“Dünya” (Kapı Yayınları) yazarı Antropolog Pina Cabral’in insanı hayattan toplumdan ve âlemden bağımsız görmeyen, mütemadiyen aşkınlığa açık bir varlık olarak ele alan bakışından çıkarak ulaştığı bir sonuç da tüm bunların ahlaka beşiklik ettiğidir. “Bebeğin bir dünyayı yakınındaki başkalarıyla paylaşmak için, o kişilerin anlamlarına, o kişilerin dünyayı işgal etme biçimlerine karşı uysal olması gerekir… Bu nedenle yorumlayıcı hayırseverlik doğuştan iyiliğe açık olma potansiyeli-EG), bir bireylik koşuludur ve geleceğe yönelik olarak, yeni bireye ahlak kapısını açan kavramdır… Mevcudiyet ve birlikte mevcudiyet, süreklilik içinde var olur; çünkü yalnızca birlikte mevcudiyet, mevcudiyetten önce gelmekle kalmaz, tekillik ve çoğulluk da sürekli dinamik olarak ilişki kurar, bu sayede mevcudiyette her zaman birlikte mevcudiyet ikamet eder… Bu nedenle, her birimiz bir birey olarak, egemenliğin her zaman zaten tesis edildiği bir dünyada ortaya çıktık. Bireyler olarak bir dizi sorumluluk üstlenmiş halde doğarız, ancak bu sorumluluklar yakın çevremizdeki dostlarımızın çok ötesine geçer, çünkü onlar kuşatan dünyaya ‘yazılmıştır’; bir hayat biçiminin parçasıdır” (s.230-234). Cabral’in insanın varoluşsal bakımdan bir ahlak beşiğine doğduğu şeklindeki analizini ben de öteden beri savunuyorum, insanların ahlaklı olma potansiyeliyle dünyaya geldiklerine inanıyorum. Bu fikrimizi ahlak felsefecileri de destekliyor.
Bir takım ahlâk felsefecileri, nerede bulunursa bulunsun, daima ve zamana kayıtlı olmamak şartıyla, her insanda bir değerler dizilimi olduğunu söylerken, kimileri de moralitenin zamana, olaylara, siyasî ve kişisel niyetlere bağlı olarak değiştiği kanaatindeler. Bu ikinciler arasında Richard Rorty gibileri daha da ileri giderek ahlâkı iptal etmekte onun yerine “basiret”i öneriyorlar. Biz ise ilk gruptan yanayız gerek psikanalitik “süperego” teorilerine, gerek kendi psikoloji uygulamalarımıza dayanarak her insanın ahlâkî bir potansiyelle doğduğunu düşünüyoruz.
Elbette insanların ahlâklı olduğunu söylemek, bazılarının sandığı gibi herkeste aynı değer dizilimlerinin, (örneğin On Emir’in) bulunduğu anlamına gelmez. Her kültürün hatta günümüzde her topluluğun, hatta her kişinin On Emir’i ayrı olabilir. Bu durumu, tıpkı Noam Chomsky’nin insanların bir dil potansiyeliyle dünyaya geldikleri tezine benzetebiliriz. Hepimiz dünyaya bir dil potansiyeliyle geliriz ama yüzlerce farklı dil ailesi vardır. Aynı şekilde birçok farklı değer diziliminin olması, ontolojik olarak paylaşılan bir ahlâkî zemin olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Tartışmamızı günümüzün iki önemli düşünürü Michael Walzer ve Charles Taylor’un fikirleri çerçevesinde ele alarak sürdürelim.
Michael Walzer
Liberalizmin ılımlı eleştirmenlerinden Michael Walzer, ahlâk felsefesi yapmanın birçok yolu olduğu halde, bunların yaygınlık ve önemleri açısından üçe indirilebilecekleri kanaatindedir. Bunlar, ‘keşif’ (discovery), ‘icat’ (invention) ve ‘yorum’ yollarıdır.
Keşif yolunun örnekleri, en iyi biçimde dinler tarihinde bulunmaktadır. Dinlere göre ahlâkî yapı, ilahi bir yaratımdır. Vahyedilen bu ilahi ahlâk yasasının keşifçileri, peygamberler ve din büyükleridir. Onlar, yeni bir kıtaya benzeyen, keşfettikleri bu moral dünyanın haritasını insanlara tebliğ etmeye çalışırlar. Vahyedilen ahlâk, her zaman eski fikir ve pratiklerle keskin zıtlıklar içerir, çok güçlü bir eleştirel potansiyel taşır… Walzer’a göre dini ahlâk anlayışı, Kant gibi filozofların seküler (dini olmayan) ama keşifçi nitelik taşıyan ahlâk anlayışının başlangıcı (prelüd) gibidir. Dini ahlâktaki ilahi olanın yerini, seküler keşifçi ahlakta artık filozofların keşfettiği doğal yasalar, doğal haklar ve objektif ahlâkî hakikat yapıları vs. almıştır. Üstelik bu fikirler, zamanla filozoflara ait olmaktan çıkmış, sanki evrensellermiş gibi görünmeye başlanmışlardır. Ne ki felsefeden türeme ahlâk, yani seküler keşif, dini keşfe göre çok güvensizdir ve bilgi değeri açısından daha aşağılardadır. Filozofların ahlâk felsefelerinin bilgi değeri, alaca karanlıktaki baykuşun bilgeliğine benzerken, dini keşfe dayalı ahlâk, tanyeri ağarması sırasındaki kartalın bilgeliğini andırır.
Walzer’ın sınıflamasında keşif yolundan farklı olarak icatçı ahlâk felsefesine göre, gerçekte var olan bir ahlâkî dünya bulunmaz. İcatçılar için ortada keşfedilecek değil, yapılandırılacak bir durum vardır. Kendisini tek başına karanlıkta gerçeği arayan birine benzeten ve bu durumdan rahatsız olmak yerine yüceltmeye çalışan Descartes, icatçı ahlâk felsefesinin tipik temsilcisidir. İcatçı ahlâk felsefesine göre, neyin nihai olduğuna, yapılaştıracak olduğumuz ahlâk anlayışı karar verecektir; nihai olan bir ortak hayattır ki, ‘adalet’, ‘iyilik’, ‘siyasi fazilet’ gibi değerler, bu ortak hayatta gerçekleşeceklerdir.
İcatçı bir ahlâk anlayışının kalkış noktası, Tanrı’nın veya tabiatın sağlayamadığı tüm farklı ahlâklar için geçerli olabilecek olan evrensel bir onarıcı sağlamaya çalışmaktır. Fakat burada da ‘Niçin böyle evrensel bir onarıcıya boyun eğelim?’ sorusu akla gelir. Bu soruya bir cevap bulabilmek için Walzer, keşifçi dinî ahlâk anlayışının ve icatçı ahlâk felsefesinin eleştirel güçlerini bir araya getirdiğini iddia eden kendi yorumcu ahlâk felsefesini ortaya atar.
Walzer, işe hayat tarzı ile yaşama tarzını birbirinden ayırarak başlar. Hayat tarzı ile yaşama tarzı arasındaki fark, ‘özel alan’ ile ‘kamusal alan’ arasındaki ayrıma benzemektedir. Hayat tarzı, insanların kendi evlerinde, kendi kültürel ortamlarında yaşarlarken, belirli ilkelere göre davranmalarıdır. Oysa yaşama tarzı, insanların arızi olarak karşılaştıkları, örneğin geçici bir süre bir otelde veya kendilerine yabancı bir kültür içerisinde yaşarken, kendi hayat tarzlarıyla ilgili bilgilerinden bir süre için vazgeçerek uydukları bir arada yaşama ilkeleridir. Nasıl insanlar, kendi kültürlerine özgü bütün bilgilerini bir kenara bıraktıkları halde, hâlâ uyacakları belli ilkeler bulunuyorsa, aynı şekilde bir insan teki, kendini bütün önyargılarından sıyırdığında da karşısında hiçbir tekil görüş açısına bağlanamayacak evrensel bir moral dünya çıkacaktır. Walzer’a göre insan, doğası gereği ahlâklı bir varlıktır; bütün ahlâk felsefeleri, bu her insanda bulunan evrensel zeminin, ideal bir tip alınarak yoruma tutulmalarından ibarettir…
Charles Taylor
“Liberal dünyada ‘bireysel iyi’ adına tahribata uğrayan ‘kamusal iyi’ anlayışını yeniden ihya edebilmek için bir yandan liberalizmi eleştirirken bir yandan da liberal ideallerden vazgeçmeksizin problemlere çözümler arayan düşünürlerden biri de Charles Taylor’dur. Taylor da Michael Walzer gibi, problemlerin çözümünün temelinde, reel liberal toplumlarda atomlaşan bireylerin evrensel bir ahlâk anlayışı etrafında birleştirilebilmelerinin yattığını düşünür ve bu yüzden o da ahlâkın evrenselliğini kanıtlamayı kendisine baş görev olarak koyar…
Taylor, modernliğin üç temel sıkıntısı bulunduğu kanaatindedir. Bunlar, bireycilik, araçsal aklın hâkimiyeti ve siyasi düzleme yansıması yüzünden endüstriyel ve teknolojik toplumun kurumları ve yapılarının insanların tercihlerini, dolayısıyla özgürlüklerini ileri derecede sınırlanmasıdır. Taylor, bunlar arasında anahtar nitelikte olanın da birincisi yani bireycilik olduğu düşünür. Günümüzdeki anlam yitiminin, ahlâkî ufukta ortaya çıkan bir kararmanın nedeni budur. Bireyciliğe bir çözüm bulunduğunda, diğerlerinin de çaresinin mümkün olduğunu düşünür.
Ona göre, çeşitli yazarların narsisizm, hazcılık, boşluk vs. olarak belirledikleri günümüz modern kültürünün en çarpıcı yanı, kendini gerçekleştirme bireyciliğinin dayandığı ahlâkî ideal olan sahicilik yani otantisite’dir. Taylor’un ‘sahicilik etiği’ dediği bu ideal, kişinin kendine karşı dürüst olması, hayatını kimseyi taklide yeltenmeden kendine özgü bir biçimde yaşaması, hayatının rotasını kendi içindeki pusulaya göre belirlemesi gibi temalara dayanır. Böyle bir ideal, ahlâkı ise, herkesin kendi iç sesini kulak vermesi olarak belirler ki, bu ahlâk anlayışının kökenleri Rousseau ve Herder’de bulunur. Bu ahlâk anlayışı, Nietzsche ve tilmizleri sayesinde bir yüksek kültüre dönüşmüştür.
Taylor, günümüzün sahicilik kültürünü sadece eleştirmekle kalmaz, bu kültürü ahlâkî bir ideal olarak aynı zamanda çok ciddiye alır; kendisinin yaptığı gibi sahiciliğin geçerli bir ahlâkî ideal olduğunun kanıtlanabilmesi halinde, sahicilik kültürünün düzeltilebilmesi, modernliğin sıkıntılarının giderilebilmesi şansı olduğunu düşünür. Ona göre sahicilik, bir yanıyla kişinin kendisiyle ilgili bazı keşifler ve inşalar yapmasını, birtakım kendine ait özgünlükler bulup çıkarmasını ve bu yüzden zaman zaman günün geçerli ahlâkî anlayışına muhalefeti içermektedir. Ama sahiciliği yalnızca bunlarla sınırlandırmak haksızlık olur. Modern bireylerin ahlâkî ideali olan sahicilik, bu ilk yanından ayrı olarak bir de ayrıca, kişinin içerisine doğduğu anlam ufuklarına açık olmayı ve bu sayede anlamsızlığa düşmekten kurtulmayı ve kendini tanımanın ancak başkalarıyla diyalog içerisinde mümkün olabileceğini de gerektirmektedir. Ne ki modernler, sahiciliğin bu ikinci özelliklerini geri plana atarak onun ahlâkî bir ideal olarak geri planda kalmasına yol açmışlardır. Şimdi eğer sahiciliğin bu iki yanı arasında bir denge sağlanabilirse, bireyci tahribatın önüne geçmek imkân dâhiline girecek; bireyin atomcu, araçsal akla dayalı anlamsız bir dünyada tek başına kalmasına yol açan ve ancak kolektif bir şekilde tanımlanabilecek olan ‘İyi hayat nedir?’ sorusunu tek tek bireylerin tercihlerine bırakan liberalizmin handikapları aşılabilecektir.
Taylor, sahiciliğin kaynakları arasında başka insanlarla bir arada oluşturduğumuz anlamlı hayat pratiklerini saymakla, günümüz kültürünün ihtiyaç duyduğu ‘kolektif iyi’nin ne olduğu şeklindeki ahlâkî ihtiyacın karşılanabileceği ve dolayısıyla bireyci tahribatın önüne geçilebileceği kanaatindedir. Onun fikirlerinin temelinde, ahlâkın bir arada yaşamanın dolaysız bir ürünü olduğu bulunur; bir arada bir anlam ufku içerisinde yaşayan bir varlık olarak insan kendini her hâlükârda ahlâkî bir topografyaya göre kurgulamak zorundadır.
Taylor’a göre, Modern zamanlarda yaşanan büyük kopuş nedeniyle yalnızlığa, anlamsızlığa ve araçsallığa mahkûm olmuş gibi görünen günümüzün bireylerinin dünyasında ilk bakışta bu moral topografyayı algılamak çok zor olsa da insanın olduğu her yerde ahlâk vardır. Çünkü benlik, ancak bir arada yaşama sırasında, ahlâkî bir topografyayı en başından içererek inşa olmaktadır. İnsanın bir ‘ben’i, bir kimliği olabilmesi için, bir sorunlar alanında var olması, yapılması gereken, iyi ve doğru olan hakkında bir fikir sahibi bulunması gerekir. İnsanların hem farklı kültürlere göre değişiklik gösteren (yorum bağımlı) bir kendilerini anlamaları, hem de bütün insanlar için ortak olan ‘Ben kimim?’, ‘Dünyada ne arıyorum?’, ‘Doğru davranış hangisidir?’ gibi sorulara cevap verme şekilleri vardır. Bu sorulara verilen cevaplar, moral topografiyi oluştururlar ve insanlara temelde kim olduklarını ayırt edebilecekleri bir bağlam sunarlar; bu yüzden de benliğimizin düzenleyici ilkesini meydana getirirler.
İnsanların Ortak Fıtratı
Kendi adıma günümüzün bu iki önemli düşünürün fikirlerine büyük ölçüde katılıyorum. İnsanların ahlâkî bir donanımla dünyaya geldiği, ahlâkî bir özü varlıklarında barındırdıkları konusunda Walzer ve Taylor gibi düşünüyorum. İnsanların, yaşadıkları kültürel farklılıklar ne olursa olsun, geçmişte olduğu gibi bugün de ahlaki bir potansiyeli barındırdıkları, gelecekte de böyle olacağı kanaatindeyim. Eğer bu fikrim doğruysa ‘gelenek ahlâkın temeli, ahlâk geleneğin yaratıcı yenileyicisidir’ ve dahası ‘gelenek onun sayesinde her türlü aşınmaya karşı kendisini yenileyebildiği için ahlâk devrimcidir’ diye ilave diyorum. Bir toplumdaki ahlaki aşınma ve yıpranmaya karşı itirazımızın ve onarma çabamızın içimizdeki bu iyiden ve toplumun iyiye doğru değişiminden yana olan devrimci güçten kaynaklandığına inanıyorum.
Evet, insanların ve geleneklerin dolaysız bir biçimde ‘ahlaki evrenseller’i ve erdem arayışını barındırdıklarını düşünüyorum. Her insan ve her kültür, potansiyel olarak ‘hakikat’i içlerinde taşır; sırf bu nitelikleri nedeniyle saygıyı ve potansiyellerini geliştirme hakkını elde ederler; sırf bu yüzden ‘hak’, ‘ödev’i önceler. Her insan, insan olmak hasebiyle bazı haklarla dünyaya gelir. Kendi ilkelerimizi ve ideallerimizi, bizimle varoluşsal eşitliğe sahip bir başkasına dayatamayız; olsa olsa birbirimizden öğrenmek, bir ufuk kaynaşması gerçekleştirebilmek için kendimizi ona açabiliriz. Mücadele, karşılaşmalar bazen çok çetin olsalar da ‘kendini açma’ ve ‘diyalog’un daim olması içindir.
Ahlâkî ‘evrenseller’, farklı biçimler almış ve hatta alabildiğine dejenere bir forma dönüşmüş olsalar da her geleneğin, herhangi bir tarihsel dönemde kendini ifade ettiği kültürel formlar içerisinde ve her kişide bulunurlar. İnançların ve değer sistemlerinin kültürel bir kazısına girişecek olursak, derinliklere doğru inildikçe benzeşen ve giderek ortak hale gelen yanlar artacaktır.
Ahlâkî her insanda ve her kültürde arayan ve var olduğuna inanan bu bakışımız, şüphesiz eleştiriler alacaktır. Mesela, bugünkü insan hakları anlayışımız içinde kabul görmesi imkânsız kültürel olgulardan örnekler vererek, İslâm’da kadın hakları, bazı Hindu adetleri gibi durumlara ses çıkarmayalım mı denilecektir. Böyle düşünenlere büyük ihtimalle ben derdimi tam anlatamamışımdır. Elbette beğenmediğimiz, insana yakışmadığını gördüğümüz, karşı çıkıp eleştirdiğimiz her şeye yine elimizden geldiği kadar karşı çıkmayı sürdürelim. İstesek de istemesek de hepimiz en haklı olanın bizim geleneğimiz ve bizim görüşlerimiz olduğunu düşünürüz, eyvallah. Lakin bunları başkalarına dayatma basiretsizliğine düşmemeliyiz. Diğer insanların, kültürlerin ve geleneklerin de en az bizimki kadar insanî olduğunu unutmamalı, insan kardeşlerimizden umudu kesmemeliyiz. Kendi inancımızı, iyiyi hâkim kılma mücadelemizim, onlarla diyaloga dayalı bir ufuk kaynaşması içinde sürdürmeliyiz. Hakikat, bu mücadelenin ufkunda şavkıyacaktır.
Dikkatiniz çekmiştir, çok sıkça ‘mücadele’ sözünü kullanıyoruz. ‘Mücadele’ sözü bizim ahlâk anlayışımızda çok önemli bir yer tutuyor, insanların ahlâklı olduğuna inandığımız kadar hayatın da mücadele olduğunu, tüm düşüncelerimizin bu mücadelede sınanıp yeniden şekilleneceğini kabul ediyoruz. ‘Mücadele’, bizim ahlâk anlayışımızda ‘ortak fıtrat’ kadar önemli…
İnsanlar, ortak bir fıtrata sahiptir, bir; hayat mücadeledir, iki. Söylediklerimiz, bu iki ana noktayı hatırımızdan çıkarmayarak okunmalıdır…
