İmparatorluk Kalemi: Batı Asya’da Jeopolitik Vandallık

Gerçek sömürgesizleşme, yeni bir kurtarıcının ortaya çıkmasıyla veya Batı ittifakları arasında taraf değiştirmekle gerçekleşmeyecektir. Egemenliğin kazanılması, bölgenin ekonomik öz yeterliliğe öncelik verdiği, insan sermayesini hidrokarbonlardan üstün tuttuğu ve kendine özgü yerli yönetim sistemini kurduğu derin bir iç uyanışı gerektirir.
Ekim 11, 2026
image_print

Levant’tan Basra Körfezi’ne uzanan topraklar, yüzyıllardır tuhaf bir kavramsal simyaya maruz kalmıştır. Batılı oryantalist akademik çalışmaların, sömürgeci haritacılığın ve günümüzün jeopolitik gündemlerinin etkisiyle Batı Asya’nın dinamik ve çoğulcu mozaiği, sistematik biçimde şiddet, arkaik köktendincilik ve kurtarılmaya muhtaç olma hâliyle tanımlanan tek tip bir karikatüre indirgenmiştir.

Bu dönüşümler yalnızca akademik başarısızlıklardan ibaret değildir; tarihin yıkıcı biçimde silinmesi anlamına gelir. Karmaşık toplumların modernleşme yolundaki doğal gelişimini inkâr eden ve onları tarihsel özne olma vasfından yoksun bırakan bu yanlış tasvirler, mevcut baskı sistemlerini meşrulaştırmaya hizmet etmektedir.

Günümüz Arap Batı Asyası’nı gerçekten anlamak için bölgenin siyasi sınırlarının ve güç ilişkilerinin esasen emperyalizmin ürünü olduğunu kabul etmek gerekir. Bölge, hâlâ 1916 tarihli sömürgeci Sykes-Picot düzeninin günümüzdeki bir biçimine zincirlenmiş durumdadır: Yabancı kalemlerle çizilmiş yapay sınırlar, petrodolara bağımlı hiper-ekonomiler, dış destekçileri memnun etmek ve içerideki muhalefeti bastırmak üzere oluşturulmuş yönetim modelleri ve aynı amaçlarla seçilmiş yerel yöneticiler.

İngiliz ve Fransız sömürgeciler Mark Sykes ve François Georges Picot, hesaplı bir jeopolitik vandallıkla Batı Asya’nın sistematik biçimde az gelişmiş bırakılmasını tasarladılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarını demografik, aşiretsel ve ekonomik gerçekleri bütünüyle göz ardı ederek gizlice Avrupa nüfuz alanlarına böldüler. Böylece milyonlarca insanı, doğal devlet oluşumunun ve istikrarın zararına, ticaret yollarının kullanımını ve kaynak çıkarımını kolaylaştırmak amacıyla çizilmiş yapay sınırlar içine kasıtlı olarak hapsettiler.

Bu dışarıdan gelen haydutlar, denetimlerini sürdürmek ve Londra ile Paris’in sanayi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yerel bağımsızlığı engellediler, mezhepsel ve dinî ayrılıkları birer silaha dönüştürdüler ve bütün toplumları esasen parçalanmış, kaynakları sömürülen himaye bölgelerine indirgediler.

Sykes-Picot Anlaşması ve onunla bağlantılı diğer antlaşmalar, yalnızca haritayı yeniden çizmekle kalmadı; bölgeyi süreklilik kazanan bir istikrarsızlığa mahkûm etti. Emperyal güçler doğal olmayan devletler kurdu ve meşruiyetleri sürekli zayıf kalan yerel satrapları iş başına getirdi. Bu yöneticiler, iktidarda kalabilmek ve sömürgeci efendilerinin taleplerini yerine getirmek için kendi halklarını baskı altına almaya hazırdı. Böylece bölge halklarının bugün de sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda olduğu, derin etkiler bırakan bir kurucu miras oluştu.

Yaygın biçimde kullanılan “Orta Doğu” adlandırması bile bölgenin kendi coğrafi anlayışından doğmamış, sömürgeciliğin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu emperyalist terim, 1850’lerde Britanya Hindistan Ofisi bünyesinde kullanılmaya başlandı. Amerikalı deniz stratejisti Alfred Thayer Mahan’ın 1902’de Basra Körfezi çevresini Yakın Doğu ile Uzak Doğu arasında kalan bir bölge olarak tanımlamasıyla kamuoyunun dikkatini çekti.

Avrupa merkezci bu adlandırma, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Silahlı Kuvvetlerinin Kahire’de Orta Doğu Komutanlığını kurmasıyla resmî terminolojiye dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri de 1950’lerde terimi resmî dış politikasına dâhil etti. Böylece başlangıçta denizcilik stratejisine ilişkin bir değerlendirme olan kavram, yaygın biçimde kabul gören jeopolitik bir tanımlama hâline geldi.

Emperyalizmin mirası, harita üzerindeki sınır çizgileriyle sınırlı değildir. Bir asırdan uzun süre önce çizilmiş bu sınırların bugün nasıl anlaşıldığı ve yorumlandığı üzerinden de varlığını sürdürmektedir.

Bu devletlerde şiddet olayları patlak verdiğinde Batı söylemi alışıldık biçimde özcü kalıp yargılara başvurmaktadır. Çatışmaların gerçek nedenlerini araştırmak yerine istikrarsızlığı “kadim etnik, aşiretsel veya dinî düşmanlıklara” ya da “yönetme konusunda doğuştan gelen bir yetersizliğe” bağlamaktadır.

Bu tür aşırı basitleştirilmiş kalıp yargılar, sömürgeci güçleri tarihsel sorumluluklarından muaf tutan elverişli kurgulardır. Modern otoriter rejimlerin, mezhepsel çatışmaların, dinî hiziplerin ve devletlerin çöküşünün, kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurmayı ve jeopolitik kontrol sağlamayı amaçlayan yabancı güçler tarafından nasıl sistematik biçimde tasarlandığını, silahlandırıldığını ve manipüle edildiğini gizlemektedir.

Filistinli-Amerikalı akademisyen Edward Said, oryantalizme yönelik kurucu eleştirisinde Batı akademisinin, edebiyatının ve medyasının nasıl sahte bir karşıtlık ürettiğini ortaya koymuştur. Bu karşıtlıkta Batı akılcı, mantıklı ve ilerici olarak sunulurken Doğu duygusal, durağan ve despotik olarak tasvir edilmiştir.

Bu anlayışta Batı Asya halklarının, kendi kurtuluşları, ekonomik açıdan kendi kaderlerini tayin etme ve toplumsal reform için mücadele eden tarihsel özneler olarak sahip oldukları çok yönlülüğün kabul görmesine nadiren izin verilir. Bunun yerine bu halklar, aşağıdakiler gibi indirgemeci tiplemeler üzerinden değerlendirilir:

  • Fanatik: Yalnızca geçmişten gelen köklü şikâyetlerin veya dinî dogmaların yönlendirdiği, maddi, siyasi ve ekonomik gerçekliklerden bütünüyle kopuk kişi.
  • Mağdur: Pasif, çaresiz ve sürekli olarak Batı müdahalesini, insani kurtarma faaliyetlerini veya dışarıdan getirilecek demokratikleşmeyi bekleyen kişi.
  • Egzotik dekor: Geçmiş bir çağdan kalma, estetik bir nesneye dönüştürülmüş ve güncel siyasi bilinçten yoksun bırakılmış bir kalıntı.

1979 İran Devrimi, 2011 Arap Ayaklanmaları ve 7 Ekim 2023 olayları gibi kurtuluş ayaklanmaları bölgeyi sardığında Batılı analistler, sıradan insanların onur, emek hakları ve demokratik hesap verebilirlik talep etmesine çoğu zaman şaşırmaktadır. Sanki bu tür yurttaşlık özlemleri yalnızca Batı’nın tekelindeymiş gibi. Buna karşılık, söz konusu hareketler Batı destekli despotlar tarafından bastırıldığında bu durum sıklıkla toplumların tiranlığa yönelik “kültürel yatkınlığına” bağlanmaktadır.

Emperyalist tarih yazımı, nesiller boyunca bölgeyi yalnızca bir kaynak havzası olarak görmüş ve ona bu şekilde yaklaşmıştır: Önce baharatları ve ticaret yolları, ardından petrolü için; fakat her zaman stratejik bir satranç tahtası ve jeopolitik bir kazanım olarak. Bunun sonucunda bölgenin gelişen bir öğrenme ve toplumsal dönüşüm merkezi olarak sahip olduğu zengin tarih bütünüyle göz ardı edilmiştir.

Avrupa merkezci tarih yazımı, bölgenin bilim, tıp, hukuk, yönetim, edebiyat ve felsefe alanlarındaki başarılarını dar bir ilerleme anlatısına uyduracak biçimde arındırarak modern dünyanın şekillenmesine yaptığı temel katkıları sistematik biçimde silmektedir.

Üstelik yabancı müdahalelere ve yerel despotlara karşı günümüzde yürütülen mücadeleler, gerçekte oldukları gibi egemenlik, bedensel özerklik ve içeriden ve dışarıdan gelen yağmacılığa karşı adalet talepleri olarak değil, sıklıkla “Batı karşıtı duygular” şeklinde sunulmaktadır.

Batı Asya’yı hakkıyla değerlendirmek, emperyalist tarihten doğan elverişli mitleri yıkmayı gerektirir. Bunun için bölgenin şairlerini, akademisyenlerini, işçilerini, öğrencilerini ve devrimcilerini kendi koşulları ve bakış açıları çerçevesinde dinlemek gerekir. Nihayetinde bölgenin mücadelelerinin kültürel kusurlar değil, yabancı güçlerin kasıtlı siyasi mühendisliğinin açtığı yaralar olduğunu kabul etmek gerekir. Yüzyıllarca süren çarpıtmaların altında, insan onurunun ve direnişin bütün bu çarpıtmalara rağmen varlığını koruyan tarihi yatmaktadır.

Bu sömürgeci kibir, bölgeyi sistematik bir siyasi felce mahkûm etmiştir. Söz konusu miras, bölgenin kendi dinamiklerine dayanan ekonomik bağımsızlığını boğmuş; geride kurumsal çürüme, bitmek bilmeyen istikrarsızlık ve bölgenin kurtulmasına hiçbir zaman izin verilmeyen bir yönetim krizi bırakmıştır.

Bu emperyal çerçeveden kurtulmak için Arap devletlerinin Amerika Birleşik Devletleri’ne ve diğer Batılı güçlere olan yapısal ve askerî bağımlılıklarına son vermeleri gerekmektedir.

Bu sistemin ortadan kaldırılması, rantiyer yönetimden liyakate dayalı, bilgi temelli ekonomilere geçişi içeren köklü bir paradigma değişimini gerektirir. Rantiyer yönetimde devletin meşruiyeti, sadakat ve itaat, vatandaşlık temelli vergilendirme ve temsil yoluyla kazanılmak yerine petrol zenginliği kullanılarak satın alınır.

İstikrarı sağlamak için bölge liderleri mezhepsel bölünmeleri ve Batı’nın yönlendirdiği vekâlet savaşlarını aşmalı, bölge içi ticaretin önündeki korumacı engelleri kaldırmalı ve otokratik güçlü liderlere dayanan kurumlar yerine hukukun üstünlüğüne dayalı yerli kurumlar oluşturmalıdır.

Gerçek sömürgesizleşme, yeni bir kurtarıcının ortaya çıkmasıyla veya Batı ittifakları arasında taraf değiştirmekle gerçekleşmeyecektir. Egemenliğin kazanılması, bölgenin ekonomik öz yeterliliğe öncelik verdiği, insan sermayesini hidrokarbonlardan üstün tuttuğu ve kendine özgü yerli yönetim sistemini kurduğu derin bir iç uyanışı gerektirir.

Dr. M. Reza Behnam, Batı Asya odaklı karşılaştırmalı siyaset alanında uzmanlaşmış bir siyaset bilimcidir.

Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/10/09/the-imperial-pen-geopolitical-vandalism-in-west-asia/