
image_print

Yemeğin bir ekranın önünde ya da bir ofisin köşesinde aceleyle kapıştırılan, yalnız başına yapılan bir eyleme dönüştüğü bir dünyada, Ramazan modern yaşamın sessizce aşındırdığı ritmi yeniden tesis etmek üzere gelir. Yalnızca bedenin ritmini değil, bizzat topluluğun ritmini de.

İftar anı, açlığın sonunu değil, paylaşılan zamanın başlangıcını işaret eder.

Bu, insanların bir araya gelmeden bir araya geldikleri nadir bir andır; çünkü güneş ne kimseyi bekler ne de kimseye ayrıcalık tanır. Muhammed Abdulsater bunu The Guardian için kaleme aldığı son yazısında şu sözlerle dile getirir: “İftar sadece yemek değildir; senkronizasyondur.” Basit bir cümle, ancak Ramazan’ı dini çerçevesinin ötesinde anlamak için geniş bir kapı aralar. İftar yalnızca ağza götürülen bir lokma değildir; insanların koşmayı bıraktığı, solmakta olan ışığı dinlediği ve bedenlerinin kendilerine geri döndüğünü hissettikleri kozmik bir hizalanmadır.

Modernite, zamanı bireye göre uyarlama konusunda başarılı olmuştur: Kişiselleştirilmiş çalma listeleri, özenle seçilmiş haber akışları, esnek çalışma saatleri ve aynı hane içindeki parçalanmış öğünler. Daha fazla özgürlük… ve daha fazla yalnızlık. Son kalan toplumsal eylem olan yemek bile bireyselleşmiştir. Ramazan bu eğilimi kesintiye uğratır. Oruç özeldir, evet, fakat orucu bozmak toplumsaldır. Bekleme eyleminin kendisi paylaşılır hâle gelir ve onu belirleyen sınır insanî bir karar değil, güneşin hareketidir. Abdulsater’in yazdığı gibi, “Güneş, üretkenlik ölçütlerine kayıtsızdır; battığında batar.” Çerçevelenmeye değer bir cümle.

Her şeyi müzakere etmeye alışkın olan insanlar, manipüle edilemeyen bir anın karşısında kendilerini bulurlar. Gün batımı gün batımıdır. Açlık açlıktır. Beklemek beklemektir.

Bu senkronizasyonu tam anlamıyla kavramak için Fransız sosyolog Émile Durkheim’ın (1858–1917) çalışmalarını hatırlamak faydalıdır. Modern sosyolojinin kurucu figürlerinden biri olan Durkheim, insanların ortak bir ritüele katıldıklarında ortaya çıkan yoğun birlik duygusunu tanımlamak için “kolektif coşku” terimini ortaya atmıştır. Durkheim’a göre toplumlar yalnızca yasalarla değil, bireylerin kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olduklarını hissetmelerini sağlayan sembolik ritimlerle de bir arada tutulur. Durkheim’dan burada söz etmek bir gösteriş değildir; Ramazan onun kastettiğinin canlı bir örneğini sunar: Derin bir toplumsal bağ kuran basit bir gündelik ritüel.

Ancak önemli olan yalnızca Abdulsater’in gözlemlediği şey değildir; Ramazan’ın bedenlerimiz ve zamanla olan ilişkimiz hakkında neyi açığa çıkardığı da önemlidir. Oruç, bir ibadet eylemi olmadan önce, bedensel egemenliğin yeniden kazanılmasıdır. Modern dünyada beden bir makine gibi muamele görür — hızla beslenir, durmaksızın zorlanır ve yorgunluğu hiçe sayan programlara göre performans göstermesi beklenir. Ramazan bedeni deneyimin merkezine geri getirir. Açlık bir zayıflık işareti değildir; bir dildir. Bize durmamızı söyleyen bir dil. Dinlememizi. Sınırlarımızı yeniden keşfetmemizi. Ramazan bize bedenin çalışmak için bir aksesuar değil, kendi ritmine sahip canlı bir varlık olduğunu hatırlatır. Bu ritme saygı duymak, insanlığımızı yeniden kazanmanın ilk adımıdır.

Hız çağında beklemek bir direniş eylemine dönüşür. Ramazan insanları beklemeye zorlar; kanun gerektirdiği için değil, inancın ışığı gerektirdiği için. Bu bekleyiş zamanla olan ilişkimizi yeniden şekillendirir: Artık istediğimiz zaman değil, herkesin üzerinde uzlaştığı bir zamanda yeriz. Bu, günlük bir disiplin alıştırmasıdır; fakat aynı zamanda bizi modernitenin dayattığı sonsuz seçeneklerin kaosundan da özgürleştirir.

Gün batımının kimsenin itiraz etmediği tek sınır olması şaşırtıcıdır. İnsanların siyasetten kahve tercihlerine kadar her şey hakkında tartıştığı bir dünyada, gün batımı oylama gerektirmeyen tek gerçek olarak kalır. Manipülasyona bağışık bu doğal hadise, bize nadir bir kesinlik duygusu verir. Bu evrende hâlâ istikrarlı, bizden daha büyük ve bizi birleştirme kudretine sahip bir şeyin var olduğunu fısıldar.

Eğer toplum konferanslar ya da sloganlar üzerine inşa edilmiyorsa, masa etrafında inşa edilir. Ramazan, masayı kadim rolüne geri döndürür: Sohbetin, kahkahanın ve paylaşılan sessizliğin mekânı olarak. İftar sırasında yemek bir amaç olmaktan çıkar, bir araca dönüşür — “Buradayız. Birlikte. Aynı anda. Aynı açlıkla. Ve aynı rahatlamayla.” demenin bir yolu hâline gelir. Ritüeller güçlerini benzersizliklerinden değil, tekrarlarından alır. Ramazan bize topluluğun istisnai bir olay değil, bir alışkanlık olduğunu hatırlatır: Her akşam birlikte bekleme ve birlikte yeme alışkanlığı; ta ki bu, ikinci doğaya dönüşene kadar.

Nihayetinde Ramazan, zamanın müzakere edilebilir olduğunu ortaya koyar. Saatin kendisi değişmez, ancak her saatin anlamı değişir. Ramazan, milyonlarca insanın herhangi bir resmî kararname olmaksızın günlerini ortak bir değer etrafında yeniden düzenleyebileceğini gösterir. Bu bize zamanın ekonomik bir kader değil, toplumsal bir anlaşma olduğunu öğretir — ve insanların, istedikleri takdirde, günlerini üretkenliklerine değil ruhlarına hizmet edecek biçimde yeniden şekillendirebileceklerini.

Yalnızlığın arttığı bir çağda Ramazan basit bir hakikati ortaya koyar: Topluluk istisnalarla değil, ritimle inşa edilir. Otuz gün boyunca, belki de başka hiçbir zamandan daha berrak bir şekilde, zamanı paylaştığımızı hatırlarız.

Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20260224-in-waiting-for-the-light-the-hidden-philosophy-of-ramadan/

SOSYAL MEDYA