İki Aydınlanmanın Hikâyesi; İskoç ve Fransız Ekolleri

Bugün siyasetimiz ve kültürümüz, İskoç ve Fransız Aydınlanmalarının mirasçıları arasında epik bir mücadelenin ortasında sıkışmış durumdadır. Hem Anglosfer’in hem de küresel ahlaki düzenin geleceği üzerine verilen bu mücadelede kimin galip çıkacağını anlayabilmek için, iki hareketi ve bunların siyaset, insan ve Tanrı konularındaki zıt görüşlerini bir bilanço hâlinde karşılaştırmak gerekir.
Şubat 14, 2026
image_print

İngiliz Dili Konuşulan Ülkelere Ne Oldu?

Kanada’nın nesi var — ya da en azından Komünist Çin’i Amerika Birleşik Devletleri’nden daha güvenilir bir gelecek ortağı olarak gören Kanada hükümetinin o kesiminin nesi var?

Peki ya Büyük Britanya’nın nesi var? Hükümetin hoşuna gitmeyen sosyal medya paylaşımları nedeniyle yaklaşık 1200 kişiyi cezalandırmaktan çekinmediği bir ülkeden söz ediyoruz.

Ya Avustralya? Hükümetin, Sidney’deki katliam Canberra’yı politikasını yeniden düşünmeye zorlayana kadar, (bir yorumcuya göre) “Yahudilere yönelik düşmanlığın sıradanlaştığı, normalleştirildiği ve sonunda meşrulaştırıldığı” bir ortamda, şiddet yanlısı antisemitik grupların yayılmasına göz yumduğu bir ülke.

Kısacası, bir zamanlar Anglosfer olarak adlandırılan — İngiliz anayasal yönetim geleneğinin, hukukun üstünlüğünün ve bireysel hakların doğrudan mirasçıları olan ülkeler — bugün dağınıklık ve çözülme içindedir. Ve bunun tüm sorumluluğunun Donald Trump’a ait olduğu doğru değildir. Doğru olan şudur: Amerika Birleşik Devletleri, ortak ideallere ve klasik liberal ekonomik ilkelere en yakın kalan ülke olmuştur; diğerlerinde ise hükümetler ve entelektüel elitler çok farklı yönlere savrulmuş, bu mirası doğrudan aşındıran politika ve ilkeleri benimsemiştir.

Örneğin Yeni Zelanda’da, merkez sağ bir hükümet “vatandaşlık eşitliği” temel ilkesine vurgu yapmakta ısrar ederken, bunun sonucu olarak Yeni Zelanda’nın Maori azınlığı lehine pozitif ayrımcılık benzeri politikaları destekleyen kitlesel protestolar ortaya çıkmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, bir zamanlar Winston Churchill’in “İngilizce konuşan halklar” diye adlandırdığı topluluğu özgürlük ve ilerlemenin öncüsü hâline getiren; İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise istihbarat paylaşım ağı gibi yapılar aracılığıyla Anglosfer’i umut, istikrar ve güvenliğin taşıyıcısı kılan idealler, bugün sistematik biçimde ırkçı, emperyalist, cinsiyetçi ve siyasal solun bir zamanlar büyük olan kültürel mirasa yöneltebildiği her türlü suçlamayla hedef alınmaktadır.

Burada ne oldu?

Ben bunun iki farklı Aydınlanma’nın hikâyesi olduğunu ileri sürüyorum. Bunlardan biri on sekizinci yüzyıl Britanya’sında ortaya çıktı ve bugün Anglosfer dediğimiz yapının siyasal kültürünün temelini oluşturdu. Diğeri ise neredeyse aynı dönemde Fransa’da doğdu ve çok farklı bir siyasal ilke setini savundu. Bu ilkeler on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda dünyanın geri kalanına yayıldı; kimi zaman dehşet verici sonuçlar doğurdu ve Anglosfer’in entelektüel elitleri üzerinde de iz bıraktı.

İlkinin bir tür öncülü, on yedinci yüzyıl İngiltere’sinde John Locke, John Milton ve Algernon Sydney gibi isimlerin yazılarında görüldü. On sekizinci yüzyıl İskoçya’sında ise Francis Hutcheson, David Hume, Adam Smith ve Thomas Reid’in entelektüel mirası sayesinde doruk noktasına ulaştı; ayrıca Edmund Burke ve Edward Gibbon gibi, onlardan etkilenen İngiliz düşünürler de bu yükselişe katkıda bulundu. Bu fikirler, on dokuzuncu yüzyıl Anglosfer’inde John Stuart Mill’in felsefe üzerindeki kalıcı etkisi, Thomas Macaulay’ın tarih alanındaki tesiri ve Dugald Stewart ile Herbert Spencer’ın siyasal iktisat üzerindeki katkıları sayesinde yayılmayı sürdürdü.

Diğer Aydınlanma ise Fransız Devrimi’yle birlikte dünya sahnesine çıktı. Jean-Jacques Rousseau’nun ve sosyalist Henri de Saint-Simon’un radikal fikirleri, Terör Dönemi’nde eyleme dönüştürüldü; ardından Friedrich Hegel’e, Karl Marx’a, V. I. Lenin’e ve Mao Zedong’a aktarıldı; daha sonra da Louis Althusser, Michel Foucault ve Jacques Derrida gibi Fransız düşünürlere uzandı.

Bugün siyasetimiz ve kültürümüz, İskoç ve Fransız Aydınlanmalarının mirasçıları arasında epik bir mücadelenin ortasında sıkışmış durumdadır. Hem Anglosfer’in hem de küresel ahlaki düzenin geleceği üzerine verilen bu mücadelede kimin galip çıkacağını anlayabilmek için, iki hareketi ve bunların siyaset, insan ve Tanrı konularındaki zıt görüşlerini bir bilanço hâlinde karşılaştırmak gerekir.

Birincisi — İskoç versiyonu — siyasal ve ekonomik kurumların amacının bireye mümkün olan en geniş özgürlüğü ve yetkiyi sağlamak olduğunu savunuyordu.

Diğeri — Fransız versiyonu — hükümeti ve devleti, Rousseau’nun Genel İrade olarak adlandırdığı şeyin, yani ortak iyilik ve kamu yararına yönelen yurttaşların kolektif iradesinin somutlaşmış hâli olarak görüyordu. Buna göre siyasal ve ekonomik kurumların amacı, Genel İrade’yi desteklemek üzere mümkün olduğunca fazla özgürlük ve yetki sağlamaktı. Fransız versiyonunda özgürlük, bireylerin “bencil” çıkarlarını ilerletme serbestisi değil; Genel İrade’yi sürdürmek için çıkarılan yasalara itaat etme özgürlüğüdür. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin “kolektivizmin sıcaklığı” ile “soğuk ve sert bireycilik” arasında karşılaştırma yaptığını duyduğumuzda, Fransız Aydınlanması’nın sahici sesini işitmiş oluruz.

İskoç Aydınlanması, serbest piyasa yaklaşımı etrafında inşa edilmiş bir ekonomiyi — kimi zaman yanıltıcı biçimde laissez-faire diye adlandırılan modeli — refahı ve özgürlüğü teşvik etmenin en uygun yolu olarak görüyordu. Adam Smith’in Ulusların Zenginliği bu görüşün en açık ifadesidir.

Fransız Aydınlanması ise ekonomik hayatta daha müdahaleci bir yaklaşımın değerini savundu; hükümetin, bireylerin ve kurumların yaşamına müdahale etmek ve refahın meyvelerini adil ve eşit biçimde dağıtmak için tam yetkiye sahip olması gerektiğini ileri sürdü; çünkü eşitlik en üstün toplumsal erdemdi.

İskoç Aydınlanması, yerleşik anayasa ve kurumlar çerçevesinde hukukun üstünlüğünün önemini kabul ediyor; toplumsal ve ekonomik değişimlerin bütünü koruyacak Burke tarzı reformlar gerektirdiğini savunuyordu.

Edmund Burke’ün kendi çağının “delirmiş Sokrates’i” diye nitelediği Jean-Jacques Rousseau’nun takipçileri ise tek bir kural bulunduğunu — Genel İrade kuralının — ve onun adına hareket edenleri engelleyen yerleşik kurumların kurallarını devirmek için şiddetli bir devrimin gerekebileceğini ısrarla ileri sürdüler.

İskoç Aydınlanmasının mirasçıları siyaseti, ikna ve yasama temelinde işleyen bir çerçeve olarak anladılar. Onların siyaset anlayışı geniş demokratik değerleri kapsayabilirdi; ancak her zaman yerleşik hukukun sınırları içinde işlerdi.

Buna karşılık Fransız Aydınlanmasının mirasçıları, tüm siyasetin güç ve şiddet temeli üzerine kurulu olduğunu düşünmüşlerdir. Bu anlayış, Amerikan Devrimi sırasında kurulanlar gibi önceki siyasal kurumları da kapsar; onların yerine geçecek “demokratik” kurumları da. Mao Zedong’un meşhur ifadesiyle, “siyasal iktidar silahın namlusundan doğar.” Bu, 1917 devriminden Venezuela’ya ve Küba’ya kadar modern sol için bir tür değişmez gerçek olmuştur.

İskoç Aydınlanması ise, mutlak bilgi ve mutlak hakikat iddialarına karşı kuşku duymayı öğrenmiş olarak, hoşgörüyü bir ihtiyat erdemi olarak teşvik etti. Bu kuşkuculuk, aslında hem kültürel hem de siyasal alanda özgürlüğün mihenk taşıdır: Kendi görüşümü ifade etme hakkıma gösterdiğim saygıyı, başkasının kendi bakış açısını ortaya koyma hakkına da gösteriyor muyum?

İskoç Aydınlanmasının mirasçısı bu soruya evet der. Ancak Rousseau’nun ve Marx’ın öğrencisi, yani Fransız Aydınlanmasının mirasçısı hayır der. Onun dünyası kahramanlar ve kötüler, mağdurlar ve zalimler olarak ikiye bölünmüştür ve hangisinin hangisi olduğundan mutlak bir kesinlikle emindir. Bu yüzden başkalarının görüşlerini susturmakta ve ezmekte kendini serbest hisseder: Farklı düşünenler yalnızca “siyasal olarak yanlış” değildir; dogmatik kesinliğe yönelik bir tehdit olarak görülürler.

Son olarak, İskoç Aydınlanması — David Hume gibi kuşkucular da dâhil olmak üzere — dinin ve Tanrı inancının ahlaki alandaki kesinlik ve istikrarın yegâne güvencesi olduğunu ve insan özgürlüğünün öneminin nihai dayanağını oluşturduğunu kabul etmiştir. Fransız versiyonunun mirasçıları ise dini, Marx’ın ifadesiyle “kitlelerin afyonu” olarak bir kenara atmıştır; çünkü din, siyasal iktidarın dayattıklarını aşan zamansız ahlaki ilkeleri yüceltmeye cesaret etmektedir. Oysa tam da bu zamansız ahlaki ilkeler, siyasal iktidarı tehdit eder ve onun dünyayı yalnızca güç tarafından belirlenen bir yer olarak görme anlayışına meydan okur.

Bu İskoç Aydınlanması fikir ve ideallerinin önce İngiltere’ye ve Amerikan kolonilerine, ardından Britanya İmparatorluğu’nun diğer İngilizce konuşulan yerleşimlerine yayılması, sözde Anglosfer’in kültürel ve siyasal sınırlarını bugüne kadar belirlemiştir. Buna karşılık Fransız Aydınlanması’nın fikir ve ideallerinin yayılması, Georg Friedrich Hegel ve Auguste Comte gibi düşünürler aracılığıyla Avrupa’nın geri kalanındaki entelektüel ve siyasal yaşamın ana hatlarını şekillendirmiştir; her ne kadar İskoç felsefesi devrim sonrası Fransa’da ve 1848 sonrası Avusturya’da da belirli etki alanları bulmuş olsa da. Nitekim Fransız versiyonunun takipçilerinin tetiklediği devrimleri yaşamış ülkelerde — ister çökmekte olan Rusya ve Çin imparatorluklarında, ister eski İspanyol Amerika kolonilerinde olsun — İskoç fikirleri çoğu zaman sempatik bir sığınak bulmuştur.

Gerçekten de, yirminci yüzyılda Anglosfer’in bir uzantısı olarak Hong Kong’un kaderi ile Çin’in geri kalanının kaderi, iki Aydınlanma’nın mirası arasındaki keskin karşıtlığı açıkça ortaya koyar. Birincisi, Britanya sömürge yönetimi altında bile demokratik kurumlara ve görece özgür bir basına sahip, serbest piyasa kapitalizmi ve refahın bir kalesi olarak yükselmiştir; diğeri ise iç savaşın, devrimin, Büyük Kıtlık’ın ve Büyük İleri Atılım’ın kanlı sahnesi hâline gelmiştir.

Bu iki Aydınlanma hareketinin zıt mirasları yalnızca modern çağımızı anlamak için bir anahtar sunmakla kalmaz. Aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin neden Anglosfer’in başlıca dayanağı ve temel değerlerinin seçkin bir temsilcisi olarak kalmaya devam ettiğini de açıklar.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Fransız Aydınlanması’ndan esinlenen fikir ve hareketler — özellikle Hegelcilik ve Marksizm — Anglosfer’in başlıca merkezi olan İngiltere’ye akın etti. Marksizmin etkisi İngilizce konuşulan dünyanın diğer bölgelerinde de hissedildi; yirminci yüzyılda doruğa ulaştı ve 1900’lerin ikinci yarısında yerini Dekonstrüksiyon ve diğer Fransız entelektüel akımlarına bıraktı. Bunun sonucunda İskoç Aydınlanması’nın mirası sürekli biçimde yıpratıldı.

Buna rağmen, İskoç Aydınlanması’nın fikir ve idealleri başka hiçbir ülkede olmadığı kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde daha elverişli ve daha alıcı bir zemin buldu. İskoç düşünürlerin hem Bağımsızlık Bildirgesi’nin hem de ABD Anayasası’nın oluşumu üzerindeki etkisi derindi (How The Scots Invented the Modern World adlı kitabımda açıkladığım gibi). Bu etki, on dokuzuncu yüzyılda İskoç düşüncesinin Amerikan eğitimi ve entelektüel yaşamı üzerindeki tesiriyle daha da genişledi ve derinleşti. “İskoç felsefesi”nin temsilcileri olarak öne çıkan iki isim — George Jardine ve James McCosh — aracılığıyla, Sağduyu felsefesi üzerinden bu etki kurumsallaştı. Yüzyılın sonunda ise kendilerini İskoçların halefleri olarak gören Amerikan Pragmatizmi’nin temsilcileri William James ve Charles Sanders Peirce ile bu etki yeni bir biçim kazandı.

Aslında modern Amerika’daki düşünce tarihinin büyük bölümü, Hegelcilik, Marksizm, dekonstrüksiyon ve radikal feminizm gibi diğer felsefelerin, Amerikan entelektüel hayatındaki “İskoç felsefesi”nin bu temelini ve onun üç ana ilkesini yerinden edip onun yerine geçme çabalarının hikâyesidir.

Birinci ilke, bilginin birliğidir. Liberal sanatlar da dâhil olmak üzere sanatlar ve bilimler eksiksiz bir bütün oluşturur. Bu bütün, özgür ve rasyonel bir insan meydana getirmek üzere birlikte işleyen bir yapı olarak öğretilmeli ve anlaşılmalıdır.

İkinci ilke, deneyimin birliğidir. Cebir dersinde oturan, taksi süren, seçimlerde oy kullanan, çocuk yetiştiren ve pazar günleri kiliseye (ya da cumartesi günleri tapınağa veya camiye) giden kişi aynı kişidir; çünkü o kişi, bütünleşmiş bir benlik oluşturmak için aynı ortak deneyim çerçevesini uygular. İskoç filozof Thomas Reid bu ortak deneyimi “sağduyu” olarak tanımlamıştı; yani “kendileriyle konuşabildiğimiz ve iş yapabildiğimiz insanlarla ortak olan” apaçık doğrular bütünü — epistemolojik ve ahlaki bir bütün.

İskoç felsefesinin her türlü dinî ya da siyasal fanatizme mesafeli durmasının nedeni de budur; çünkü fanatizm, sağduyuya aykırı fikir ve kavramlar ileri sürer ve başkalarıyla paylaştığımız ortak anlayışı zedeler. Buna karşılık, bizi başkaları karşısında rasyonel tercihler yapmaya muktedir kılan şey tam da bu ortak sağduyudur: Nasıl yaşayacağımızı, nasıl oy kullanacağımızı, geçimimizi nasıl sağlayacağımızı ve Tanrı’ya nasıl ibadet edeceğimizi seçmemizi mümkün kılar; bütün bunlar da insanlığın ilerlemesinin işaretleridir.

Son olarak, yaratılışın birliği üçüncü ilkedir. Evreni dikkatle incelediğimizde, dinin vahyettiği hakikatler ile deneyim ve akıl yoluyla kavradığımız hakikatlerin tutarlı bir bütün oluşturduğunu görürüz; çünkü iyiliksever bir Yaratıcı bizi birini diğerine tercih etmek zorunda bırakmamıştır.

James McCosh’un — 1868 yılında Princeton Üniversitesi tarafından Edinburgh Üniversitesi’nden getirilerek başkan yapılan ve Amerikan Presbiteryenliğinin önde gelen sözcülerinden biri olan — Hristiyanlık ile Darwin’in evrim teorisi arasında bir uzlaşma önermesiyle çağdaşlarını şaşırtmasının nedenlerinden biri buydu. McCosh, “Bu teorinin, organik doğanın her alanında örneklerini gördüğümüz önemli hakikatlerin geniş bir kısmını içerdiğini düşünmeye meyilliyim,” diye yazmış; ancak hemen ardından şunu eklemişti: “Fakat bu teori bütün hakikati içermez ve algıladığından daha fazlasını gözden kaçırır.” Yine de McCosh, bir eleştirmenin ifadesiyle, evrim teorisinin “arkasında Tanrı bulunan” tasarım fikrini çürütmekten ziyade güçlendirebileceğine inanıyordu.

İskoç felsefesinde din ile bilim arasında bir çatışma yoktur; çünkü her ikisi de kozmosun — ve varoluşun — sırlarını açığa çıkarır. Kendimizi on sekizinci yüzyıl zihniyetinin ürünleri olarak düşünmek garip görünebilir; ancak bunu yapmak, çağımızın bazı temel meselelerini berraklaştırmaya yardımcı olur. Örneğin Soğuk Savaş’ın, özünde, Fransız ve İskoç Aydınlanmaları arasında bir ölüm kalım mücadelesi olduğu ileri sürülebilir. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bile komünizmin üniversitelerde ve siyasal kültürümüzde bir tür ölüm sonrası varlık sürdürmesi nedeniyle, pek çok kişi Soğuk Savaş’ı gerçekte kimin kazandığını sorgulamıştır.

Bugün görüyoruz ki kazanan, bizzat Sovyet komünizmi değil; Fransız Aydınlanması’nın mirasçılarıdır. Onlar, İskoç rakiplerinin mirasçıları olan bizlere karşı — Anglosfer’in dört bir yanında da dahil olmak üzere — bu alacakaranlık mücadelesini sürdürmeye devam etmektedirler. Bu mücadeleyi kazanmak ise entelektüel bakımdan nereden geldiğimizi hatırlamaya ve o mirasın gücünden özgüven ve iyimserlikle yararlanmaya bağlıdır.

* Arthur Herman, Civitas Enstitüsü’nde Kıdemli Araştırma Görevlisidir. Pulitzer Ödülü finalisti olan yazar, aralarında New York Times çok satanı How The Scots Invented the Modern World’ün de bulunduğu on bir kitabın kalemidir. En yeni kitabı Founder’s Fire: From 1776 to the Age of Trump, Nisan ayında Center Street tarafından yayımlanacaktır.

 

Kaynak: https://www.civitasoutlook.com/research/what-happened-to-the-anglosphere-the-tale-of-two-enlightenments-2785aa2e-ceec-41f6-9a5a-c1264b95c865

SOSYAL MEDYA