Yıllar boyunca iklim değişikliği felaketini sorgulayanlara parya muamelesi yapıldı. Şimdi, haklılıklarının kanıtlanacağı gün geldi.
Siyaset ve iklim bilimi kesişimini incelemiş bir kamu politikası uzmanı olan Roger Pielke Jr., yıllardır kıyamet tellallarıyla mücadele ediyordu. Bunlar, uygarlık çöküşünün eşiğinde olduğumuzu, kitlesel ölümlerin yaşanacağını, Tufan’ı bile gölgede bırakacak İncil’den fırlamış sahnelerle yüzleşeceğimizi iddia ediyorlardı.
Pielke’nin kariyerine mal olan şey, doğal afetlerin artan maliyetinin sera gazlarıyla bir bağlantısı olmadığı yönündeki iddiasıydı.
Şubat 2015’te Kongre Üyesi Raúl Grijalva, Pielke’nin iklim araştırmalarıyla ilgili bir soruşturma başlattığını duyurdu ve aralarında Colorado Üniversitesi’nde ders veren Pielke’nin de bulunduğu öğretim üyelerinin gizlice enerji şirketleri için çalıştığını öne süren mektuplar gönderdi.
Grijalva, üniversitelere yazdığı mektupta, “İklim ve hava kalitesi standartlarında doğrudan mali çıkarı olan şirketlerin”, “eyalet ve federal düzenlemeleri etkileyen ve iklim biliminin kamuoyu tarafından anlaşılma biçimini şekillendiren araştırmaların arkasında olduğunu” belirtti.
Pielke bana, “Atölye çalışmaları ve konuşma etkinliklerine gelen davetlerin neredeyse tamamı iptal edildi,” dedi. “İnsanlar, ‘Sizi desteklemeyi çok isterdim ama korkarım ki bana da aynısı olacak’ diyorlardı.”
Bu sarsıcı ama pek de şaşırtıcı değildi: Pielke küresel ısınmanın büyük bir sorun olduğunu kabul etse de, son on yıldır bilim camiasını ve elitleri saran “felaket senaryoları”na şüpheyle yaklaşıyordu.
“Tehlikede olan, yaşama yeteneğimizdir,” diye ilan etmişti eski başkan yardımcısı Al Gore, 2006 tarihli An Inconvenient Truth belgeselinde.
Bir yıl sonra Nobel Barış Ödülü’nü Gore’a takdim ederken, Nobel Komitesi başkanı “iklim değişikliğinin yakında insanlığın kontrolünün ötesine geçeceği” uyarısında bulunmuştu.
Çevre aktivisti Bill McKibben, 2013’te “Önümüzdeki birkaç on yıl içinde, Dünya üzerindeki her yerde sıcaklık şimdiye kadar olduğundan daha yüksek olacak” demişti.
Başkan Barack Obama, 2015’te Paris’teki iklim değişikliği zirvesinde konuşurken, “Bir şeyler yapabilecek son nesiliz” diye ısrar etmişti.
Greta Thunberg ise 2019’da dünya liderlerine hitap ederken, “Boş sözlerinizle hayallerimi ve çocukluğumu çaldınız!” diye haykırmıştı.
Ve bu böyle sürüp gitmişti.
O dönemde, bir gün bu öfkenin dineceğini hayal etmek zordu.
Bu duyguların ardındaki bilimi sorgulamak; küçümsenmeyi, dışlanmayı ve öfkeyi davet etmek demekti. Roger Pielke’nin suçu buydu. Başkan Obama’nın bilim danışmanı John Holdren ile çatışmıştı. Ve Grijalva da, görünüşe göre Beyaz Saray’dan aldığı işaretle, Pielke’nin gizlice Büyük Petrol şirketleri tarafından finanse edilip edilmediğini öğrenmek istiyordu.
Pielke suçlamaları şiddetle reddetti. Ancak Colorado Üniversitesi’nde ve akademik dünyanın genelinde, ayrılışı sessiz bir onayla karşılandı. Pielke, “Kampüsümdeki hiç kimse yaşananlar hakkında benimle konuşmadı,” dedi. “Sadece üniversitenin avukatlarından haber aldım. Benim için sürecin en tuhaf yanı buydu. Bölüm başkanı, dekan, rektör yardımcısı… Bu, üniversitenin akademik özgürlüğünün savunulması için harika bir fırsat olabilirdi, ama mümkün olmadı.”
“Önemli olan soruşturmanın duyurulmasıydı,” diye ekledi Pielke.
Demokratların yürüttüğü soruşturma, nihayetinde Pielke’yi iklim araştırmalarından uzaklaştırarak onu yeni bir çalışma alanına itti: spor kuruluşlarının yönetişimi.
Yirmi yıl boyunca sonun yakın olduğunu vaat edip durdular: Grönland’ın eriyeceğini, Amazon’un kuruyacağını, Sahra Altı Afrika’nın kalıcı bir çöle dönüşeceğini, New York’un Atlas Okyanusu tarafından yutulacağını ve Küresel Güney’den gelen iklim mültecilerinin Avrupa’yı istila edeceğini söylediler.
Aralarında Pielke’nin, çevre bilimci Steven Koonin’in, Georgia Tech (Georgia Teknoloji Enstitüsü) Yer ve Atmosfer Bilimleri Okulu’nun eski başkanı Judith Curry’nin; Danimarkalı siyaset bilimci Bjorn Lomborg’un; ve eski aktivist, Apocalypse Never: Why Environmental Alarmism Hurts Us All kitabının yazarı Michael Shellenberger’ın da bulunduğu bir avuç bilim insanı, bu yerleşik görüşü sorguladı.
Küresel ısınmanın gerçekleştiğinden şüphe duymuyorlardı, ancak ısınmanın ne ölçüde “insan kaynaklı” olduğu konusunda hemfikir değillerdi ve 1997 Kyoto Protokolü ile 2015 Paris Anlaşması’nı eleştirdiler; Yeşil Yeni Düzen gibi önerileri, en iyi ihtimalle aşırı, muhtemelen de ters etki yaratacak öneriler olarak değerlendirdiler.
Dogmayı sorgulamanın bedelini ödeyen yalnızca Pielke değildi.
Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden önde gelen bir iklim bilimcinin 2013’te HuffPost’ta yayınlanan bir yazıda iklim bilimci Curry’yi “sürekli iklim konusunda yanlış bilgi yayan biri” olarak nitelendirmesinin ardından, Curry bana “akademik hayattan ayrılma stratejimi planlamaya başladım” dedi. Daha önce Obama yönetiminde görev yapmış olan Koonin ise, Scientific American’ın 2021’de kendisi için “yalnızca aşırı sağ dezenformasyon satıcıları tarafından ciddiye alınan bir kaçık” ifadesini kullanmasına içerlediğini söyledi. (Dergi, iddiasına ilişkin Koonin’in cevabını yayımlamayı reddetti.) Shellenberger, 2020 yılında Facebook tarafından “sansürlendiğini” ve “Çevreciler Adına İklim Korkusu İçin Özür Diliyorum” başlıklı makalesine “kısmen yanlış” bir değerlendirme verildiğini, bunun da Shellenberger’i Mark Zuckerberg’e açık bir mektup yazmaya sevk ettiğini söyledi.
Shellenberger, eski gediklilerin onlara “inkarcılar” veya “inkar edenler” dediğini, çünkü bunun onları “faşistlere yakın” gösterdiğini söyledi. “Bu sizi Holokost’la ilişkilendiriyor,” dedi bana. “Bence bu çok bilinçli bir strateji.”
Ve sonra, geçen yıl içinde, neredeyse fark edilmeden bir değişim başladı ve bu dışlanmış isimler artık marjinal olmaktan çıktı.
Tartışmanın seyrinin değiştiğine dair ilk açık işaret, Ocak ayının sonlarında, Enerji ve Doğal Kaynaklar Komitesi’nin Donald Trump’ın Enerji Bakan adayı Chris Wright için düzenlediği oturumda ortaya çıktı.
MIT mezunu bir makine mühendisi olan ve daha önce kaya gazı çıkarma şirketi kuran Wright, kendini bir “iklim realisti” olarak tanımlıyor; iklim değişikliğinin gerçek olduğunu kabul ediyor ancak fosil yakıtları sınırlamak yerine yeni enerji teknolojileri geliştirilmesini destekliyor.
Komitedeki iki Demokrat üye, Colorado’dan John Hickenlooper ve Michael Bennet, Wright’ı destekleyerek, onunla her zaman aynı fikirde olmadıklarını ancak “bilime” ve Amerikan “enerji bağımsızlığına” inandığını belirttiler.
Ardından Nisan ayında, dış politika müessesesinin kalbinin attığı yer olan Dış İlişkiler Konseyi, ABD’nin rekabet gücünü artıracak “bir şekilde” ısınmayı dizginlemek için “teknoloji ve finansı kullanmayı” amaçlayan İklim Realizmi Girişimi’ni başlattı. (Yakın tarihli bir TED Konferansı’ndaki (TED, her iki yılda bir Kaliforniya, Monterey’de düzenlenen bir konferanstır) konuşmasında Gore, iklim realizmini enerji şirketlerinin gözde bir projesi olarak resmedip reddetti.)
Altı ay sonra, vakfı aracılığıyla iklim değişikliği mücadelesine milyarlarca dolar harcamış olan Bill Gates tonunu değiştirdi: “İklim değişikliği, özellikle en yoksul ülkelerdeki insanlar için ciddi sonuçlar doğuracak olsa da, insanlığın sonunu getirmeyecek. Öngörülebilir gelecekte, Dünya’nın çoğu yerinde insanlar yaşayabilecek ve gelişebilecekler.”
Bir zamanlar BM İklim Eylemi ve Finans Özel Elçisi olarak net sıfır karbon emisyonunu savunan Kanada’nın Liberal Başbakanı Mark Carney, kısa süre sonra selefi Justin Trudeau’nun desteklediği “yeşille aklama” karşıtı önlemleri ortadan kaldırırken ülkenin sıvılaştırılmış doğal gaz sektörünü canlandırmayı amaçlayan bir bütçe sundu.
Bugünlerde BM Genel Sekreteri António Guterres bile daha ölçülü bir dil kullanıyor.
Bir yıl önce, petrol zengini Azerbaycan’da düzenlenen bir BM iklim zirvesinde Guterres, “işleyen bir saatle” karşı karşıya olduğumuz uyarısında bulunmuş ve “küresel sıcaklık artışını 1,5 derece Celsius ile sınırlamak için son geri sayımdayız” demişti.
Ancak geçen ay genel sekreter, artık 1,5 derecelik eşiğin aşılmasının kaçınılmaz olduğunu kabul etti. Yaklaşan felaketler konusunda uyarmak yerine, şimdi “temiz enerji” çağında yeni bir dönemin başlatılmasından söz ediyordu.
Siyaset bilimci Lomborg bana: “İklim değişikliğine dair daha geniş kapsamlı ve daha dengeli bir yeniden değerlendirmeye tanıklık ettiğimize inanıyorum” dedi.
Yeniden değerlendirme, başta hâlâ burada olduğumuz gerçeği olmak üzere birçok faktörden kaynaklandı.
Caltech’te (Kalifornia Teknoloji Enstitüsü) kariyerinin büyük bölümünü geçiren teorik fizikçi Steven Koonin, “Çoğu aşırı hava olayında uzun vadeli bir eğilim görmüyoruz” dedi.
Kasırgaların sayısı durağanlaşmıştı.
Daha fazla hortum, siklon, toz fırtınası ya da sel yoktu.
Kaliforniya’yı, Oregon’u ve Güney Amerika’nın büyük bölümünü kasıp kavuran orman yangınları, her ne kadar iklim bilimciler iklim değişikliğinin bu yangınların etkilerini ağırlaştırdığını söylese de, küresel ısınmaya bağlanamazdı.
Shellenberger ayrıca, “deniz seviyesinde hızlanmış bir yükselme de olmadı ve resif adalarının yüzde 89’u ya büyüdü ya da aynı boyutta kaldı” dedi.
Pielke ise, kömür kullanımının azalmasıyla birlikte emisyonların istikrar kazandığını ekledi.
Pielke; “Çin ve Hindistan hariç tutulduğunda, küresel kömür tüketimi yaklaşık 15 yıl önce zirve yaptı” dedi. Bunun nedeni, doğal gaz ve nükleer enerjiye doğru bir yönelmeyle birlikte her zamankinden daha yenilikçi enerji üretmemizdi.
Geleceğe yönelik olarak Koonin şunları söyledi: “Göreceğiniz şey, eskilerinin onda biri büyüklüğünde küçük nükleer reaktörler olacak. Bunları fabrikada üretiyorsunuz, sonra trene veya kamyona yükleyip gidecekleri yere taşıyorsunuz. Hepsinin tasarımı aynı, bu yüzden lisanslama çok daha az zahmetli oluyor.”
İklim değişikliğinin kötü olduğu ama felaket derecesinde kötü olmadığı yönündeki bu yeni düşünce, Washington’daki siyasi değişimi yansıtıyordu.
Judith Curry gönderdiği bir e-postada, “Başkan Trump’ın seçilmesi bu yeniden değerlendirme için önemli bir tetikleyici oldu” dedi. “Diğer hükümetlere, net sıfır hedefleri konusundaki iddialarını yavaşlatmaları hatta tamamen bırakmaları için fiilen yeşil ışık yaktı.”
Curry ve Koonin, yakın zamanda yayımlanan bir Enerji Bakanlığı iklim değişikliği raporunun ortak yazarlarıydı; raporda, başka noktaların yanı sıra, “modeller ve deneyimler, CO₂ kaynaklı ısınmanın ekonomik açıdan yaygın inanıştan daha az zararlı olabileceğini ve aşırı agresif azaltım politikalarının faydadan çok zarar getirebileceğini” görüşü savunuluyor.
Yeni politikalar, Koonin ve Pielke’nin de belirttiği gibi, veri merkezleriyle birlikte enerji talebini önemli ölçüde artıracak olan yapay zekânın yükselişiyle örtüşüyordu.
Koonin; “Gerçeklik kendini dayattı,” dedi.
Pielke ise şunu ekledi: “İleriye dönük olarak çok daha fazla güce ihtiyacımız olacak.” Yani daha fazla rüzgâr enerjisi, uzay tabanlı güneş enerjisi ve daha yüksek depolama kapasiteli bataryalar. Ve her şeyden önemlisi, daha fazla nükleer enerji.
Kamuoyu da buna açık görünüyor: Cumhuriyetçilerin yüzde 69’u ve Demokratların yüzde 52’si daha fazla nükleer enerji görmek istiyor.
“Enerjinin geleceği çok parlak görünüyor,” dedi Pielke.
İklimle ilgili yeni düşünce tarzı, 2025 yılının son derece etkili bir kitabı olarak yayınlanan Abundance kitabının yazarları Ezra Klein ve Derek Thompson da dâhil olmak üzere ilerici kesimlerin, konut, ulaşım ve elbette enerji santrallerinin inşasını sınırlayan ve on yıllarca süren düzenlemeleri yeniden gözden geçirdiği bir döneme denk geliyor.
Brown Üniversitesi’nde siyaset tarihi uzmanı ve yakın zamanda yayımlanan Why Nothing Works: Who Killed Progress—and How to Bring It Back, adlı kitabın yazarı Marc Dunkelman, bana “yönetim altyapısının” ve zihniyetinin gerçekliğe ancak yavaş yavaş ayak uydurduğunu söyledi.
Dunkelman gönderdiği e-postada şöyle yazdı: “Kirli gerçek şu ki, ucuz ve kirli enerji kullanmanın ekonomik avantajını terk edip pahalı ve temiz enerjiden yararlanmanın ahlaki zorunluluğuna uymamız gerektiği şeklindeki eski görüş artık geçerli değil. Artık temiz enerjiyi ucuzlatacak teknolojiye sahibiz.”
İklim adaleti arayışıyla okyanusları aşan Greta Thunberg bile pes etmiş gibi görünüyor: Geçtiğimiz yıl çevreyi bir kenara bırakıp kefiye takmaya başladı. Yeni davası ise Gazze.
Koonin’e göre bu yeniden değerlendirme, bilim felsefecisi Thomas Kuhn’un 1962’de yazdığı ünlü kitabı The Structure of Scientific Revolutions’da öngörülmüştü.
Kuhn’un argümanının merkezinde, bilimsel ilerlemenin, siyaset ve kültürden etkilenmeyen, gözlüklü, veri odaklı bilim insanlarıyla dolu laboratuarlarda gerçekleştiğini hayal ettiğimiz gibi ilerlemediği anlayışı yer almaktadır. Tam tersine, bilimle uğraşan insanlar -sadece araştırmacılar değil, aynı zamanda bölümlerini ve üniversitelerini yönetenler, araştırmalarını finanse eden hayırseverler ve milyarderler, kendilerini bilimle özdeşleştiren, bilim hakkında konuşan ve markalarını bilim etrafında inşa eden lobiciler ve politikacılar- kariyerlerini üzerine kurdukları hipotez veya bilimsel teoriyle doğrudan bir çıkar ilişkisine sahiptirler.
Ne yazık ki, ilerleme genellikle ancak karşıt kanıtların çok kademeli bir şekilde birikmesinden ve Kuhn’un belirttiği gibi bir “paradigma değişimi” yaşanmasından sonra gerçekleşir. Bazen bu süreç on yıllara, hatta yüzyıllara yayılır.
Örnek A: Kopernik’in 1400 yıllık yer merkezli evren modelini devirmesi. Ya da Koonin’in dediği gibi, ırk ıslahı veya Sovyet tarımı, diğer adıyla Lysenkoizm—her ikisi de bir dönem çok popülerdi. Ta ki popülerlikleri geçene kadar.
Ya da belki de, sadece belki de, iklim felaket tellallığı.
Koonin; “Koca dünya bu bilimsi fikirlere inandı ve sonra bunların düpedüz yanlış olduğunu anladı” dedi. “İnsanlar kariyerlerine, itibarlarına, işlerine yatırım yapıyor ve bunlardan vazgeçmek çok zor—insanların ölmesini beklemek zorunda kalıyorsunuz.”
Felaket tellallarının kaç hayatı altüst ettiğini unutmak kolaydı.
The Lancet’te 2021 yılında yayınlanan bir çalışma, 16 ila 25 yaş arasındaki gençlerin yüzde 60’ının ekolojik depresyon veya ekolojik kaygı olarak adlandırılan bir durumdan muzdarip olduğunu ortaya koydu. Proceedings of the National Academy of Sciences’ta yayımlanan 2025 tarihli bir anket ise, 16–24 yaş arasındaki her beş kişiden birinin, iklimin durumu nedeniyle dünyaya çocuk getirmek istemediğini bildirdi.
Depresyon, aile içi şiddet, uyuşukluk, intihar; bunların hepsi, görünüşe göre, yükselen sıcaklıklar ve eriyen buzullar ve belki de daha önemlisi, bu olayların büyük, amansız güçler tarafından yönlendirildiğine dair inançla daha da şiddetleniyordu.
Los Angeles’taki Palisades yangınını başlattığından şüphelenilen 29 yaşındaki Jonathan Rinderknecht, sorumluların iklim felaketini durdurmak için hiçbir şey yapmadığına dair derin inancından dolayı öfkelenmişti. (Yangın 12 kişinin ölümüne ve yaklaşık 7.000 binanın yerle bir olmasına neden oldu.)
Shellenberger “İnsanlar öfkeli olmalı” dedi.
Curry’ye eleştirmenlerinden bazılarının sessizce kendisine ulaşıp belki de haklı olduğunu kabul edip etmediklerini sorduğumda, “Son on yıldır birçok kişi bana bunu söylüyor” diye yanıtladı. Lomborg gibi o da temkinli bir iyimserlik içindeydi.
Lomborg; “Bunu kişisel bir aklanma olarak değil, daha rasyonel bir tartışmaya doğru ilerleme olarak görüyorum,” dedi.
Elbette, dedi Shellenberger, “iklim felaket tellallığının gerilemesi, felaket tellallığının gerilemesi anlamına gelmiyor. Soğuk Savaş dönemindeki nükleer savaş korkusundan, aşırı nüfus korkusuna; oradan da iklim değişikliği korkusuna sorunsuzca geçmiştik.
Peki şimdi?
Koonin; “Şimdi muhtemelen yapay zekâ güvenliği olacak” dedi. “Bu büyük bir mesele. Ya da mikroplastikler. Kesinlikle mikroplastikler de olabilir.”
Pielke’ye göre, son derece siyasileşmiş bir dönemde yaşamamız da işimizi zorlaştırıyordu. Kutuplaşma, öfke, duygularımızın sürekli tırmandırılması—tüm bunlar bizi başkalarının ahlaki haçlı seferlerine daha açık hale getiriyordu.
Pielke, “Bir hesaplaşma beklemezdim” diye ekledi.
Grijalva soruşturmasının haberi duyulduktan sonra, Demokrat eski Senato azınlık lideri George J. Mitchell’in adını taşıyan Sürdürülebilirlik Çözümleri Merkezi’nde bir konuşma yapacağı Maine Üniversitesi’ni aradığını hatırladı.
“‘New York Times’taki haberi görüp görmediğinizi bilmiyorum’ dedim,” diye anlattı Pielke, “ve güldüler; ‘Senatör Mitchell Kongre’nin nasıl çalıştığını iyi bilir ve sizi Eylül’de ağırlamayı dört gözle bekliyor,’ dediler. Bu beni gerçekten ayakta tutmuştu.”
*Peter Savodnik, The Free Press’in kıdemli editörüdür. Lee Harvey Oswald’ın Sovyetler Birliği’ndeki yaşamını konu alan kitabı The Interloper: Lee Harvey Oswald Inside the Soviet Union, 2013’te yayımlandı.
Kaynak: https://www.thefp.com/p/revenge-of-the-climate-realists
Tercüme: Ali Karakuş
