İran Karşısında İsrail Merkezli Caydırıcılığın Sınırları

İran’ı Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerle dengelemek, bu nedenle basitçe daha fazla ülkeyi aynı masa etrafında toplamak değil. Başarı, İran’la ilişkileri koparmaya zorlayan bir blok siyasetinden değil, taraflara güvenlik, ekonomik fayda ve diplomatik hareket alanı sunan esnek bir mimariden geçer. Washington bu dengeyi kuramazsa, koalisyon kâğıt üzerindeki haritada güçlü, ilk büyük kriz anında ise dağınık kalacaktır. Kurabilirse de ortaya çıkacak yapı, İran’ı “yenmekten” çok bölgenin hiçbir gücün tek başına belirleyemeyeceği yeni ve ihtiyatlı bir dengeye taşımış olacaktır.
Temmuz 25, 2026
image_print

28 Şubat’ta başlayan ve beşinci ayını geride bırakmaya hazırlanan ABD-İran savaşı, Washington açısından yalnızca stratejik bir çıkmaza değil, aynı zamanda Amerikan askeri gücünün sınırlarını görünür kılan bir teste dönüştü. ABD, bugüne kadar İran’ı dengeleme stratejisini büyük ölçüde bölgedeki çekirdek müttefiki İsrail’e sağladığı askeri ve siyasi destek üzerine kurmuştu. Ancak savaşın uzaması ve İran’ın beklenenden daha yüksek bir direnç kapasitesi sergilemesi, bu dengeleme yaklaşımın sürdürülebilirliğini tartışmalı hâle getirdi.

İsrail’in sahip olduğu yüksek askerî hazırlık seviyesi, İran’a karşı caydırıcılık denkleminde önemli bir avantaj sağlıyor. Ne var ki bu kapasite, ülkenin bölgesel yalnızlığı, komşu devletlerle ilişkilerini aşındıran politikaları ve revizyonist çizgisinin komşu Arap rejimlerinde yarattığı güvenlik kaygıları nedeniyle tek başına yeterli görünmüyor. Uzayan bir savaşta İsrail’in siyasi meşruiyet, lojistik destek ve diplomatik hareket alanı bakımından karşılaşacağı sınırlılıklar bu ülkenin sayılan askeri avantajlarını sahaya yeterince yansıtmasını zorlaştırıyor. Bu tablo, Washington’u İsrail merkezli mevcut caydırıcılık modelini aşmaya, daha geniş tabanlı ve sürdürülebilir kapasiteye sahip bir dengeleyici koalisyon oluşturmaya zorluyor.

NATO’nun Ankara zirvesinden Türkiye’nin F-35 programına dönüşü ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına ilişkin gelen olumlu sinyaller ile hafta başında ABD-Suudi Arabistan arasında imzalanan nükleer mutabakat, bu yeni yönelimin ilk işaretleri olarak okunabilir. Bu politikanın hedefi, İran karşısında yalnızca İsrail’e dayanmayan, Türkiye ve Suudi Arabistan’ı merkeze alan daha kapsamlı bir denge mekanizması kurmak gibi gözüküyor. Bu mekanizma ileride İsrail’in de dahil olabileceği bir yapıya evirilebilir ve kalıcı bir siyasi-askeri yapıya dönüşebilirse, Ortadoğu’da yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluştuğunu söylemek mümkün olacaktır.

Nixon’dan Günümüze: Vekâlet ve Yük Paylaşımı

Bu arayışın tarihsel kökleri, ABD’nin Vietnam sonrasında yaşadığı stratejik sarsıntıya kadar uzanır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan Amerikan askerî üstünlüğü algısı, Kore ve özellikle Vietnam’da sahadaki siyasî gerçeklikle karşılaştı. Washington, muazzam kaynaklara rağmen yerel toplumsal ve siyasî dinamikleri kendi lehine dönüştürmekte zorlandı. Richard Nixon’ın Guam’da açıkladığı doktrin, bu tecrübenin kurumsal ifadesiydi: ABD, bölgesel krizlerin bütün yükünü doğrudan askerî müdahaleyle taşımak yerine, dost devletleri silahlandıracak ve onların kapasitesini kendi çıkarlarıyla uyumlu biçimde güçlendirecekti.

Ortadoğu’da bu anlayış, bir dönem İran ile Suudi Arabistan’a dayanan “çifte sütun” yaklaşımıyla somutlaştı. Şah dönemindeki İran, silah transferleri, askerî eğitim ve siyasî koruma yoluyla Körfez güvenliğinin başlıca taşıyıcısı hâline getirildi. 1979 Devrimi ise bu mimariyi çökertti; Washington’ın merkezi ortağı kısa süre içinde en sert rakiplerinden birine dönüştü. Ardından Carter Doktrini, CENTCOM ve Körfez’deki askerî altyapı, ABD’nin enerji yolları ile bölgesel düzeni koruma görevini daha doğrudan üstlendiği yeni dönemin işaretleri oldu.

Yine de doğrudan müdahale modeli kalıcı bir çözüm sunmadı. Irak ve Afganistan savaşları, ABD’nin askerî ve mali kaynaklarını aşındırırken bölgesel siyasetin kırılganlıklarını derinleştirdi. Irak’ta oluşan güç boşluğu ve devlet kapasitesindeki zayıflama, İran’ın nüfuzunu genişletmesine elverişli alanlar açtı. Böylece Washington’ın İran’ı çevreleme amacıyla yürüttüğü bazı politikalar, paradoksal olarak Tahran’ın vekil ağlarını, siyasî bağlantılarını ve pazarlık gücünü artıran sonuçlar doğurdu. Bugünün dengeleme arayışı, bu tarihsel mirasın gölgesinde şekillenmektedir.

Askeri Kapasite ile Meşruiyet Arasındaki Açık

ABD’nin İran’a karşı mevcut stratejisinin çekirdeğinde İsrail’e verilen askerî ve siyasî destek bulunuyor. İsrail’in teknolojik üstünlüğü, hassas vuruş kabiliyeti, hava savunma sistemleri ve istihbarat birikimi, caydırıcılık açısından Washington’a ciddi avantajlar sağlıyor. Ne var ki uzun soluklu bir savaşın ihtiyaçları yalnızca yüksek teknolojiyle karşılanmaz. Sürdürülebilirlik, ikmal hatları, diplomatik hareket serbestisi, bölgesel iş birliği, siyasî kabul ve çatışma sonrası düzen tahayyülü gerektirir.

İsrail’in en büyük açmazı burada ortaya çıkıyor. Bölge toplumlarının önemli bir kısmında İsrail, kurulduğu tarihten bugüne, tarihsel ve güncel çatışmalar nedeniyle dışarıdan desteklenen, güvenilmeyen ve düşmanca görülen bir aktör olarak algılanageldi. Bu algı, İsrail’in askerî varlığını doğrudan sınırlandırmasa bile onun etrafında geniş ve gönüllü bir bölgesel koalisyon kurulmasını zorlaştırıyor. Komşu devletlerin kamuoyları, Filistin meselesi ve İsrail’in maksimalist güvenlik politikaları, hükümetlerin Tel Aviv’le açık askerî iş birliğine yönelmesini maliyetli hâle getiriyor. Dolayısıyla askerî kapasite ne kadar yüksek olursa olsun, meşruiyet ve ortaklık üretme sorunu bu kapasitenin stratejik çıktısını sınırlıyor.

Bu durum aynı zamanda ABD’nin imaj sorununu da büyütüyor. Washington’ın İsrail’le özdeşleşen bir İran politikası, birçok bölgesel başkentte Amerikan stratejisinin yerel güvenlik ihtiyaçlarından çok İsrail’in öncelikleri tarafından belirlendiği kanaatini besliyor. Savaş kısa sürseydi, ABD’nin sağladığı mühimmat, diplomatik koruma ve caydırıcı güç bu siyasal açığı bir süre örtbas edebilirdi. Fakat aylar süren düşük yoğunluklu çatışma, maliyetleri artırdı, ittifakların iç gerilimlerini görünür kıldı ve kamuoyu baskısını derinleştirdi. Bu nedenle Washington’un, İsrail’i dışlamadan fakat tek dayanak olmaktan çıkararak yeni ortaklıklar araması anlaşılır bir stratejik tepki olarak düşülmelidir.

Türkiye ve Suudi Arabistan: Yeni Dengenin İki Ayağı mı?

Ankara zirvesinden sonra F-35 dosyası ve CAATSA yaptırımlarına ilişkin olumlu işaretler verildiği yönündeki değerlendirmeler, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir pazarlık dönemine işaret ediyor. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve yaptırımlar, son yıllarda karşılıklı güveni aşındırmıştı. Buna rağmen Türkiye, NATO üyeliği, savunma kapasitesi, Karadeniz-Kafkasya-Ortadoğu hattındaki coğrafi konumu ve diplomatik temas kanalları nedeniyle Washington için ikame edilmesi zor bir aktör olarak stratejik önemini koruyor. İran ve Rusya kaynaklı krizlerin aynı anda derinleşmesi, ABD’nin Ankara’yı yalnızca ihtilaf yaşadığı bir ortak değil, çoklu cephelerde denge sağlayabilecek bir merkez olarak değerlendirmesini teşvik ediyor.

Suudi Arabistan ise Körfez’deki ekonomik ağırlığı, enerji piyasalarındaki rolü, mali kaynakları ve Arap dünyasındaki etkisiyle bu denklemin ikinci önemli unsurudur. ABD-Suudi Arabistan arasında barışçıl nükleer iş birliği konusundaki anlaşma, bu perspektiften salt enerji politikası olarak değil daha güçlü bir ittifak olarak okunmalıdır. Riyad’ın İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin kaygıları, güvenlik garantisi arayışıyla birleşiyor. Washington’ın nükleer enerji alanında verdiği destek, Suudi Arabistan’ı ABD merkezli teknoloji ve güvenlik ağlarına daha sıkı bağlamayı hedefleyen daha büyük bir siyasetin parçası olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye ile Suudi Arabistan’ın aynı güvenlik çerçevesinde buluşturulması, ABD açısından çift yönlü kazanç vaat eder. Birincisi, İran’ın nüfuzuna karşı bölgesel sahiplenmesi daha yüksek bir denge unsuru yaratabilir. İkincisi, Washington Ankara ve Riyad’ın Rusya, Çin, BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü veya alternatif savunma tedarik kanallarıyla ilişkilerini tamamen kesmeden, bu ilişkilerin stratejik yönünü sınırlamaya çalışabilir. Pakistan ve Mısır’ın ileride katılımı ihtimali ise yapıya askerî kapasite, demografik ağırlık ve Arap-İslam dünyasında daha geniş temsil imkânı sağlayabilir.

Koalisyonun Zor Denklemi

Buna karşın bölgesel aktörleri ortak tehdit başlığı altında toplamak, onları ortak stratejiye sahip kılmak anlamına gelmez. Türkiye’nin İran’la ticaret, enerji ve sınır güvenliği alanlarında korunması gereken ilişkileri bulunuyor. Ankara, Rusya ile rekabet ettiği kadar iş birliği de yapmakta. Uzun zamandır stratejik otonomiyi de içeren bağımsız hareket alanını korumaya önem veriyor. Suudi Arabistan, İran’la rekabet içinde olsa dahi doğrudan savaşa sürüklenmenin ekonomik ve iç siyasî maliyetlerini hesaplamak zorunda. Pakistan’ın Hindistan odaklı güvenlik öncelikleri, Mısır’ın ekonomik kırılganlıkları ve her ülkenin İsrail’le ilişkilere dair farklı sınırları, ortaklığın kapsamını daraltıyor.

Bu güçlükler, ittifakın sadece dış baskıyla inşa edilemeyeceğini gösteriyor. ABD’nin güvenlik garantileri, savunma teknolojisi veya yaptırım esnekliği sunması kısa vadede yakınlaşma sağlayabilir. Fakat bunlar ortak bir tehdit tanımı yaratmaya yetmeyecektir. Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer muhtemel katılımcılar için İran, aynı ölçüde ve aynı biçimde tehdit değil. Her başkent, Tahran’la gerilimi yönetilebilir seviyede tutmayı, çatışma yerine müzakere kanallarını açık bırakmayı ve bölgesel ekonomik ilişkileri korumayı isteyecektir. Bu nedenle Washington’ın hedefi, ortakları İran’la geri dönülmez bir cepheleşmeye itmek değil, saldırgan davranışlara karşı maliyet üreten fakat diplomasiye alan bırakan bir caydırıcılık düzeni olmalıdır.

En zor başlık ise İsrail’in bu düzen içindeki yerinin ne olacağı konusu. Bağdat Paktı’ndan bugüne bölgede kurulması planlanan tüm güvenlik mimarisi girişimlerinin de en önemli sorusu buydu. İsrail’in tamamen dışarıda bırakılması askerî ve istihbarî kapasite kaybı yaratacaktır. Açık biçimde merkeze alınmasıysa Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’da kamuoyu baskısını ve siyasî maliyeti yükseltecektir. ABD’nin önündeki mesele, İran’ı askerî olarak yıpratmaktan çok, uzun savaşın ürettiği belirsizliği yönetebilecek kabul edilebilir bir bölgesel denge kurmak olarak duruyor. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın öne çıktığı bir düzen, İsrail merkezli stratejinin meşruiyet açığını azaltma ve Washington’un yükünü paylaşma potansiyeli taşıyacaktır. Fakat bu aktörler ABD’nin vekilleri değiller ve kendi ekonomileri, kamuoyları, tarihsel hafızaları ve çok yönlü dış politika hesapları bulunan bağımsız güçlerdir.

İran’ı Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerle dengelemek, bu nedenle basitçe daha fazla ülkeyi aynı masa etrafında toplamak değil. Başarı, İran’la ilişkileri koparmaya zorlayan bir blok siyasetinden değil, taraflara güvenlik, ekonomik fayda ve diplomatik hareket alanı sunan esnek bir mimariden geçer. Washington bu dengeyi kuramazsa, koalisyon kâğıt üzerindeki haritada güçlü, ilk büyük kriz anında ise dağınık kalacaktır. Kurabilirse de ortaya çıkacak yapı, İran’ı “yenmekten” çok bölgenin hiçbir gücün tek başına belirleyemeyeceği yeni ve ihtiyatlı bir dengeye taşımış olacaktır.

 

[1]     Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].

Doç. Dr. Necmettin Acar

Doç. Dr. Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı.,
Eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde, yüksek lisans eğitimini Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında, doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler anabilim dalında tamamlayan Acar halen Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Başlıca çalışma alanları Orta Doğu siyaseti, enerji güvenliği, Basra Körfezi güvenliği ve Türkiye’nin Orta Doğu politikası olan Acar’ın bu alanda yayınlanmış çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır. İletişim: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA