İran Pers Baharı’na mı Gidiyor?

Hayatta kalmak, başarılı olmakla aynı şey değildir. İran rejimi, mevcut huzursuzluğun temel nedenlerini ele almadıkça —ki bugüne kadar ne istemiştir ne de buna muktedir olmuştur— kendi çöküşü kaçınılmazdır. Mark Twain’in de söylediği gibi: “Tarih tekerrür etmez, ama sık sık kafiyeli konuşur.”
Ocak 16, 2026
image_print

Eski ABD Tunus Büyükelçisi Gordon Gray, İran’da 2026 yılında yaşanan protestolar ile 2011 Arap Baharı arasında çarpıcı paralellikler kuruyor.

Özet ve Anahtar Noktalar:

  • Suriye lideri Beşar Esad’ın Aralık 2024’te devrilmesinin ardından Gray, Tahran’ın da ekonomik çöküntü ve itibar kaybının tetiklediği benzer bir varoluşsal krizle karşı karşıya olduğunu öne sürüyor. Rejim, 2009’dan bu yana İslam Devrim Muhafızları’nın (IRGC) sadakati sayesinde beş ayrı ayaklanmayı atlatmış olsa da, Gray “kırılgan” otokrasilerin eninde sonunda parçalanacağı uyarısında bulunuyor.
  • Açık ABD askerî tehditlerinin ufukta belirdiği ve iç baskının giderek arttığı bir ortamda, Gray İslam Cumhuriyeti’nin büyük çaplı bir reform yapılmadığı sürece çöküşünün kaçınılmaz olduğunu savunuyor.

Tarih, İran’ın Ruhani Liderlerinin Sonsuza Dek Yönetemeyeceğini Gösteriyor

İran’daki gösteriler, Arap Baharı’nın başında ABD büyükelçisi olarak görev yaptığım Tunus’ta tanıklık ettiğim olayların birebir yansıması niteliğinde. Otuz beş yıllık kamu hizmeti kariyerimde birçok unutulmaz an yaşadım; fakat 14 Ocak 2011 tarihi her şeyin önüne geçer. O gün, ülke genelinde düzenlenen gösteriler Tunus’un uzun süredir iktidarda olan otoriter liderini kalıcı sürgüne zorladı. Aradan on beş yıl geçmiş olmasına rağmen, Tunus halkının sergilediği cesaret hâlâ bana ilham vermeye devam ediyor.

İran’da da benzer şekilde cesur vatandaşların haklarını talep etmek için sokaklara döküldüğü protestolar dikkat çekici benzerlikler taşıyor. Ekonomik sorunlar—yolsuzluk, kötü ekonomik yönetim, enflasyon ve işsizlik—bugün İran’daki protestoların başlıca motivasyon kaynağı; tıpkı zamanında Tunus’ta olduğu gibi.

Ancak aklımda hâlâ, eski Ben Ali rejiminde muhalif olup, rejimin çöküşünden sadece birkaç gün sonra Tunus’un ulusal birlik hükümetinde bakanlık görevine gelen bir ismin sözleri var. Şöyle demişti: “Yoksulluk ve işsizlik her yerde var. Bu olanlar, diyalog eksikliği ve itibar kaybı yüzünden yaşandı.” Bu sözler, ardından gelen Arap Baharı ayaklanmalarını en açık biçimde açıklayan değerlendirme olarak hâlâ geçerliliğini koruyor.

Ben Ali’nin kaçışı, otokrasilerin paylaştığı kırılganlığı gözler önüne serdi ve Arap halklarını, yıllarca süren otoriter yönetime karşı ayağa kalkma cesaretiyle doldurdu. Mısır’ın güçlü adamı Hüsnü Mübarek 11 Şubat 2011’de iç sürgüne gönderildi; Libya’nın eksantrik lideri Muammer Kaddafi, 20 Ekim 2011’de bir menfezde saklanırken öldürüldü; Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ise 27 Şubat 2012’de görevinden istifa etti.

Böylece, yalnızca bir yıl gibi kısa bir sürede, birçok kişinin (hatta kendilerinin bile) ömür boyu başkan olacaklarına inandığı dört lider görevden uzaklaştırıldı. Bu liderler, ülkelerini toplamda 127 yıl boyunca demir yumrukla yönetmişti. Bu süreye, yaklaşık on dört yıl süren ve yüz binlerce insanın hayatına mal olan bir iç savaşın ardından, 8 Aralık 2024’te isyancı grup Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) Şam’ı ele geçirmesiyle devrilen Suriye lideri Beşar Esad da eklendiğinde, toplam 151 yıla ulaşıyor.

Bugün İran’ı saran protesto dalgası, 2009’dan bu yana ülkede yaşanan beşinci büyük ayaklanmadır. İran hükümeti bugüne dek ayakta kalmayı başardı; bu da akla şu bariz soruyu getiriyor: Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve nihayetinde Suriye’de despotların devrilmesine yol açan koşullar, İran’da da benzer bir sonuca yol açacak mı?

Kötüleşen ekonomik koşullar ve yaygın yabancılaşma, günümüz İran’ının Arap Baharı ile paylaştığı iki temel özelliktir. Üçüncü bir benzerlik ise, İran’daki ruhani rejimi kurtarmak için hiçbir güçlü destekçinin harekete geçmeyecek oluşudur. Nitekim, Obama yönetimi Mübarek’e artık çekilme zamanının geldiğini söylemişti ve HTŞ başarılı saldırısına başladığında ne Moskova ne de Tahran Esad’a destek vermek için parmağını kıpırdattı. Aslında bugün durum daha da çarpıcı: Göstericileri öldürmeye devam eden İran güvenlik aygıtı, artık açık ABD askerî tehditlerini (ve örtük İsrail tehditlerini) ciddiye almak zorunda.

Rejime olan sadakatleri bakımından güvenlik güçlerinin tutumu, bugün İran ile Arap Baharı ayaklanmaları arasında gördüğüm en belirgin farktır. Tunus’ta ordu, göstericilere ateş açmayı reddetmişti; Mısır’da ise askerî liderlik Mübarek’i görevden almaya zorladı. Libya ordusu ise Kaddafi’yi ve rejimini kurtaracak durumda değildi; hem fazlasıyla parçalanmıştı hem de yabancı paralı askerlerin varlığına bağımlıydı.

İran’ın İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) ve Besiç paramiliter gücü ise rejime olan desteklerinde hâlen kararlılığını koruyor. Bu destek ortadan kalkmadığı sürece —tıpkı 2024’te Suriye’de ve 1979’da İran’da olduğu gibi— mevcut rejim ayakta kalmayı sürdürecektir.

Ancak hayatta kalmak, başarılı olmakla aynı şey değildir. İran rejimi, mevcut huzursuzluğun temel nedenlerini ele almadıkça —ki bugüne kadar ne istemiştir ne de buna muktedir olmuştur— kendi çöküşü kaçınılmazdır. Mark Twain’in de söylediği gibi: “Tarih tekerrür etmez, ama sık sık kafiyeli konuşur.”

* Gordon Gray, George Washington Üniversitesi Elliott Uluslararası İlişkiler Okulu’nda Körfez ve Arap Yarımadası İşleri Kuveyt Profesörüdür. Diplomatik kariyerinde Ulusal Savaş Koleji Komutan Yardımcılığı, Tunus Büyükelçiliği ve ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İşleri Bakan Yardımcılığı gibi görevlerde bulunmuştur. Bluesky’de kendisini takip edebilirsiniz: @AmbGordonGray.bsky.social.

Kaynak: https://nationalsecurityjournal.org/is-iran-headed-towards-a-persian-spring/