İnsan zihni aşkındır

Genel kullanımda ise aşkın olanı, bir durumu, düşünceyi ya da değeri alışılagelmiş sınırların ötesine taşıyan niteliği anlatmak için kullanırız. Türkçedeki “aşmak” fiilinden köken alması, bu anlamları hepsini hemen hemen ihtiva eder; “aşan, sınırı geçen” anlamından türer. Modern psikolojik bilimlerde de insanın aşkınlığı özellikle varoluşçular tarafından vurgulanır.
Aralık 17, 2025
image_print

“Aşkınlık, (transcendence) kısaca, bir varlığın, ilkenin ya da gerçekliğin deneyimlenen, algılanan veya doğal sınırların “ötesinde” olması demektir zıddı ise “içkinlik” (immanence) dir.  Felsefede, deneyimle, duyularla ya da zihnin kategorileriyle tam olarak kavranamayan; bunların üstünde veya dışında kalan gerçeklik manasına gelirken Teolojide, Tanrı’nın evrenden, doğadan ve insandan tamamen farklı ve üstün olması anlamına gelir. Özellikle İslam düşüncesinde Allah’ın yaratılmış olandan mutlak biçimde ayrı ve üstün olması manasından yola çıkarak hem “el-Müteali” Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) hem de izzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, en aşkın olma anlamına gelen Allah’ın sıfatlarından biridir. Allah’a nisbet edilen bir tâzim ifadesidir.

Genel kullanımda ise aşkın olanı, bir durumu, düşünceyi ya da değeri alışılagelmiş sınırların ötesine taşıyan niteliği anlatmak için kullanırız. Türkçedeki “aşmak” fiilinden köken alması, bu anlamları hepsini hemen hemen ihtiva eder; “aşan, sınırı geçen” anlamından türer. Modern psikolojik bilimlerde de insanın aşkınlığı özellikle varoluşçular tarafından vurgulanır. Biz de “Psikoloji Varoluş Maneviyat” kitabımızda varoluşçuların bu yaklaşımından da faydalanarak “maneviyat”ı ‘dini olanları da Kutsal’ın her türlü öznel yaşantısını da kapsayacak biçimde insan tecrübesindeki her türlü aşkın boyut ve anlam arayışı; kişinin inancını gündelik hayatta yaşama şekli, insanın varoluşunun nihai koşullarıyla ilişki kurma ve anlamlandırma, dolayısıyla hayatına anlam verme biçimi’ şeklinde tanımlamıştık.

İnsanın daha doğrusu insan zihninin aşkın yapısı modern antropolojinin de tartışıp durduğu ve bir türlü bitiremediği konuların başında gelir. Pina Cabral’ın “Dünya: Antropolojik Bir İnceleme” kitabında da uzun uzadıya insanın ve zihninin “aşkınlık” niteliğini ele alınır. “20 YY. başlarında antropolojinin kurucularının çoğu, McLennan, Lubbock, Tylor ve Frazer ‘hepsi sosyal evrim yasalarına ve kurumların birbirlerine bağımlılığına yürekten inanıyorlardı ve hepsi… agnostik ve dine düşmandı” Max Weber’in ifade ettiği gibi dünyanın büyüsünü bozmaya yönelik modernist projeye dört elle sarılmışlardı. Ancak Malinovski’nin başını çektiği 1920’lerin metodolojik devriminden sonra onları takip edenlerin durumu öyle değildi.” Antropoloji, bilim olarak yapısı gereği adeta bu büyü bozumu işine karşıydı ve kafa tutuyordu.

“1920’lerden sonra profesyonel etnograflar arasında Hıristiyanlık ilişkisi baskın olmasa da a) tanımladıkları aşkınlık deneyimlerine son derece özenli ve saygılı davranmışlar, onları hep ‘ciddiye almışlardır’ ve b) çoğu az veya çok özel şekilde, genellikle bir tür Hıristiyanlık-dışı kişisel manevi arayışla ilgileniyordu: Steiner’in Musevilikle, Leach’in Hümanizm’le, Srinivas’ın ve Madan’ın Hinduizm’le, Needham’ın Budizm’le, Lienhardt’ın veya Douglas’ın Katoiklikle, Turnhull’un alternatif spritüalizmle uğraşması bu arayışlara örnek verilebilir.” Evans-Pritchardt’ı “Katolik olmaya ikna edenin” yerlilerle ilgili çalışmaları olduğu söyleniyordu.

Her neyse; Evans-Pritchard’ın kendisi gibi, günümüz antropologları, tanımladıkları deneyimlerin (örneğin şamanizm) gerçekten aşkın olduğunu savunuyorlar; “yamyam metafizikleri” tamamen geçerli insan deneyimleri olarak sunuluyor. Günümüz antropolojisi bu açıdan neredeyse ikiye bölünmüş vaziyette ve ortada bir kriz var.

Bu krize yoğunlaşmadan önce, söylediklerimizi bir kez daha başka cümlelerle ifade edelim: 20. yüzyılın başında antropologlar (Tylor, Frazer vb.) şöyle düşünüyordu: “Din, büyü, şamanlık gibi şeyler ilkel insanların yanlış fikirleri, bir gün bilim ilerleyince bu batıl inançlar yok olacak.” 1920’lerden sonra işler değişti.  Malinowski, Evans-Pritchard gibi yeni nesil, sahada uzun süre kaldı ve şunu gördü: “Bu insanlar aptal ya da yanlış düşünmüyor; bizim gibi düşünmüyorlar ama kendi dünyalarında gayet tutarlılar. Üstelik onların yaşadıkları ‘aşkın’ (kutsal, gizemli, görünmez güçler) deneyimleri gerçekten gerçek bir şey.” Bugün ise iki büyük akım var: Birinci grup eski klasik anlayışı savunuyor. Onlara göre bir yanda gerçek dünya var diğer yan da din ve büyü gibi yanılsamalar… Viveiros de Castro, Descola, Latour, Kohn gibi isimlerden oluşan ikinci grup ise tam aksi görüşte. Onlara göre:
“Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı bir ontolojisi (varlık anlayışı) var. Amazon yerlileri için jaguar bir insan gibi bir kişidir, taşlar canlıdır, orman düşünür. Biz de bunu ciddiye alalım, hatta biraz da biz de öyle düşünelim. Dünyayı yeniden “büyüleyelim, her şey canlı kutsal olsun”…

João de Pina-Cabral iki tarafa da katılmıyor ve krizi çözmek için çok basit bir üçüncü yol öneriyor: “Ne tek dünya var, ne de bin tane ayrı dünya.
Aşkınlık (kutsal, gizemli olanı hissetme) dışarıdan öğrenilen bir şey değil; insanın kişiliğinin oluşma sürecinin doğal bir parçasıdır.” Buraya tekrar geleceğiz ve Cabral’ın önerisini daha da açacağız.

“Batı düşüncesinin 17. yüzyıldan beri keskin bir şekilde dayattığı zihin/madde, özne/nesne, insan/doğa ikiliğini nasıl aşacağız ve aynı zamanda hem başkalarının aşkınlık deneyimlerini ciddiye alacağız hem de kendimizi ne naif bir relativizme ne de yeni bir animist panteizme teslim edeceğiz?” Cabral’ın antropolojiye bakışını ve kendisini yerleştiği konumu bu ifadenin anlattığını düşünüyorum. Eserinden ulaştığım bir başka sonuç da önerdiği çözümün şu üç çözüme dayandığı noktasındadır: i. Evans-Pritchard’ın 1934’te Lévy-Bruhl’u savunduğu o eski makaleye geri dönüş ve “katılım” (participation) kavramının yeniden canlandırılması,  ii. Anselm’in Ontolojik Delili’nin (özellikle insan doğasının sanıldığı gibi pek de rasyonel olduğuna inanmayan Collingwood’un yorumuyla) modern bir antropolojik okuması: aşkınlık dışarıdan “öğretilen” bir şey değil, kişisel ontogenezin kaçınılmaz bir ürünüdür. iii. Radikal bedenleşmiş (embodied/enactive) biliş teorileri (Varela, Thompson, Hutto, Myin, Chemero vb.) sayesinde, temsiliyetçi (representationalist) zihin anlayışının kesin olarak terk edilmesi…

Elbette çözüm diye Cabral’in önerdiği bu üç sütunu hakkıyla bilebilmek için sağlam bir antropoloji bilgisi gerekiyor. Özellikle mutlaka yakından bakılması gereken Anselm’in Ontolojik Delili’nin ayrıntısını meraklısına ve bir başka yazıya bırakarak biz bilebildiğimiz ölçüde Cabral’ın çözüm önerisinin diğer şıklarını açmaya çalışalım.

Üçüncüden yani temsiliyetçi teorilerin antropologlar tarafından terk edilmesi gerektiğinden başlayalım. Cabral, nöropsikolojide son dönemde ortaya çıkmış olan bedenleşmiş biliş teorilerinin temsiliyetçi anlayışı yıktığı kanaatindedir. Çocuğun düşünme süreci, dilsel değildir; dil de dâhil olmak üzere karmaşık somutlaştırma sistemlerince desteklenir. Bu yüzden “kişinin kendi düşünme süreçlerine bilinçli olarak erişme olasılığı çantada keklik kabul edilmemelidir; çünkü kendi düşünce süreçlerimizin (dilin sembolik biçimlerinin aracılık ettiği imgelere başvuranlar bile) bütünleyici, doğrudan, bilinçli bir şekilde hatırlanabileceğine dair çok az delil var. Belirsizlik, yalnızca iletişim kuran kişiler arasında değil, tek başına olan kişiler için de etkilidir.”

Antropolojinin kuruluşundaki pozitivistlere tepki olarak ortaya çıkan yeni “büyü bozumcu” yaklaşımın tipik bir örneği olarak Cabral, Eduardo Kohn’un “Ormanlar Nasıl Düşünür?” ( How forests think: Toward an anthropology beyond the human) (2013) adlı kitabını ele alır. Kohn, “Dünyada belirgin biçimde insana özgü varoluş biçimlerini hem daha geniş, yaşayan bir semiyotik alandan ortaya çıkan hem de onunla süreklilik içinde konumlandırabilmek” için insanın ötesine geçmeyi öneriyor. Yaşamın kendisini nedensel olarak düşünce üreten bir şey olarak görüyor. Connolly ve Bennett gibi antropologlar aksini iddia etse de ona göre de taşlar düşünmüyor ama hayata bu bakışıyla düşünme ve anlamayı yeniden birleştirmeye çalışıyor. Buraya kadar her şey yolunda, ama sonra şunu iddia ediyor: “Eğer düşünceler insanın ötesinde mevcutsa, o zaman biz insanlar dünyadaki tek benlik değiliz.” Bu şekilde, animizmi genelleştirmeyi teklif ediyor: “Eğer düşünceler canlıysa ve yaşayanlar düşünüyorsa, o zaman belki de canlılar dünyası büyülüdür” Bu şekilde, Taussig, Viveiros de Castro ve onlardan önceki birçok antropolog gibi Kohn da, aralarında yaşadığı Ekvadorlu Runa’ya dünyanın kendini sunma biçiminin gerçek “tuhaflığını” (ve bu onun en sevdiği kelimelerden biri gibi görünüyor) korumak istiyor. Ancak, ormanın ve varlıklarının Runa’ya ilettiği şeyin gerçek gizemini çözmeme, inkâr etmeme veya azaltmama çabasında bir adım daha ileri gidiyor. İçkinlikte aşkınlığı arıyor. Kohn’a göre tüm yaşam yönelimsellik gösterdiği için tüm yaşam düşünür ve düşünmek, betimlemek olduğu için, tüm yaşam kendini dışa vurur: O halde, “Köpekler, düşündükleri için kendileridir.” Kohn, benliği ‘çevresindeki dünyalara gittikçe daha iyi uyum sağlayacak şekilde, nesiller boyunca yeniden oluşturulan ve yayılan bir biçim’ olarak tanımlıyor.

Cabral, pozitivistlere de Kohn’da örneklediği bu karşıt iddialara da karşı çıkıyor. Cabral’ın düşüncesi şöyle: “Temel zihin, kavramsal değil, yönelimseldir… Mesele şu ki; bilinçli ve içerik barındıran düşünceler elde etmek için, önceden temel zihin aracılığıyla belirli bir dünyanın içine aşılanmamız gerekir.” Bir bebek doğduğunda önce “ben” ve “dünya” diye bir ayrım yapmaz. Anneyle, evle, seslerle, kokularla iç içedir; kendini onlardan ayrı hissetmez. Bu iç içelik haline eski antropolog Lévy-Bruhl “katılım” demişti. Çocuk, büyürken yavaş yavaş “ben buradayım, dünya orada” ayrımını öğrenir. Ama o ilk iç içelik duygusu asla tamamen kaybolmaz. Yetişkin olduğumuzda da bazen çok güçlü bir şekilde geri gelir: Dua ederken, şamanın transında, ormanda yalnızken, ölüm korkusu çekerken… Yani şamanın, Nuer’in, Azande’nin ya da bir Katoliğin yaşadığı “görünmez güçlerle temas” hissi, aslında hepimizin çocukluğundan kalan o katılım duygusunun farklı biçimleridir. Kimse bunu “öğretmedi”; insanın kişiliği böyle oluşurken böyle yaşantılar ve hisler, kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Cabral’a göre ayrıca aşkınlık ne “kültürel bir inşa”dır ne de “ormanların düşünmesi” gibi yeni animist bir projeksiyon; aşkınlık, kişilerin toplumsallık içinde ortaya çıkışının (ontogenez) zorunlu bir yan ürünüdür. “Önce inanmak zorunda kaldık, sonra anladık” (Anselm’in bu meşhur sözünü alıntılayan Cabral, şöyle devam eder:  Bebek, dünyaya temsillerle değil, paylaşılan niyetlilik (shared intentionality) ve temel (basic) biliş katmanlarıyla katılır. Bu katılım deneyimi zaten “aşkın”dır çünkü kişi kendini henüz ayrıştıramamıştır; dünya ve öteki onun içinde, o da onların içindedir (Lévy-Bruhl’un participation mystique’i). Dil ve önermesel düşünceye sıra, sonradan gelir; geldiğinde bile, temel katılım katmanı hiç kaybolmaz, sadece üstü örtülür. İşte bu nedenle bize hep anlatılan aşkınlık tecrübeleri ister bir şamana, ister bir yerliye ister Katolik bir antropoloğa ait olsun bu katılımın yetişkin hayattaki çeşitli biçimlerde yeniden ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. Bu yüzden ne ontolojik çoğulculuğa (Viveiros, Descola) ne de yeni materyalist/animist “içkin aşkınlık” projelerine (Latour, Bennett, Connolly, Kohn) ihtiyaç var der Cabral. Tek yapmamız gereken, Evans-Pritchard’ın 1930’larda yaptığı gibi, aşkınlığın “dışarıda” değil, kişilerin toplumsallıkta bölünebilir olarak oluşumunun içinde olduğunu kabul etmektir. “Tanrısızlık (godlessness) ile Tanrı tarafından terk edilmişlik (god-forsakenness) arasında seçim yapmak zorunda değiliz; çünkü aşkınlık zaten insan oluşumunun (anthropopoiesis) içindedir.” Böylece Cabral, günümüz antropolojisindeki büyük kamplardan (ontolojik çoğulcular, yeni materyalistler ve klasik temsiliyetçiler) hiçbirine tam katılmadan hepsini birden aşabilen sağlam ve güçlü bir anlayış geliştiriyor.

Pina-Cabral, Kohn’un “Ormanlar Nasıl Düşünür?” kitabını çok zarif bir şekilde eleştirirken tam da bu noktadan vuruyor:
Kohn, hayat ile zihin arasında derin bir süreklilik olduğunu kavrayamadığından çareyi ormanı “düşünür” hale getirmekte buluyor. Bunun için de “benlik” kavramını o kadar genişletiyor ki sonunda kavramın içi tamamen boşalıyor. Oysa benlik (self) tam da düşünümselliğin (reflexivity) ortaya çıktığı yerde başlar; köpekler, ormanlar, taşlar değil. Ama bu, onların bizim ontogenezimizde “katılım” yoluyla aşkınlık deneyimlerimizin oluşumunda rol oynamadığı anlamına gelmez.

Sonuç olarak Cabral şunu diyor: “Dünyayı yeniden büyülemeye gerek yok, çünkü dünya hiç büyüden çıkmadı. Büyü, taşlara ya da ağaçlara ruh vermek değil; insan yavrusunun ötekilerle ve dünyayla iç içe büyürken hissettiği o ilk birlik duygusunun yetişkin hayatta aldığı isimdir.” Kısacası:
Kutsal olanı ne inkâr edelim, ne de her şeye yayalım.
Onu olduğu yerde, insanın kendi oluşum sürecinin içinde arayalım.
Çocukken hepimiz biraz şamandık; büyürken unutuyoruz ama tamamen unutamıyoruz. Bu kadar…

Bize göre de Cabral, “dünyalaşma” (worlding) kavramını Heidegger’den alıp etnografik jestin temel koşulu haline getiriyor:
Antropoloji, dünyaların dünyalaşmasıdır; yani bir dünyanın (etnografın dünyası) başka dünyaları (başkalarının dünyaları) açığa vurmasıdır. Bu mümkün çünkü dünya hiçbir zaman tam tutarlı değildir; her zaman eksik belirlenmiş, bulanık, politetik ve paylaşıma açıktır. Cabral, “katılım asla ölmez; çünkü insan kişi olabilmek için önce katılmak zorundadır” şeklindeki bakışıyla, aşkınlığı “insan yavrusunun öznelerarasılıkta kişileşmesinin kaçınılmaz sonucu” olarak konumlandırarak ne relativist agnostisizme düşüyor ne de “her şey canlıdır, her şey düşünür” tarzı yeni bir dogmatizme.

Prof. Dr. Erol Göka

Prof. Dr. Erol Göka:
1959 yılında Denizli’de doğdu. Evli ve 5 çocuk babası. 1992’de psikiyatri doçenti, 1998’de Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi oldu. Halen Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari sorumlusu. Türkiye Günlüğü dergisinin yayın; birçok tıp ve beşerî bilimler alanındaki derginin danışma kurullarında bulunuyor. Türk Grup Davranışı kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya, 2008 yılında da Türk Ocakları “Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü” verilmiştir.

Web: erolgoka.net
Mail: [email protected]

Yayınlanan kitapları içinde öne çıkanlar:

-Türklerin Psikolojisi (2008; 2017)
-Kadınlar, Erkekler, Âşıklar (Dr. Sema Göka ile birlikte, 2008)
-Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm (2009),
-Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları (2009; 2018)
-Türk’ün Göçebe Ruhu (2010; 2019)
-Geçimsizler: Kişilikleri Tanıma ve Geçinmeyi Kolaylaştırma Kitabı (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2011; 2019)
-“Gerçek” İnsanın Yüzünde Yazar mı: Batı, İslâm ve Bilim Dünyasında Kişiliği Yüzden Tanımak (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2012; 2020)
-Hayatın Anlamı Var mı? (2013; 2019)
-Yalnızlık ve Umut: Günümüzde Varoluşsal Çaresizlikler ve Çıkış. (2020)
-Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları (2016)
-İnternet ve Psikolojimiz: Teknomedyatik Dünyada İnsan (2017)

2 Comments

  1. hocam, yazılarınızı o kadar dikkatle takip edip okuyorum ki. inanılmaz faydalanıyorum. allah sizden razı olsun.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA